Mayınlı tarladan makamcı türküsü okumak – Özkan Yıkıcı

1357

İnternet ağından kurtulup, televizyon ekran tutsaklığından ayrılarak, kapıyı hafifçe açtım. Uzaktan sesiz geceden kurbağa sesleri geliyordu. Isız gecenin çöken karanlığından, kurbağa sesleri, sanki, yakındaymışcasına, elimi uzatıp yakalayacak gibine geldi. Yol, oldukça sakin, Doğa ile buluşacak gece gibi, yürümeye hazır asvalt karanlık arasından görnüm vermeğe çalışıyor. Sabahları ise kalktığımda, elim pencereye gidip açtığımda, dibimdeki kuş sesleri ve çırpınarak kanat sesleriyle uçuşlarını dinliyor, güneşin ışıklarıyla aydınlıkla karşılaşıyorum. Yol yine sesiz. Sesiz de gezmek istediğinde, güncel klasik dolaşımı yaptığında mayın alanına benziyor. Elbet, yolda patlayacak mayınlar deyil, etrafta dolaşan ve görünmeyen Kovit denilen mikrop veya seni mühbirleyerek polise yakalatacak karşılayışla yaşaman olasıdır. İşte ozaman analrsın ki, özlemle bazen istediğin doğa ile iç içeyken, bu seçki deyil zorunluluğun sonucudur. Tıpkı, normalmış gibi evde yaşayıp, boş zamanını uğraşlarla doldurmanın günceleşmesi gibidir. Oysa çok deyil, Mart ayı başında size bu yaşam biçimini önerseler, reflekse karşı çıkardınız. Halbuki küçük bir mikrop sizi böylesi kısgacın mengenesine koydu. Bir de düşünüyorum: Lefkoşada benim evimde yalnız kalsaydım, apartmandaki gürültülerle yaşayıp da kendi kendime olan uğraşlarla olsaydım, ne düşünürdüm belli deyil. Belki de binlerce arşiv kasetlerimi düzenler, Giritden aldığım Liri esrumanını gayet güzel çalardım. Ama, hepsi Korona denilen mikrobun salgınla yaşama getirdiği krizin bireysel versyonu yaşamıma giriyor…..

Gece oldu. Sesizlik iyice çöktü. Gerçi, gündüz de pek gürültü yoktu. Arada geçen araba sesi bu tılsımı bozuyordu. Çoğu zaman özlenen doğayla baş başa kalmanın günlerini yaşıyorum. Bir farkla, kendimden geçecek şekilde yollarda yürüyemiyorum. Salının gecesine girerken, biten haberler, okumaktan ara verdiğim bilgisayar makalelerine ara verdim. Anam, yaşlılığın da yorgunluğu ile uykuya doğru yöneldi. Gündüz dinlediğim haberler veya okuduğum yazılarla, yaşamıma yeni bilgiler girdi.Karpaz içi duyduğum olaylar ise yeniden üretilen kapalı yapının yaşam oluşumlarını da dağarcığıma kattım.Genel doğrulara hala dokunulmama paranoyasıyla da sık sık yüzleşmeye girdim. Anladım ki tıpkı söyleseler irkileceğim ama yaşayarak nornaleşen sokağa çıkmama yaşantımla, hayatı yeniden kolayca kavradım.

Dünya genelde yaklaşık 13 yıldır Finans kapital ekonomik buhranla yaşıyor. Arada burada da derin sarsıntılarla hisedildi. Ama, sis perdemizi bozup da gerçeği görmeme duranlığımız devam etmeye geçirildi. Derken, sağlık salgınıyla yeni kriz de yaşamımıza geldi. Sokaktaki yaşamımızdan tutun, günlük hayat akışımıza dek direk etkisi oldu. Buda, bizim bildik bakışımızı deyiştirmeğe hala yetmiyor. Yaşanmış yakın tarihli önemli dönemeçlerimiz de bolca var. Onları belekten sildirtip, güncel ihdiyaca göre şekilendirdik. İki yakın tarih ile günümüz gelişmesi çakıştı, her ikisinde de fiyasgo yakalşım sergilendi. Üstelik, evde kalıp bol bol zamanımız olmasına rağmen, kendi kendimizle yüzleşme hamlesi dahi olmadı. Annan planı ve şimdi de Korona salgını net yaşanan gerçekiği dahi doğru konuşmak mümkün olmadı. Ama,şu ironiyi de yeniden yazmaya hazırlıyorlar: Nasıl ki Annan planındaki olan gelişmeleri deyil de tek dar sonuçla “biz evet, Rumlar hayır” rakamsal ifadelerle kendimize başarı hikayesi anlatılmaya devam edildi. Şimdi de Korona olayında olanlar ortadayken, Rumlar sınırı Türkiye uçak inişleri yasaklamasa biz yapmayacağımız kuşkusuyla olsa da kendi tetbirlerimiz gibi başarı masalına kurgulanma şekline girişildi. Hele de rakamlarla da dünyanın örneklemi olma hikayesi de filimleştirmeğe dahi hazırlanılıyor…….

Brakın muhalefetle çelişmeyi, koltukcular arasındaki çelişkileri, baş makamcının ayni konuşmada dahi dangadünga konuşarak bir dediğini öteki cümlede deyiştirme tutarsızlığı dahi kurgulanan hikayenin sorgulanmasına yetmemektedir! Yanlışları yaşarken dahi, şahane masal yazma becerimiz kültürleşen genelekle, yeniden yazılmaktadır. Örnek yer olma hastalığımız, nedense anlatacak birikimlerimiz toparlanmadığı için, hep övgü masalalrla tekrardan yazılmaktadır. Anan planında da aynen olduğu gibi, Burada teknik aldatmaca kolaycılığına kısa bir deyinmek şart: Neoliberalizim ile daha bir konulara basit rakamsal verilerle yaklaşım iyice birincil koşul haline getirildi. Tartışılan kuram,rakamlarla sunulup doğruluk, gerçeklik kanıtlanma yöntemi posmoderincilikle süsletilip geneleştirildi. Böylelikle, oynanan eflasyon, deyiştirilen içeriklerle istenilen sonuca gelinme uygulamalarla ortaya serilen rakamlar, sorgulanmadan doğru diye kavratılıp, bilimsel etiketi konulup doğru diye algılatılıp başarı veya önemli veri diye kabulendirilmektedir.

Ayni metot, Korona olayında da gerçekleşiyor. Sunulan rakamlarla, ilgili hastalık izleyişi veya kontrol veya yükselişi anlatılıyor. Oysa,son bazı ülkelerde görüldüğü gibi, az test yaparak, resmen doğal olarak vaka ve ölüm de az çıkması sonucu, başarılı hikayeler de yazılmaya başladı. K. Kıbrıs ve Türkiye bunun uygulamalarıyla doludur. Örneğin, Türkiyede birkaç gündür düşürülen ve nerede ise yarıya indirilen güncel testlerle resmen kaçınılmaz sonuçla da vaka ile ölümler de oldukça düşmeye başladı! K. Kıbrısta ise zaten testler oldukça az ve yapılış şeklerinde soru işaretleri de çok.

Kaldıki salt test ile deyil, burada başka gerçekler de dışltalandı. Bu acıdır, gelenekseleşti. Örneğin, yurtaş olmayıp çalıştırılan işçiden seks işçilerine de olan insanlar hep dıştalanmaktadır. Bir de daha kötüsü olan kaçak simgesiyle olan çalışan ve öteki nifus de hep yok saydırtılma düşüncesi ile kültürleşme davranışı oldu. Nitekim, verilen sigortalı yardım “ki buda çok tartışmalar içeriyor” yurtaş olmayanı kapzamıyor!Net gösterge yine ceza evinde yaşanıyor: şartlı indirim uygulanmasında proplem çıkıyor. Çıkacak insanların Y.82 cıvarı yurtaş deyil ve sınır dışı edilmesi gerekir. Bir anlamda, kriminal suçların çok önemli kısmı buradaki vatandaş olanlardan deyildir. Ayni durum ünüversitelerde de ortaya çıkar. Hele çalışma alanındakiler de ayni profili içerirken, bir de yasal ve yasadışı çalışan insanlar olarak da ayrışırlar. Gece Kuluplerindeki kadınların durumu başka bir faciya! Ama, nasıl ki nifus olayındaki tümü bilinmez ve bilinenin bilinmeyenin yanında az kalırken, ayni durum birçok alanda da benzeri vardır. Her dokunuşta ortaya çıkıyor. Ama, kimse Korona testlerinde bu insanların test yapılıp yapılmadığını dahi sormuyor.

Hukuk denilen nesne böyle kurumsalaşıldı. Kaçakcılık ve yasadışılık yaygınlaştı. Bir de sık sık devlet hukuku deniliyor. Kapitalist kesim bunu da kültürleştirilip sanki doğru buymuş diye de anlatıyor. Muhalefet yıldızlarda dolaşıp Devlet hukuku diyor. Oysa, iki önemli kandırmaca vardır. Her devletin kendini koruyacak hukuku vardır. Bu eşitdir devlet hukuku var yok tartışmasının da anlamsızlığını kanıtlar. Derler ya “devlet hukuku istiyoruz”: oysa istedikleri devlet hukuku buranın yapısına göre normal olandır. Felseveciler ısrarla, devletin zaten gücü, polisi askeri var, yargı kurumu, denetim merkezi ve birokrrasisiyle hukunu işletiyor. Bu merkezli hukuk temeli deyil, yani devleti koruma hukuku deyil, temel merkezine insan konulup hukukun insani yönle devletin baskı aygıtlarını dengelemesinin öne çıkması gerektiğini yetmişler sonundan beri savunuyorlar. Ama, kocaman ünüversitelerimizin profesörleri bile hala “devlet hukukuna bağlı” diye başlayan öneriler, eleştiriler yapmaktadır. Oysa. Devleti koruyacak yasalar da hukukta yapılıp sistemin hukuki ayağı da oluşturulur.

Önemli bir nokta da şu: zaman zaman bazı muhalif laflar duyarız: yasalara uygun olması gerekir denilir. Son olayda da gördük ki özellikle Yetmişlerde sık sık anlatılmaya çalışılan devrimci görüşlü hukuk çeverlerince “sömürge ülkelerde hukuk yasal yetki dengesi yoktur. Yasalar olsa da yetki mutlaktır. Yapılanış böyle oluşturulup sömürge tipi faşizim veya demokrasi” adıyla simgeleştirdiler. Hele de kriz olduğu zaman, yönetim beceriksizliği, fırsat kulanma veya kitlesel korku belirsizliği ile rıza olma duygusu da gelişince, bu yasalar ya direk çiğnenir veya daha baskıcı yasalarla devlet hukukunun daha otoriter rejimin olmasını sağlamaya girişirler. Korona krizinde K. Kıbrıs da bu hemen tetiklendi. Yasalar hem de mecliste kolayca geçirme şansı, muhalefet teslimieyti de olmasına karşın, yine de genelgelerle yönetim şekli gündeme hızla getirildi. Şimdiden birçok hak budandı. Öyle ki işsizlik fonu olup buna kesinti yapılıp işsizlik döneminde işsizlik parası vermek gerekirken, yağmalanan ve sermayeye teşvik, makamcıya harcama olarak kulanılan bu fonlar devre dışı brakılıp hak yerine daha az parayla sadakalı bağlılık kuluğuna doğru evrimle oldu. Tabi, kesintisi olan yurtaş olmayan çalışana da yokmuşcasına adı konmadı.

Ne dedik girişte: gerçekleri unutrsak, başkası yalan hikaye yazıp kendini de över. Annan planında bunu yaşayarak tarihe yazdık. Biz ise “onlar hayır biz evet dedik” ile başarı hikaye yazdık. Kimisi de kendinden geçerek “Kıbrıs Türk toplumu Nobele aday gösterecek derecede ders verdi” diyecek kadar kendinden geçti! Oysa, sadece son dönemde olanlara bakılsa, sonradan kurumsalaşan ikinci ganimet dönemi ile Türkiyenin durumuna baksa, buranın nasıl kulanım ekseninde debeletirildiğini tekrardan anlayacaktı. Öyle ki en basitiyle, Akelin, Güvenlik Konseyinden kararın uygulanacağına dayir güvence istediği, Türkiyenin politik hamlesiyle başta Rusya ve ingilterenin bu güvenceyi vermemesi sonucu Akelin Evetden hayıra döndüğü yaşananı dahi yok sayılarak, ezber hep kulanıldı. Yine, yapılan toplantıda zaman istenmesine karşın Mehmedali ile Ömer beyin hayır demeleri de artık konuşulmaz. Hat da Kalyoncunun “ben güneye geçmedim, telefon avizesi dahi kaldırmadım” dediktan sonra, Güneye geçip de istenene zamanı vermedikleri gerçeği sonrasında “bunu CTP kurtarmak için yalan söyledim” deyişi ünlüydü! Nitekim, ikinci gaminet dönemi de CTP hükümetleri döneminde başlandı…..

Bunlar hiç yaşanmamış gibi, zaman akıp gidiyor. Annan planının yıldönümünde gariplik çöker. Konuşanlar ise basitleştirip başarı hikayesi ile övgü masalı anlatır: “Biz evet dedik, tarihi ders yazdık! Rumlar hayır deyip barış istemediler”. Tam da iki olayı Pazar günü aklımdan geçirirken, Artı erçekte, Ayşe Düzgünün makalesini okudum. Düzgün çok önemli konuyu özetliyordu: Yüzleşmenin basitleştirilmemesi ve barış istemenin yeterli olmadığını uyarıyordu. Türkiyede Kürtlerle yapılan görüşmelerle sonucu yorumluyordu isim koymadan. Tam da barış oluyor derken, birden nasıl nefrete dönüşün nedenlerinin, alt yapının oluşturulmamasının eksikliğini hatırlatıordu. Kıbrıslılar ve Kürtler, mutlaka bu makaleyi okuyup, kendielrini de özellikle Annan planı bakışıyla olayın içine koyması gerekmektedir….

Gece çökgü. Uzaktan kurbağa sesleri geliyor. Karanlık,kucaklamaya hazır şekilde bilinmezliği ile bekliyor. Araladığım ratyo ibresinden Zülfinin Kan Çiçekleri ezgisi başladı. Hepsi güzel duygular. Ancak, gerçek, Korona tutsağı ve bu tutsaklıktan, evde kalıp sokakta olmama fırsatıyla da siyasi kesimler yarının kendi yapıları için hamleleri yapıyor. Tam bir Mayın tarlasında olup, geceleğin durup düşünürken, atılacak adımdaki mayın hikayesini düşünmeden kalmak gibidir. Livaneli ratyodan ezgisini okurken, düşlerle yaşamda birileri de makamın türküsüyle,doğruluğu kıyaslanmadan bize mesaj veriyor. Yönetemeyen, şansların yardımı ve rakamların oyunuyla başarı türküsünün de şanlı Kıbrıs kapağı ile mayın tarlarında söylenmesine de hazır olalım.