Tarihe tersten başlamak -2- Ulus Irkad

Must read

Kohn’un yaklaşımı, üç sebepten ötürü sert bir eleştiriye tabi tutulmuştur. Birincisi, milliyetçiliği ideoloji yönüyle sınırladığı için; ikincisi, diğer çalışmaların çok daha karmaşık olduğunu gösterdikleri iki parçalı şemasından dolayı; üçüncüsü kargaşacı ve liberal olmayan milliyetçiliklere nazaran, uluslararası düzeni bozmayan, iyi ve liberal milliyetçilik sterotipini yarattığı için. Kohn, kuşkusuz, Avrupa merkezli bir tarih çerçevesine dahildir. Kohn, Fransız Devrimi’nden kaynaklanan ilerici Batı milliyetçiliğiyle giderek daha tutucu ve reaksiyoner hale gelen sonraki milliyetçilik arasında ayrım yaparken, Arendt ve onun yarattığı gelenek, milliyetçiliğin gelişim nedenlerini, tam da Fransız Devrimi’nin radikal geleneğinde, yani Rousseau ve Jakobenizm’de görürler. Tarihi bakış açısından Arendtle başlayan bu yön değişikliği çok önemli ve çift anlamlıdır. Bir yandan daha az ya da çok liberal biçimleri arasında ayrım yapmaksızın burjuva egemenliğinin temellerini hedef aldığı için olağanüstü radikaldir, diğer yandansa kabul edilebilir bir liberal geleneğin daha az devletine kıyasla, devletin toplum içindeki büyümesinin ve aşırı egemenliğinin yaratıcısı olan demokratik geleneği geri iter. Aslında Marksizm’deki kalıntı sadece Aydınlanma’nın kalıntısı değildir. Marksizm aynı zamanda Fransız Devrimi’nin çocuğudur. Özellikle politik ve siyasi taleplerini formüle ederken, bu devrimin örneğinde ilhamını aramıştır.

Ama bu devrimde Aydınlanma’nın ideali daha ilk adımlarda terk edilmiştir. Bu terkediş Marksizm içinde de izler bırakmıştır.

Bu devrim daha iktidara gelirken gericileşmeye, insanlığın yerine belli bir ulusu geçirmeye başlamıştır. Ve bir devrim, somutta, politik olanı insanlıkla değil bir ulusla tanımlamış, fiilen bir ulus kurmayla sonuçlanmıştır, bir demokratik cumhuriyet yaşamıştır. Böylece demokratik cumhuriyet ve ulus (ki bu ulus kendini Fransa toprağında yaşayan yurttaşlarla tanımlıyordu) fikri Marksizme buradan iyice yerleşti.

Böylece Aydınlanma’nın ideali olan, “vatanım yeryüzü milletim insanlık”; insan hakları yerine ulusun hakları, dolayısıyla bir dünya cumhuriyeti ideali, somutta, demokratik cumhuriyette örgütlenmiş bir ulus ile yer değiştirdi.

Gerçi, demokratik cumhuriyet belli bir toprak parçasına dayanan bir ulusçuluğu zorunlu kılmaz; dünya cumhuriyetini dışlamaz ve aslında içerir. Özgür komünlerin birliği ise, her komün buna katılabilir demektir; bir toprak parçası veya bir dil ile sınırlanacağı gibi bir ima bulunmaz.

Demokratik cumhuriyet fikri bir dünya cumhuriyetinden, bir ulusun demokratik bir cumhuriyette örgütlenişi biçiminde Marksizme, Fransız Devrimi’nin bir kalıntısı olarak girdi. Keşke bu kadarla kalsaydı. Ama bu Jakoben iktidarı dönemindeki özgün biçimiyle değil, gerici Alman ulusçuluğu ile karışmış olarak katılmıştır.

1917 Ekim devriminin geri bir ülkede olması ve orada hapsolması üretici güçlerin geri düzeyi nedeniyle bürokratik bir diktatörlüğe yol açtı. Bu da diktatörlüğün Ekim Devrimi’nin prestiji aracılığıyla, tüm dünya işçi hareketini felç etmesine ve böylece ileri ülkelerde devrim olanaklarının yitirilmesine yol açıyordu. Bu olanakların yitirilmesi ve başarısızlıkları da yine bizzat devrimin yenilgisine dayanan sistemi, yani Bonapartist bürokratik despotik devleti, pekiştirerek normal bir doğuma geçişin yolunu tıkadı. Bürokratik devlet pekiştikçe ve kendi sonuçları nesnel koşullar haline geldikçe, giderek devrimin yayılma olasılığı kayboluyordu. Bütün komplikasyonlarda olduğu gibi kendini besleyen bir süreç ortaya çıktı. Devrimin ileri ülkelere yayılamaması kapitalizmin varlığını sürdürmesine, bu da, özünde köylü hareketi olan ulusal kurtuluş savaşlarına yol açıyordu. Bu durum da bir köylü sosyalizminin yayılmasına ve sosyalist harekete ve devrimin ileri ülkelere yayılmasının önünde bir engel oluşturmasına ilave bir etkide bulunuyordu. Yani ayakları önde geliş, ayakları önde gelişlerin koşullarını pekiştiriyordu.

İleri bir ülkede veya ülkelerde bir sosyalist devrimden başka bu sona doğru gidişi durduracak hiçbir alternatif yoktu; ama bu ters gelişin sonuçları da ileri ülkelerde sosyalist devrimi engellemekteydi. 1929 buhranı, İspanya’daki iç savaş, daha sonra gelen İkinci Dünya Savaşı, Avrupa, Fransa ve İtalya’da komünist partilerin dinamizmi düşünülürse, bu olaylar normale dönmek için bir olanaktılar ve tam da ters gelişin sonuçları, yani ortaya çıkan Stalincilik, bu şansı kullanmayı engellemişti.

“Bunun sonucu, modern burjuva uygarlığı, tıpkı antik tarihteki uygarlıkların yoluna girmiş bulunuyordu. Antik tarihte nesnel olarak devrimci sınıf olmadığı, köleler ve serfler bir devrimci sınıf oluşturmadığı için, devrimler olmuyor ve kıyametler kopuyordu; modern tarihte ise, proleterya nesnel olarak bir devrimci sınıf olsa bile, ters gelişin ortaya çıkardığı komplikasyon sonucu, öznel nedenlerle, nesnel olarak tıpkı antik tarihin ezilen sınıfları gibi davranıyordu. Böylece devrim olamadığı için modern uygarlık da tıpkı antik uygarlıklar gibi çöküşe gidiyordu, faşizm ve savaş işçi sınıfının günahlarının cezası olarak ortaya çıkıyordu. Bu günahlar ise tersinden gelişin yol açtığı komplikasyonların sonucuydu. Sosyalizm çocuğu doğamadığı için, ananın da çocuğun da (insanlığın da sosyalizmin de) ölüm tehlikesi ortaya çıkıyordu. Zaten “Ya barbarlık Ya Sosyalizm” çığlığı tam da bu tehlikeyi anlatıyordu”(Küçükaydın, Marksizmin Marksit Eleştirisi,2007,sf.39).

Tarihin tersten başlaması insanlığa çok zararlarda bulundu ve bulunmakta. Tarihten dersler çıkararak tarihin doğru başlaması dileğiyle…

Not: Bu yazı “Dünyayı Değiştirmek İsteyenler, Ulusu Nasıl Tasavvur Ettiler?” adlı Antonis Liakos’un kitabı ve Demir Küçükaydın’ın “Marksizmin Marksist Eleştirisi” adlı kitaplarından faydalanılarak yazılmıştır.

-BİTTİ-

- Advertisement -

More articles

- Advertisement -

Latest article