Fidel’in arkasından – Ulus Irkad

457

1990’nın Şubat ayıydı , Irak Savaşı da birinci operasyon olarak yeni başlamıştı. Londrada’ydım. Özgürlük Dergisi’nden bazı arkadaşları da Londra’ya giderken bulacaktım Ercan Havaalanı’nda. Bana çevirmene ihtiyaçları olduğunu, İngiliz marksistleri ile görüşmeye gittiklerini , vakit bulursam kendilerine de yardımcı olmamı istemişlerdi. Ben bu sırada Alper Susuzlu ile yazdığımız “Salise’nin Bendoları” adlı tiyatro oyunu için onlarla birlikte Londra’ya gidiyordum ve “herhalde dedim bu teklifiniz olmayacak”. Gene de onlara telefon numaramı bırakacaktım. Gatwick Havaalanı’na indiğimizde İngiltere’de hava şartlarının bayağı bozuk olduğunu gördük. Kar vardı ve etraf oldukça soğuktu. Beni kardeşim Hamza’nın kayını havaalanından almaya gelmişti. Alperlerle gidemezdim çünkü gidecekleri yerde benim için yer yoktu. Herneyse onlardan ayrılıp Londra’nın Leyton Bölgesine hareket ettik. Ama etraf çok karlıydı. Ertesi gün için arkadaşlarla buluşacaktık ama kardan dolayı bu olmadı. Ben Leyton Bölgesi’nde tıkılıp kalmıştım. Arabalar ve trenler kardan dolayı hareket edemiyordu. En nihayet artık Özgürlük’teki arkadaşlarla temas kurmaktan başka çarem kalmamıştı. Bu arada onlar da, bana telefon ederek acil bir çevirmene ihtiyaçları olduğunu söylediler. Karşımda o durumdan kurtulmak için İşçi Partisi’nin Leyton şubesini görmüş ve onlara sığınmaktan ve elimdeki davet kartını onlara göstermekten başka bir çarem kalmamıştı.İşçi Partisi milletvekili Dave Nellis imzalı ve Londra’da onun misafiri olduğumu gösteren bir davetiyeydi bu. Kara rağmen İşçi Partisi’nin üyeleri beni Militant Grubu’nun bulunduğu Londra dışında bir tesise eriştirdiler . Burası bir komündü. Başlarında da meşhur İngiliz Marksisti Ted Grant vardı. Aynı yerde, yemek, gazete, dergi dahil, Miltant grubunun herşeyi bu tesisteki yemekhane ve matbaada çıkmaktaydı. İşçi Partisi içinde olmalarına rağmen özgürce hareket etmekteydiler. Bu grup daha sonra Başbakan Blair ile çelişkiye düşerek, Blair tarafından partiden tasfiye edilecekler ama gene misyonlarına aynı şekilde devam edeceklerdi. Burada birkaç günümü geçirecek ve Ted Grant’la olan sohbetlerde Ted Grant’la Alan Woods’un çevirmenliğini yapacaktım. Alan Woods da Ted Grant gibi, İngiliz 1968 dönemi Marksitlerindendi. Herneyse, bu sohbet toplantısı benim de o güne kadar Stalinizm’den etkilenmemin sonu oldu ve Troçkizme karşı sempati duymamı getirecekti. 1989 yılında Doğu Bloku’nun yıkılmasıyla kafamdaki birçok sorunun yanıtını Ted Grant’la bu kişisel karşılaşmamda bulacaktım.

Hiç unutmuyorum Ted Grant Fidel Kastro ve Küba hakkında şunları söylemekteydi: “Üçüncü Dünya ülkelerinde, bilhassa Küba gibi bir ülkede, işçi sınıfı yoktur ama Fidel ve arkadaşları Che Guevara ile birlikte gerilla Savaşı ile baskıcı faşist yönetimi devirdiler. Daha iç savaş sırasında Komünist olmayan Fidel Kastro, bu savaştan sonra, iç savaş başarıya gidince Sosyalist oldu. Ama maalesef bu devrimin sonu gelemedi. Küba’nın yapması gereken bir politik devrimdi. Köylü ve çalışanları bir politik bilinç için, okuldan-kurstan geçirecekler ve onları bilinçlendireceklerdi. Bu olmadı ve Küba Devrimi SSCB büraorasisinin etkisi altına girdi. Orada sadece Stalinizmin bir modeli oluştu. Sol Marksist ideoloji gelişmedi ama Stalinizmin yani Sovyet hantal aparatının bir modeli oluştu. Pek tabi ki Doğu Bloku ülkelerini etkileyen hastalıklar onlara da bulaştı. Bugün Fidel ve arkadaşları(1990’lar) hala o bürokratik mantıkla Küba’yı yönetiyorlar. Duran devrim elbette yoksullara yardımcı oluyor ama siz istemeseniz de geriye doğru da gider. Çünkü akan devrim akarsuyunu besleyecek Marksist politik bilinç yoktur. SSCB de Marksist değildir. Orada Proleter Bonapartizm mevcutttur.Küba’da olan da budur”.

Yine bu konuda son zamanlardaki yayınlardan “20. Yüzyılda Marksizm” adlı kitapta (Daryl Glasser&David M. Walker,2007,Versus) şöyle denmektedir:

“Bürokrasinin hakimiyetinde Sovyetler Birliği dünya devrimine sırt çevirmiş, sadece Sovyet ekonomisinin, ülkenin emperyalist dünya karşısında ayakta kalmasına ve bürokrasinin çıkarlarına hizmet etmesine yarayacak biçimde gelişmesi üzerinde yoğunlaşmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kapitalizmin (aralarında Çin gibi dev bir ülkenin de bulunduğu) birçok başka coğrafyada da ilga edilmesi, Sovyetler Birliği’nin sosyalist inşa deneyiminin milliyetçi ve tek ülke içine kapalı bir tarzda gelişmesinde bir değişiklik yaratmamıştır. “Tek ülkede sosyalizm”in yerini, aynı derecede bürokratik olarak yozlaşmış “tek ülkede sosyalizmler” almıştır…”(sf.18).

Bir değerlendirme de Mahir Sayın’ın “Sosyalist demokrasi” adlı kitabından yapalım(Sayın,2008,sf.288).:

“Sosyalist demokrasinin gerçekleşmesine karşı değişik görüşler var ise de, bunların en başta geleni Rusya’da iç savaş koşullarında ortaya çıkan durumun genelleştirilmesi ve yasallaştırılmasının sonucu her türlü yapılanmayı teke indirgeyen homojenlik savunusuna dayanan görüşle, tek ülkede sosyalizmin kurulamayacağını dolayısıyla tek ülkede iktidarın ele geçirildiği taktirde sosyalizme bir geçiş döneminin yaşanacağını, dünya sosyalizminin gerçekleşmesine kadar sosyalist demokrasinin olanaklarının fiilen olmadığını savunan görüştür. Sonuç itibarı ile her iki görüşte bu günkü uygulamaların temelini birlikte atmışlar, sekterizmin aynı savlardan yürünerek kurumlaşmasını sağlamışlardır. Bugün hala dünya sosyalizminin gerçekleşmemiş olduğu gerçeğine bakılacak olursa her iki görüşün de günümüze kadar gelmiş olan uygulamanın ortak savunucusu olduklarını kabul etmek gerekir”.

Sol’un dinamizminin kan damarı eleştiridir. Sol eleştirisiz kalınca dinamizminden de kaybeder. Elbette oradaki fakir halk, bir Haiti halkı gibi olmamıştır, ama Sovyet Bürokrasisinin gericiliği ve daha sonraki gelişmeler Küba’nın gelişmesini, devrimini ve halkın yoksulluktan kurtulmasını da engellemiştir. Che Guevara gibi Fidel de SSCB’ye eleştiri getirip solun gelişmesi için önlemler alsaydı, bugün Küba’nın geriye gitme endişeleri, oradaki eğlence ve kumar kulüblerinin patronlarının kasaları dolarken, gecekondularda hala daha fakirlik çeken insanlar olmayacak, Küba Devrimi’nin aynen SSCB ve Doğu Bloku gibi çökme endişeleri konuşulmayacaktı…