Utanmalıyız – Aykut Bektaşoğlu

890

Yok olduk. Bunun ayıbı yok.

‘Her şey, irademiz dışında’ Ve, bundan keyif alıyoruz gibi… Farklı bir ihtiras.

Hepimizin ağzında:

Amerikan planı, Avrupa planı, Türkiye planı, şu planı, bu planı… yaşam planları…

Konu, benim mahallem.

Yani, bunun Türkçesi, biz yokuz…  Umurumuzda değil.

Top başkalarının. Ayıp varsa da, onların olur zaten…

Rahatız!..

Birileri planlasın, biz yaşayalım. Bunu kabullendik.

Aklımızdan geçen, etraf sessizleşince, avantamız ne olacak?

Duruşmadaki adam gibi yüzümüzde mimik kalmamış…

Anlıyorum. Topluluk olarak, tükenmiş olabiliriz. Tarihten tamamen silinmiş toplumlar da olabilir.

Fakat en azından, birey, özgürlük güdülerimiz, yok olmamalıydı…

Torunlarımıza ‘Pişmanım, özür dilerim, bir daha olmaz’ dememizin, bir anlamı yok.

*

…kasap, sürekli olarak rüyalarında, şişman karısını kesip, salam yaptığını görür. Rüyanın devamında

yakalanır ve yargı huzuruna çıkartılır. Mahkeme heyetine, pişman olduğunu söyler ve özür dileyerek ‘Bir daha yapmayacağım(!)’der. İdama mahkum edilir. Son arzusu sorulduğunda, karısından yaptığı salamdan, bir parça yemek istediğini söyler. Ancak isteği reddedilir. Salamın tamamını, mahkeme başkanı olan yargıç yemiştir… (Film-Tunç Okan-‘Cumartesi Cumartesi’)

*

Bu filmi, çok sevmiştim. İmkan bulursanız, tavsiye ederim. Yabancılaşma,

esprili öykülerle harmanlanmış.

Gerçeği yok sayan bir yaşam…

Kendimize yabancı. İradesiz… Rüyada yaşar gibi.

Olağanüstülükler, çok olağan…

*

Geçenlerde, kahvede muhabbet ediyoruz. Karşımdaki adama sordum:

‘Bütün ülkelerde, bilebildiğim kadarıyla, iktidara karşı sokak taşkınlıkları olurmuş’ dedim. Yani ‘Gösteri, yürüyüş, bir itiraz sırasında taşkınlıklar’ dedim. ‘Bir tek bizde bu olmamış.’

Neden acaba?

Kahvedeki adam da okul okumuş falan yani…

‘Biz farklıyız’ dedi.

‘Nasıl?’

‘Çağdaş bir toplumuz, medeniyiz’ dedi. ‘Çoğumuz okumuşuz’.

Yani, Amerika’sı, Avrupa’sı, Asya’sı,  Afrika’sı…  Bin beş yüzlü yıllarda sanayi devrimini yaşamaya başlamış Almanya’sı, İngiltere’si çağdaşlıktan nasiplenememiş. Fakat sen, ben, bizim kalabalık, adamlara, yüzlerini kızartacak tarihsel dersler verebilecek bir konumdayız…

Bizler, tarihi marihi aşmışız…

Yargı önüne çıkarsalar, konuyu bilmesek de ‘Ben yapmadım, bu olayla hiçbir ilgim yok, özür dilerim’ diyebiliriz…

Zaman mevhumu yok… Işık hızına ulaşılsa, zaman durur ya. Biz ışık hızını aştık.

 

Düzenden çıkarı olanlar (Kendi demokrasilerini, işbirliklerini, maddi çıkarlarını ve egemenliklerini her şeye rağmen sürdürmekte kararlı olanlar), kendilerini tehdit altında görenler tarafından korkutulmaya muhatap olurlar. Tarihin akışı böyledir. İsteseniz de istemeseniz de…

Bu ısrarlarından dönmeleri konusunda uyarılırlar. Böyle giderse, artık itaat görmeyecekler…

Sürecin sonunda, itaat sürer mi, sürmez mi?. Onu bilemeyiz. Yine de tavırlar ortaya konulur…

Güç sahipleri, taşkınlık yapanların yüzü suyu hürmetine ‘Her şeye tamam. Sizin istediğiniz gibi olsun.’ demeyebilirler. Demezler…

Gel gelelim, sanki bizim, bu düzenle hiç sorunumuz yokmuş gibiysek…

Başkasıyız… kendimize yabancıyız.

Dört yüz beş yüz bin insanımız, süratle başka ülkelere kaçmışlar…

Ülkede, üretim yok edilmiş…

Turizm geliştirilmemiş…

Nüfusun çoğunluğunun geçim kaynağı: Dış borç, iç borç, kumarhane vergileri, gece kulübü vergileri, küçük esnafı ezerek elde edilen vergiler, kayda değer miktarda da dışarıdan gelen karşılıksız yardımlar…

Şu anki resmi nüfusumuz,  bir-iki-üç yüz bin civarı. Net değil…  bu durum ışığında bile,

protestolarımız olmuştur olmasına da. Bunlar, bahsettiğimiz gelir kaynaklarının kullanımı, yönetimi veya paylaşımı ile ilgili olagelmiştir. Parasal avantajlar, dezavantajlar tartışılmıştır çok uzun yıllar.

Haklar denildiğinde, söz konusu pastadan, benim teşkilatlanmama yönelik yönlendirilmenin ne ölçüde olabileceği algısı kronikleşmiştir… Özgürlükten anlaşılan, maddi kolaylıklara, ne kadar kolay ulaşılabilirlikle ilgili olmuştur.

Böyle bir yaşamın kalıcı olamayacağını, üretimsiz yaşamın bağımlılık ve yok oluş olduğunu…

Nitekim, sürecin devamında, nüfusun büyük çoğunluğunun adayı terk etmiş olduğunu, kalanlarla ilgili, egemenlerimizin öngördüğü şekilde gelir kaynakları yaratıp, ‘İyi’ yaşam standartları elde etmenin, sistemin bekçisi olma anlamına geldiğini, görmek istemedik…

Yüzlerde mimik kalmadıktan sonra, mahkeme heyetinden özür dilesen ne yazar?