Unutmanın güzellemeleri – Halil Karapaşaoğlu

Must read

halil (2)Halil Karapaşaoğlu’nun Afrika Gazetesinde “Apartman boşluğu” başlıklı köşesinde yayınlanan yazısı

Nahide Hanımla konuşuyorum…

Nahide Hanım hem komşum oluyor…

Hem sevgilimin anneannesi…

70’lerinde sanırım…

Eski İskeleli

Bize göre Larnakalı…

Denizini anlatıyor…

Kocaman evini anlatıyor…

Sokaklarını, mahallesini…

Bir de herkesin çıkmaya korktuğu incir ağacı varmış…

O ağaçla ilgili maceraları, incirin balcığı kadar tatlı ve lezzetli…

*                                  *                                  *

Unutmaya başladı yaşadığı anları…

Eski ise hep aklında…

Hem de hiçbir anını unutmadan anlatıyor…

Yenilerin hayatında çok bir önemi yok…

Önemli olmadığından unutuyor bence…

Şimdilerde önemli olan ne var ki…

Nahide hanım; unutmanın güzellikleriyle yaşıyor…

Modern dünyada, hatırlanacak hatırlanmasını isteyeceğimiz çok az şey kalmış…

Belki de ondan dolayı, eskiler hep geçmişte yaşıyor…

*                                  *                                  *

Salık veriyoruz ya topluma sürekli “unutmamalıyız! Hatırlamalıyız!”

“Balık hafızalı olmamalıyız!” diyoruz…

Sahi balıkların hafızaları var mı?

Köpeklerin, kuşların, kedilerin…

Balıkların var her halde de balık hafızalı olma diyoruz birbirimize…

Geçmişin manipülasyonunu…

Bugüne kadar en iyi Denktaş yapıyordu…

Hafızalarımızı, geçmişe dair anılarımızı kullandığı söylemlerle…

Yazdığı kitaplarla…

Oluşturduğu kurumlarla değiştiriyor, hatırlamamızı istediği şeylerin aklımızda kalmasını sağlıyordu. Bundan dolayı da siyasal iktidarını son yıllara kadar devam ettirdi…

Gelmiş geçmiş bütün iktidarların en iyi yaptığı şey bu aslında…

Geçmişin manipülasyonuyla birlikte, geleceğin tahayyülü…

O yüzden değil mi, “köklü gelenek, güçlü gelecek” şiarı…

Kökün kendisi sağlamlılığı çağrıştırırken…

Güçte kudreti simgeliyor…

Gelenekle gelecek arasında; kökten gelen kudretle birlikte bir yaşam inşa ediliyor, edilmek isteniyor…

Biz bunları televizyonlarda izlerken, uzun uzun bu kelimelerin manalarına bakmıyoruz tabii…

İncelemiyoruz detaylı bir şekilde…

Ama CTP belli ki artık her anlamda profesyonelleşmiş…

Propagandasını bilirkişiler yapıyor…

CTP’nin köklü bir geleneği yok ne yazık ki…

Naci Talat’ın CTPsiyle…

Özker Özgür’ün…

Talat’ın, Ferdi’nin CTPsi aynı mı?

KÖGEFci CTPlilerle BGci CTPliler arasında nasıl bir bağ var?

Bir de hepsinin fotoğrafları yan yana konulmasın mı?

CTP’den kim çıkıp biz bu gelenek üzerine partinin değerlerini kuruyoruz diyebilecek deliliğe sahiptir?

Öyle bir gelenek olmamasına rağmen, köklü gelenek söylemi olmadan güçlü gelecek söylemi güven vermeyecek, bu da CTP’nin halkın üzerineki kudretini küçümsetecektir…

De bord’un Gösteri Toplumu dediği şey tam da bu…

Görselliğin, kameraların, retorikçilerin ayakta tuttuğu bir CTP var karşımızda…

Bunu da çok iyi kullanıyorlar…

Hayatımızın %100’ü ya televizyon ekranlarında geçiyor ya da bilgisayar…

O yüzden bütün algılarımız bize sunulan bilgiyi sorgulamadan doğrudan almamızı sağlıyor…

Bizi iyi hissettiren şeyler olmalı ki, bizde haz alarak bu görsellikten beslenmekten mutlu oluyoruz…

Karşımızda yalanlar üstüne kurulan siyasal bir söylem var ve biz bunun hiç de farkında değiliz…

*                                  *                                  *

Unutmak demiştik öyle değil mi?

Çelişkiler içinde kalmış olmalıyım kendim bizzat…

Bir taraftan unutmanın güzelliklerinden bahsederken, bir taraftan unutmanın karanlıklarında kalmışım…

Her yıl katledilen devrimcileri hatırlıyoruz, ne oluyor…

Onları anıyoruz, ne oluyor…

Bu, “onları unutmuyor muyuz” demek mi oluyor…

Yoksa siyasi çevreler bu devrimciler üstünden bir “auro” yaratıp kendilerinin devrimciliklerini mi pekiştirmek istiyorlar…

Cinayetlerin…

Adaletsizliğin…

Haksızlığın…

Rantların…

Torpillerin hesabını soramadıktan sonra unutmanın ve hatırlamanın ne önemi var ki?

Hep suçluyoruz; “balık hafızalı toplum” diye, demiştim ya az önce…

Sorun toplumun balık hafızalı olmasında değil, siyasal liderliğe soyunan şahsiyetlerin yüreksizliğinde…

Hesap soramamasında, hesap sormayı bilmemesinde…

*                                  *                                  *

Sevgili Nahide Hanım…

O hiç sevmediğin “Hasibe” ismiyle sürekli seni çağırsalardı…

İsmini Hasibe olarak kabul eder miydin?

Ya da içindeki öfke Hasibe’ye karşı biter miydi?

Aradan yıllar geçmiş, şimdi sana Nahide Hanım yerine Hasibe Hanım desem?

Yine de kızar mısın?

Hatırlar mısın deniz kokan incir ağacındaki küçük kız çocuğunu?

Unutmanın güzellemeleri şarkısını söyleyebilir misin hala?

- Advertisement -spot_img

More articles

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

- Advertisement -spot_img

Latest article