yazılariktibasYüzyıllık tehlikeli sınıf: Sınıfın karşı tarihi ve kolektif varoluş pratikleri - Volkan...
diğer yazılar:

Yüzyıllık tehlikeli sınıf: Sınıfın karşı tarihi ve kolektif varoluş pratikleri – Volkan Yaraşır

Yeniçağ podcastını dinleyin

Orjinal yazının kaynağıyeniyasamgazetesi5.com

Cumhuriyetin 100. Yılı tartışmaları her ne kadar sönümlense de aslında başta işçi sınıfı ve ezilen halkların, sömürü, şiddet ve diskriminasyona maruz kalan sınıf ve kesimlerin gözünden yüzyıllık pratiğin değerlendirilmesi devam edecek ve etmesinde yarar var. Hrant Dink’in katilinin ödüllendirici bir şekilde serbest bırakılması bu konunun en aktüel biçimi olarak ele alınabilir. Tartışmaların sürmesi karşı tarih ve karşı hegemonyanın oluşması, inşası açısından da önem taşımaktadır.

Bu manada yüzyıllık cumhuriyet tarihi ve sınıfın karşı tarihi ve kolektif varoluş pratikleri üzerine bazı vurguların yapılması yararlı olacaktır.

Sürekli karşı devrim tarihi

İşçi sınıfı ve tüm ezilenler için son 100 yıllık tarih sürekli karşı devrim olarak değerlendirilebilir. Türkiye Cumhuriyeti, işçi sınıfını “tehlikeli bir sınıf” olarak görmüş, her düzeydeki örgütlenmesini dağıtmış, sınıfın atomizasyonu yönünde stratejik hamleler yapmıştır.

İşçi sınıfının nesnel ve öznel şekillenişi ve kudreti cumhuriyetin ontolojik korkusudur. Özellikle Ekim Devrimi’nin muazzam etkisi ve devrimin soluk alıp verişlerinin duyulması bu korkuyu beslemiş ve tetiklemiştir. Ve bu korku egemenler için sahici bir korkudur.

1919- 1923 momenti bu manada önemlidir. Fakat bu momentin öncülleri üzerine kısaca durmakta yarar var:

Osmanlı- Türkiye işçi sınıfı tarih sahnesine geç çıkmış ama genç bir sınıftır. Geç çıkmadan kaynaklı sorunlar yaşamasına karşın, genç bir sınıf olmanın avantajlarını da yaşamıştır. Pozitivist, oryantalist ya da ters oryantalist yorumlara rağmen işçi sınıfı kapitalist transformasyona uygun bir biçimde aktif bir özne olarak şekillenmiş ve Batı işçi sınıfına benzer gelişim seyri göstermiştir.

Diğer taraftan bu topraklarda sosyalizmin kökleri güçlüdür. Genellikle 1920 TKP’nin kuruluşuyla başlatılan bu tarih, köklü ve enternasyonal bir geçmişin görülmemesini hatta yok sayılmasını beraberinde getirmiştir. Bu yaklaşım bir boyutuyla komünist hareketin burjuva lejimitasyona dikkat etmesi ve lejitimasyona uyumlu davranmasının bir göstergesidir.

Osmanlı’da sosyalizmin kökleri Ermeni ve Rum devrimcilerine dayanır. Bu noktada iki siyasal oluşum dikkat çeker. 1887 yılında kurulan Sosyal Demokrat Hınçak Partisi bu coğrafyada kurulan ilk Marksist oluşumdur. Kurucuları arasında bir kadının bulunması önemlidir. 1890 yılında kurulan Ermeni Devrimci Federasyonu ise sol, sosyalist yönelimlerine rağmen daha ulusalcı bir karakterdedir. İki yapı II. Enternasyonal’in üyesidir. Rus devrimci hareketinden etkilenen ve Rus devrimci hareketiyle temas halinde olan iki örgütlenme Plehanov ve Vera Zasuliç’le birebir görüşmeler yürütür.

Aynı süreçte Osmanlı topraklarında ilk Anarşist düşünce ve oluşumlar ortaya çıkar. Aleksander Atabekyan dönemin önemli kimliklerinden biri olarak iz bırakır. Bulgar ve Yunan devrimci hareketinde de önemli gelişmeler yaşanır.

Böylesi bir kökün, tarihin ve pratiğin yok sayılması Türkiye’de sosyalist hareketin tarihsel köklerinden kopmasını ve sınıfsal ve enternasyonal temellinin zayıf olmasını beraberinde getirmiştir. Ve bu yok sayılan tarih bir yanıyla da Türkiye Cumhuriyeti’nin makul gördüğü bir tarihtir.

19O8: Geç ve kadük kalmış 1789

Yakın siyasal tarihin en önemli tarihsel momenti 1908’dir. 1908 konsantre olarak şöyle tanımlanabilir: 1908, geç kalmış 1789’dur. Geç kaldığından dolayı da kadük kalmış 1789’dur. Çok milletli ve çok sınıflı bir hareket olarak gelişmiş ama ömrü kısa sürmüştür.

Aslında 1908 akademide ve sosyalist çevrelerde tek boyutlu ve spekülatif bir şekilde ele alınmıştır. En başta 1908 momenti küresel düzeyde yüksek bir konjonktürün yansımasıdır. Özellikle bu yönün ihmali hareketin dinamiklerinin kavranmaması ve içeriğinin anlaşılmamasının yolunu açmıştır.

1873-1896 Krizi kapitalizmin ilk yapısal/sistemik krizi olarak önem taşır. Aynı süreç emperyalizm çağına geçişi simgeler. Ayrıca kapitalist transformasyonda bir sıçramayı ifade eder. Alt yapıdaki bu olağanüstü alt üst oluş, kapitalizmin entegrasyon sürecini hızlandırmış, uluslararası işbölümünün yeniden inşasının önünü açmış, kapitalizmin dikey ve yatay bütünleşmesini, yayılımını kendi karmaşıklığını içinde hızlandırmıştır. Özellikle çevre ülkelerin bu süreçten etkilenmemesi mümkün değildir.

Takrir-i Sukün Yasasının çıkışı (1909) 1908 atmosferini boğan bir etki yarattı. 6 ay süren özgürlük ortamı hızla dağıldı. Özellikle 1912 Balkan Savaşı yeni bir momentum oldu. Bu süreç şiddetli gerici bir dalganın başlamasını ve İttihat ve Terakki’nin proto-faşist bir karaktere/ yapıya dönüşmesinin önünü açtı. İdeolojik yönelim olarak Osmanlıcılık yerini Türkçülüğe bıraktı. Ardından Bab-ı Ali Baskını’yla (1913) İttihat Terakki iktidarı ele geçirdi. İttihat Terakki 1913- 1918 arasında tek politik güç olarak hareket etti.

Bu süreç aynı zamanda sermayenin ve mülkün Türkleşmesi yönünde operasyonların gerçekleştiği yıllar olacaktı.

1915 sonrası Anadolu’nun kadim halklarına yönelik tehcir ve katliamlar bu eksende yürütüldü. Bir anlamda B. Anderson’un ifadesiyle Hayali Cemaatın inşasına başlandı. Bu noktada, I. Paylaşım savaşına İttihat ve Terakki’nin emperyal arzularla aktif iştirak ettiğinin altı özellikle çizilmelidir. Balkanları kaybetmenin yarattığı şok ve ontolojik korku, Rusya’nın yenilgisi üzerinden Kafkasya ve Orta Asya’nın ele geçirilmesi şeklinde pan-Türkist politikalara evrildi. Bu amaçla geç kalan ve bu yönüyle agresyonu şiddetlenmiş Alman Emperyalizmi Doğu politikalarına tam angaje oldu. Ve emperyalist savaşta bir emperyal blokun aktif unsuru olarak tutum aldı. Anadolu’nun homojenleştirilmesi, demografik arındırılması ve sermayenin ve mülkün Türkleştirme operasyonları bu emperyal arzuların ve proto- faşist uygulamaların bir yansıması ve vücut buluşudur.

1919-23 momentini bu sürecin bir devamı olarak okumak gerekir.

Her şeye karşın özellikle Ekim Devrimi’nin yarattığı dünyayı sarsan atmosfer, savaşın yenilgiyle sonuçlanması, yıkım ve işgal Anadolu coğrafyasında başka bir tarihi olanaklı kılabilirdi. Bunun zeminleri de doğdu.

Başka bir tarih mümkündü

Cumhuriyet tarihine bakarken, 1919 yılında Şefik Hüsnü’nün önderliğinde kurulan Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası; eski İttihatçı olan daha sonra sosyalizmden etkilenen, Mustafa Kemal’in en tedirgin olduğu kimlik, yüksek karizma sahibi Çerkes Ethem ve onun inisiyatifinde kurulan mobilizasyon gücü yüksek, gerilla taktikleri uygulayan ağırlıkta Adıgelerden oluşan Kuvay-ı Seyyare ve içindeki 700 kişilik Bolşevik taburu mutlaka hatırlamak gerekiyor.

Aynı dönemde, Çerkes Ethem ve kardeşleri Tevfik ve Reşit beyin kurucuları arasında yer aldığı, İslami sosyalizm tasavvuru olan Yeşil Ordu; Halk İştirakun Fırkası ve Meclisteki Kalpaklılar; Ekim Devriminin etkisiyle Erzincan’da kurulan Şura ve 1920’de TKP’nin kuruluşu gibi dinamikler, Anadolu ve Mezopotamya topraklarında başka bir tarih ve geleceği mümkün kılabilirdi.

Ne yazık ki nesnel zeminin bulunmasına rağmen tarihin akışı farklı bir yönde gelişti. Bence bunun iki nedeni bulunuyor: Dönemdeki devrimci ve alternatif güçlerin koordineli olamaması ve bir devrimci programa uygun ya da daha geniş manada bir iktidar perspektifiyle hareket etmemeleri, ciddi ve etkili bir güç olmalarına rağmen anı değerlendirememeleri kolayca etkisizleştirilmelerine yol açmıştır.

İkincisi Mustafa Kemal ile simgelenen gücün, son derece reel politiker, oportünist ve küresel jeopolitiğe uygun hareket edip, güç topladıktan sonra alternatifleri devre dışı bırakmasıdır. Bu manada Türkiye Cumhuriyeti kurtuluş değil gerçek manada bir kuruluş/ inşa süreci yaşamıştır.

Dönemin olağanüstü konjonktürü, emperyalizmle Bolşevizm arasında bir tampon ülke olarak şekillenen, Ortadoğu’yla bağı kopmuş, Misak-i Milliyle sınırlanmış bir ülkenin kurulmasına imkan tanımıştır. Mustafa Kemal’in performansı ise bu jeopolitik dinamikleri fark etmesi ve buna göre konumlanmasına dayanır. Kuvay-ı Milliye güçlerini de yekpare görmemek gerekir. 1923 öncesi ve sonrası sert ve kanlı iktidar savaşları yaşanmıştır.

1919- 1923 arası bu manada bir iç savaş süreci olarak ele alınabilir. Kadim halkların tasfiyesi devam etmiş, 1921 Koçgiri İsyanı bastırılmış, devrimci sosyalist potansiyel acımasızca tasfiye edilmiş, Maria Suphi’yle birlikte 16’lar katledilmiştir. 1921 yılı kritik bir tarih ve dönemeç olarak dikkat çeker. Bir anlamda kırılma anıdır. Kısaca süreç karşı devrimci bir dalga olarak yaşanmıştır. 1913-1918’in bir anlamda özgün bir devamıdır. 1923 sonrası işçi sınıfına uygulanan politikalar da benzer şekilde biçimlenecektir.

Militarist bir modernleşme şeklinde gelişen bu süreç işçi sınıfı ve ezilenler açısından sistematik bir karşı devrimci süreç olarak kendini dışa vurdu. Türkiye Cumhuriyeti’nin tampon ülke olarak kurulmasını, TC’nin birinci jeopolitiği olarak tanımlayabiliriz. Bu aynı zamanda petro-politik bir konumlanıştır. Savaş sonrası kurulan yeni dünya düzeni, Kemalizmin toplumsal, maddi zeminini oluşturmuştur. Hikmet Kıvılcımlı, Kemalizmi “Ağa, tefeci, banker sistemi” olarak değerlendirir ve ekler “Kemalizm mali oligarşinin Bismarkizmidir”. İbrahim Kaypakkaya da son derece yıkıcı bir teorik argümantasyon geliştirir. Kemalizmi, karşı devrimci bir hareket olarak değerlendirir.

II. Paylaşım savaşına doğru ebedi şef yerini milli şefe bırakacaktır. Bu dönem de tehlikeli sınıf olarak proletaryaya yönelik baskı ve korporatist devlet uygulamaları devam etmiş, rejim toplumsal temelini genişletmek için kuruluş döneminden başlayan köycü söylem ve pratikleri sürdürmüştür.

Faşizm yenilgisi ve savaş sonrası yıllar iki kutuplu dünyanın kuruluşunu simgeler. Dönem Soğuk Savaş dönemi olarak şekillenecektir. Bu yıllara sınıf açısından damgasını vuran gelişme ise 1946 Sendikacılığıdır. Hareket sınıfın nesnel ve öznel şekillenmesinde önemli bir sıçrama olur. Bu noktada hareketin gelişmesi ve somut örgütsel biçimlenişinde sınıf içinde ısrarlı çalışan TKP kökenli komünist işçiler çok önemli rol oynar. 1952 yılında kurulan Türk-İş ise bir Soğuk Savaş aparatı olarak konumlanır.

İşçi sınıfı ‘71 Devrimcilerini ana rahmine çağırıyor

27 Mayıs 1960 darbesi Türkiye’nin yakın tarihindeki önemli bir gelişmedir. Darbe, kapitalist transformasyonun aktüel ihtiyaçlarına uygun üst yapıdaki değişimleri içerir. Darbe ve sonrası adımlar Weberyen anlamda öz olarak rasyonal kapitalizmin yönünde düzenlemeleri kapsar.

İktidar bloku içinde silahlı bürokrasinin bu hamlesi finans kapitalin ağırlığını artıran ve hegemonyasını yayan sonuçlar yarattı. Özünde rafine bir burjuva diktatörlüğün kurulmasını ifade eden gelişmeler, özellikle 1961 Anayasası devrimci hareket içinde ciddi yanılsamalara yol açtı.

1960’lı yıllar başka bir bağlamda sınıf savaşlarının yeni bir momentini simgeledi. Sınıf hareketi açısından muhteşem bir döneme geçiş oldu. Aslında 1835- 1960 arası sınıfın uzun süreli mayalanma ya da biriktirme süreci olarak yorumlanabilir.

1960 sınıfın toplumsal-maddi güç olarak ortaya çıkışını simgeler. Bu manada 1961 Saraçhane Mitingi bu çıkışı gösteren pratik olarak dikkat çeker. Aynı yıl işçi ve sendika önderleri tarafından kurulan TİP, emekçi yığınların siyasal arayışını ve sosyalizmle kurduğu bağı ortaya koyar.

1963 Kavel Direnişi ve Grevi, sınıfın haklarını kopara kopara alma geleneğini gösterir. 1965 Kozlu Direnişi ve 1966 Paşabahçe Grevi işçi sınıfının kendi sendikasını aradığı pratiklerdir. 1967’de DİSK kurulur. 1968-1969 fabrika işgal eylemleri sınıfın kapitalizmin acıyan yerine vurma deneyimleri olarak önem taşır. 1969 Alpagut, 1970 Günterm özyönetim deneyimleri işçi sınıfının nasıl bir dünya istediğinin manifestolarıdır. Aslında vurgulan kısaca şudur: “Üreten Biziz, Yöneten de Biz Olacağız” ya da “Fabrikalar, Tarlalar, Siyasi İktidar Her Şey Emeğin Olacak”. 1970, 15- 16 Haziran ise anti- kapitalist bir ayaklanma olarak bir kopuşu simgeler. Sınıfın nesnel ve öznel şekillenişinin doruğudur.

Bu eylemlerin bütünü aslında devrimci komünist hareketi ana rahmine çağırma eylemleridir. Devrimci komünist hareketin nerede ontolojisini kuracağını göstermektedir. Yukarıda belirtiğimiz eylemlerin her biri bu manada işçi komünizmi için bir manifesto içeriğindedir.

’71 Devrimcileri sınıfın bu çağrısını duymuş, kulak vermiş ve sınıfla bütünleşmeye çalışmıştır. ’71 Devrimcilerinin en ayırt edici özelliği, bilinenin aksine bu yönleridir. Zaten ancak ihtilalci bir çizgi sınıfın çağrısını duyabilir ve harekete geçebilir. Sürecin hızlı ve sert geçmesi, hazırlıksız olunması, devletle açık çatışma ve yeterli örgütlülüğün olmaması istenen sonuçları yaratmamıştır. Ama THKP-C, THKO’nun işçi sınıfına yöneldiği, bu yönde çalışmalar yürüttüğü ve kadrolarını seferber ettiği bilinmektedir. TKP-ML benzer faaliyetleri daha yoğun gerçekleştirmiştir. Özellikle İbrahim Kaypakkaya İstanbul’daki işçi eylemlerinin birçoğu içinde yer almış, iştirak etmiş, bazı fabrikalarda spesifik çalışmalar yürütmüş, fabrika komiteleri kurma girişimleri olmuş, hatta işçi çalışmalarında sınıfın profillerini çıkarmıştır. Kendi sözleriyle “sınıfın en barbar kesimleri”, en yoksul, hızla harekete geçen ve radikalleşen kesimlerini tespit ederek bu kesimlerle organik bağlar kurmaya çalışmıştır.

Kapitalist devlet özellikle 15- 16 Haziran Ayaklanmasıyla alarma geçmiş, tarihsel ve ontolojik korkusu şiddetlenmiş ve ’71 Devrimcileriyle sınıfın kuracağı rezonansın yıkıcılığının farkında olarak hareket etmiştir. Karşı devrim şiddetle saldırır. ’71 Devrimcileri imha edilir; işçi sınıfı ise bir nevi açlıkla ve işsizlikle terbiye edilmeye çalışılır.

15-16 Haziran sonrasında hareketin taşıyıcı kadroları işten atılmış ve kara listeye alınmıştır. Sınıf bir nevi işsiz ve aç bırakılmıştır. 12 Mart Faşizmi yıkıcı sonuçlar yaratarak, sermayenin diktatörlüğünü pekiştirmiş ve devletin yeniden yapılanmasının önünü açmıştır.

Devrimci dalganın yükselişi, sınıfsal siyasal arayışları

Dalganın geri çekilişi 1973 sonrası önce toparlanma ve sonra hızla gelişme olarak kendini dışa vurdu. 1970’li yılların ikinci yarısından sonra Türkiye’de bir başka alemin yaratılma şansı olmasına rağmen bu şans değerlendirilememiştir. Aynı dönemde anti- faşist mücadelede ciddi gelişmeler yaşanmış ve devrimci hareket olağanüstü güçlenmiştir. Ne yazık ki işçi sınıfıyla stratejik bir ilişki kurulamamıştır. Bu yön aslında devrimci hareket içinde sol popülist çizginin ağırlığını ve küçük burjuva devrimciliğin belirleyiciliğini ortaya koymaktadır. Bu durum ve olgu aynı zamanda bir tercih ve negatif bir Marksizm “okumasıdır.” Alan bütünüyle CHP ve TKP’ye bırakılmıştır.

Özellikle sınıf 1970’lerin ortalarından sonra nesnel ve öznel olarak ciddi gelişmeler gösterir. 1976 1 Mayıs’ı bu noktada önemli bir çıkıştır. Bir anlamda 12 Mart’ın yarattığı atmosfer bütünüyle dağıtılır. Pasifikasyon kırılır. 1976 DGM direnişi sınıfın siyasallaşma hamlesi olarak dikkat çeker. 1977 1 Mayıs’ı, sınıfın çıplak gücünü ortaya koyar. MESS Grevleri sınıfın açıkça finans kapitale kafa tutuşunu gösterir. 1978 yılında, 16 Mart, 1 Mayıs, Maraş Katliamları faşist dalganın şiddetleneceğini gösterir ve askeri darbeye giden sürecin kapıları aralanır. 16 Mart sonrasında sınıfın Faşizme İhtar Eylemi sınıfın siyasallaşmasının ve faşizme karşı kolektif duruşun simgesidir. Ve mobilizasyon gücünü ortaya koyması açısından son derece önemlidir. Benzer adım görkemli ve öfkeli bir şekilde Kemal Türkler’in cenazesinde atılır. 1980 Tariş Direnişi lokal düzeyin dışına çıkabilse, çıkartılabilseydi Türkiye’ye yayılan bir genel ayaklanmayı tetikleyebilirdi.

Kısacası Tehlikeli Sınıf bu yıllarda güç topluyordu ve siyasal arayış içindeydi ve her görkemli eylemiyle devrimci komünistleri ana rahmine çağırmaya devam ediyordu. Toplumsal muhalefetin olağanüstü gelişmesi ciddi bir tehditti. ABD’nin nüfuz ve ekonomik alanlarında yaşadığı sorunlar (İran Devriminin gerçekleşmesi ve Afganistan işgali gibi) 12 Eylül Askeri Faşist diktatörlüğünün önünü açacaktı.

Neo-liberalizm, 12 Eylül Faşizmin ekonomi politiği oldu. Neo- liberal kapitalizmin inşası periferide ağırlıkta faşist ve askeri diktatörlükler aracılığıyla inşa edildi. 1983 yılında imzalanan Washington Uzlaşısı finans kapitalin yol haritası olacaktı.

Türkiye’de 1980 ortalarından sonra işçi sınıfı harekete geçti. Özellikle Netaş Grevi (1986), Kazlı Çeşme, Migros Grevi (1987), Laspetkim-İş’in eylemleri sınıfın korku duvarını yıktığını gösterdi. 1986- 1987 1 Mayısları toplumsal muhalefetin şekillenişini ortaya koydu. Ardından gelen 1 Mayıslar tam bir kafa tutuş olacaktı. 1989 Bahar Eylemleri yaygın taban örgütlenmeleriyle sınıfın kolektif ayağa kalkışını simgeledi. 1990-91 Zonguldak Madenci Yürüyüşü bir kent grevi olarak muazzam bir eylem oldu. Bir kentin başkente yürüyüşü işçi sınıfı mücadele tarihinde de silinmez izler bırakacaktı. 1991 Paşabahçe Grevi bir semt, özgün bir havza grevi olarak önem taşıdı. 1995 sonrasında kamu çalışanların fiili, meşru, militan sendikal örgütlenme arayışları sınıf hareketine güç ve mücadele azmi verdi.

Hayırsever kapitalizm ve rıza inşası

2000’li yılların başı özelleştirmelere karşı sınıfın etkin eylemlerine tanıklık etti. Seydişehir (2005), Seka (2005), Telekom (2007) gibi özelleştirmelere karşı fabrika işgali eylemleri ve farklı radikal eylemler yapıldı. Tekel Direnişi (2010) sınıfın sarsıcı ve muhteşem pratiklerinden biriydi. İşçi sınıfı başşehri işgal etti. Hava-İş Grevi (2013) stratejik işkollarında önemli şeylerin yapılabileceğini gösterdi ama geç kalınmış ve hazırlıksız yakalanılmıştı. Washington Uzlaşısı devrimci hareket tarafından iyi analiz edilebilse ve sınıf içinde stratejik konumlanma esas alınabilse ve bu perspektifle kuluçkaya yatılabilse ve uzun soluklu bir mücadelenin örülmesi yönünde hareket edilebilseydi bu eylemlerin her biri anti- kapitalist kopuş pratiğine dönüşebilirdi. Uzlaşı çok erken bir dönemde küresel finans kapitalin sınıfa yönelik yıkıcı saldırılarının hangi stratejik sektörlerden başlayacağını alenen açıklamıştı. Sorun sınıfa bakış ve sınıfın yıkıcı ve devrimci enerjisinin görülmesi ve sınıflar mücadelesinin ritminin parçası olmaktı.

2013 Gezi Ayaklanması olağanüstü bir deneyimdi ve devrimin imkanını gösterdi. Sloganda ifade edildiği gibi “Sanki devrim göz kırptı”. Sınıfın yeni segmentinin ayağa kalkışını gösteren ve geniş yığınları mobilize eden hareket, yukarıda bahsettiğimiz hazırlıksızlık ve stratejik konumlanma eksikliğiyle geri çekildi.

2015 Metal Fırtınası bir havza, kent ve bölge grevi olarak dikkat çekti. Daha sonraki yıllarda özellikle 2022 Ocak – Şubat ayında gerçekleşen yaygın lokal eylemleri gibi eylemler sınıfın diriliğini ve arayışlarını ortaya koydu.

Yukarıda saydığımız görkemli eylemleri bir bütün olarak sınıfın devrimci komünist hareketi ana rahmine çağırma eylemleri olarak değerlendirebiliriz.

Maalesef bu çağrılara yanıt üretilemedi. Çünkü sorunun sadece örgütsel bir sorun değil, aynı zaman da ideolojik – teorik bir sorun olduğu çıplak bir biçimde ortadadır.

Son çeyrek asırda Türkiye kapitalizmi küresel kapitalizmin önemli tedarik merkezlerinden birine dönüştü. Bir anlamda Anadolu ve Mezopotamya coğrafyası küresel fabrikanın atölyesi haline geldi. Bu süreç bir başka boyutuyla modern çitleme ve proleterleşme süreci olarak yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Artık Kürt illeri dahil hemen hemen her il proleter kentlere dönüşüyor.

AKP iktidarı bu adımlarıyla ve hayırsever kapitalizm uygulamalarıyla bütünüyle finans kapitalin arzularına hizmet ediyor. Siyasi iktidar kültür ve kimlik politikalarını derinleştirerek sınıfın kolektif aksiyon yeteneğini massetmeye çalışıyor. AKP iktidarını siyasal İslamın yarattığı olanaklarla cumhuriyet tarihinde en etkin rıza mekanizmaları inşa eden ve finans kapitalin kar açlığına en radikal çözümler bulan bir siyasal oluşum olarak değerlendirmek abartı değildir. Cumhuriyetin yüzüncü yılında İşçi sınıfı tam anlamıyla bir abluka ve kuşatılmış içinde. Yüzyıllık burjuva cumhuriyetin tarihinde işçi sınıfı için değişen bir şey yok. Diğer ezilenler ve yok sayılanlarda olduğu gibi… Ama sınıf savaşları tek bir şey gösteriyor, gelecek işçi sınıfın kendi eyleminde… Gelecek işçi sınıfının bağımsız, birleşik, örgütlü mücadelesinde…

- Advertisement -spot_img
- Advertisement -spot_img
5,999BeğenenlerBeğen
796TakipçilerTakip Et
1,253TakipçilerTakip Et
204AboneAbone Ol

yazılar

Yeniçağ Podcastını dinleyin