Hukuk ve silah çarpışırken – Ulus Irkad

478

Tüm tartışmalara rağmen 1974 yılında aslında buradaki çıkarmasından dolayı, Türkiye daha fazla kendini savunurken hep bir garantör olduğunu ve garantörlük imtiyazını dile getirmişti. Dünyaya da kendini savunurken bu çerçeve içinde savundu. Belki ilk başlardaki haklılığı daha fazla öndeydi, ama zaman geçtikçe ve de garantörlüğün dışında da emelleri olduğu şeklinde bir izlenim veya imalar verdik sonra, bu haklılığı yavaş vavaş fire vermeye ve haksız duruma düşmeye başladı. Örneğin Kıbrıs’ın Kuzeyi’ne tarım işçisi getiriyorum demeye başlayıp nüfus ithal etmeye başladığında, belki ilk anlarda tepki az çekti, fakat zaman içinde aynen şimdilerde Kuzey Suriye’de yaptığı gibi, o bölgeleri istediği gibi nüfuslaştırıp insan taşımaya ve Kürtlerin mallarına el koymaya başlayınca, aynen şimdilerde olduğu gibi Kıbrıs politikalarında da tepki çekmeye başladı. Türkiye’de rejim değişikliği olunca da yeni gelen hükümet ve tek adam artık burasının kendinin olduğunu, bunda hakkı olduğunu ve de artık toprağın da kendi toprağı olduğunu açıklamaya ve söylemeye başladı. İlk zamanlarda buradaki halka gösterdikleri saygı gitmiş, artık Kıbrıslıtürklere karşı saygı derecesini çoktan aşmış davranışlar da vukubulmaya başladı. Örneğin gazete ofislerini basıp adam linç etmeye kadar vardı işler.

Söylemek gerekirse Türkiye ilgilileri pek de buradaki Kıbrıslıtürklerin kültürlerine, tarihlerine başından beri saygı göstermedi. Çözümden

dolayı Kıbrıslıtrüklerin zor bir hayat geçirdiğini, burada ekonomik zorluklar içinde olduklarını anlayamadılar. Onlara göre Türkiye’deki şartları burada uygularsan herşey hallolacaktı. Hadi onu da bıraktım, Türkiye buraki Kıbrıslıtürklerin geleceklerini tayin hakkını da pek takmadı. Onlara sormadan haklarında kararlar verdi. Kıbrıslıtürklerin hilafına onlar yokmuş gibi hareket edildi ve birçok hakları da boşu boşuna bertaraf edildi. Hatta seçimlerde bile buralara daha Kıbrıs’ı tanımayan, bilmeyen yeni gelen insanlara oy verdirdiler ve bu insanların, hiç tanımadıkları bu ülkede, daha önce yaşayan ve değişim isteyen insanların değişim ve gelecek arzularını da bertaraf ettiler. İşin tuhafı bunlar olurken ne bir empati ne de bir değerlendirme yapıldı, aksine burada seçilen kendi politikalarına vakıf ve değişimi engelleyen hareketlerini birgünden bir güne rasyonal bir şekilde değerlendirmediler ve bundan da  bir pişmanlık duymadılar. Oysa olan buradaki halka oldu. 1974 sonrası kurtarıldık denilen bu halk başka ülkelere kaçmaya ve ülkesini terketmeye başladı. Geçinceleri oldukça zayıfladı ve sendikalarıyla bir eylem yapmaları  bile hep hor görüldü. Sendikalara düşman gözüyle bakıldı. Onlara göre seslerini yükselten ve Türkiye’yi eleştiren bu insanlar yanlıştı ve haindi. 45 yıl bu hainlik edebiyatlarıyla geçti. Oysa uluslararası hukuka geldiğinde Türkiye devamlı AİHM’de darbe yedi. Yaptığı gayrı hukuki hareketler ve icraatlar hep işgal olarak nitelendi.

Bu günlere gelindiğinde  ortaya iki şey çıktı. Uluslararsı hukuk mu yoksa silah gücü mü? Silahın gücü Doğu’da bayağı değerli ama bir başka şey daha var; silahın gücüne  ve kişi erkine dayanan düzenlerin elbet devrileceği ve halkların özgürlüğe kavuşacağı…

Özgür olmak isteyen halkların karşısında silahın gücü elbette pek fazla duramayacaktır.