BÖYLESİ NE GÖRÜLDÜ NE DE İŞİTİLDİ! – Said İLHAN

Must read

Demokratik bir ülke veya devlette yaşansa “yönetim” bir gün bile yerinde durmaz… ama ilgisi yoksa ayrıca prim yapabiliyor. Hükümet edenler “haberimiz yok, biz de basından öğrendik” derse ve kapalı kapılar ardında ülke varlıkları bir bir başkalarına “peşkeş” çekilirse bunun adı başka türlü nasıl yorumlanabilir. Belli ki ülkeyi yönettiklerini sananlar “idare-i maslahat” olmuş, sadece koltuk ve makam arabası “sefası” sürüyor! Son DAÜ olayı bardağı taşıran damla (mı) olup olmadığı toplumun tepkisi (tabii ki Toplumsal Platform) duruşuna bağlı… Şeffaflık hade beklenmiyor ancak özelleştirme adı altında yapılacak devir/ satış/ kiralama hiç olmazsa yerli kuruluşlara / ve eğitim kurumu “işyeri” kabul ediliyorsa (öyle ya ticaret zihniyetiyle idare – her iş ve hizmette kar amaclanır) öncelikle çalışanlarıyla öğrenci velilerine devir için temas edilemez miydi? Bu işlerin bunca zamandır ihaleyle yapıldığını sanıyorduk, bu başka bir handikap tabiatıyla. Bu mantıkla tüm okulları zarar ediyor diye satmanız gerekmiz mi? Ne bileyim ama bu işte “pis” kokular geliyor diyenlere hak vermek lazım! Daha önemlisi Türkiye’yi ahtapot gibi sarıp sömürürken siyasi islamı iktidar yaptıktan sonra dünyaya açılan bir tarikatın kuruluşuna “bedavaya” teslim edilmek istenmesi toplumsal tükenişimizi daha da hızlandıracağı açıktır. Son anda öğrendik ki satın alan okullarda çalışanlara yazıyla işlerine son vermiş… Sözde hükümet, bakanlar var ama bu işi atama (memur) kişiler tarafından yürütülmesi ve hatta satış “protokolü” imzalaması onları temizler mi? Batan geminin malları gibi bir bir ülke zenginliklerinin satılmasına eskiler “böylesi ne görüldü ne de işitildi!” derdi.

BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon Güvenlik Konseyinden Barış Gücünün görev süresini 6 ay daha uzatırken, liderleri 7 Temmuz’da Cenevreye çağırmıştır. Özel danışmanı Downer’in açıklamasından “Ban, bu toplantıda liderlerden çok şey bekliyor(muş)” öğrendik! Neye göre böyle bir kanıda, bilemiyoruz ama 50 yıllık gürüşme sürecine bakınca değişen bir şeyin olmayacağını söyleyebiliriz. Ancak görüşme öncesi “hazırlık” diyebileceğimiz bazı temaslarla, Türkiye’deki seçimlerin yeni gündem oluşumuna “yön” verebileceği yorumunu da yapabiliriz? Nelerdir; Hristofyas’ın dış temasları her zaman vardır… biz Eroğlu’nun özel temsilcisi Özersay’ın ABD ve BM temaslarından sonra söylediklerine bakalım “siyasi irade gösterilmesi halinde 3 ayda tamam” diyor! Ama, her ne kadar Rum tarafını kasdetse de, bu “iradeyi” kimin göstereceğini belirtmiyor. Ayrıca “müzakereleri biz yürütürüz, muhatap biziz” dedi ki, böyle olmadığını esasen herkes bilmektedir. Hristofyas geçmişte “kader birliği” yaptığı ve büyük umutlar bağlanan (yoldaş gördüğü) Talat’la yaptığı görüşmelerde “hayal kırıklığı” yaşadığını itiraf etmesi olaya açıklık getirmiyor mu?

Bugün çözüme en büyük engel, mal/ mülk-toprak ise bu durum kendiliğinden oluşmadı… bilinçli olarak yaratıldığını bilmeliyiz. Nerede kotarıldığı ve o dönemde kime yaptırıldığını unutanlara hatırlatalım; UBP hükümetine yaptırılamadı mı yoksa daha hazırlanmadı mı bilemiyoruz ancak seçim CTP’ye kazandırılıp Kıbrıs’ın kara tarihine “kapişari” geçen ünlü İTEM yasasının meclisten geçşrilerek uygulatması bunlara “nasip” edildi. Ama Kıbrıslı halk toplumların da canına okutuldu! Rum malları ganimet bilinerek yabancılara satış imkanı da tanıyan “koçan” tapu verilmesi o dönemin eseridir. Bunları iyi tanımalıyız, hatta “heykellerini” her yana dikmeli ki tükenişin resmi çizilmiş olsun! Tabii bunda AB’nin de büyük sorumluluğu var; en azından daha sonraları AİHM’nin kararlarına atıfta bulunarak bu “rezalete” son vermesini KKTC’nin sahibi üst yönetimi TC hükümetinden isteyebilirdi. Bir AB toprağı ama başka bir ülkenin işgali altında ama ses çıkarmaması AB değerleriyle ne denli uyuşur sormak gerekmez mi? Hade Brüksel uzakta, gerçi Sendikalarımız ziyaret edip anlatmışlardır ancak buradaki temsilci / elçisi uyuyor mu, kendi vatandaşı da olan bir toplum bilinçli olarak burada tüketildiğini “Mısır’daki sağır sultan duydu” kendilerinin duymamasına ümkan var mı?

TULUMBAYLA SUYUNU ÇEKİP KURUTMAK!

Türkiye’deki seçimlerde pek değişiklik olmamakla beraber bazı adımların atılabileceğine dair gerek ABD ve gerekse BM ile AB çevrelerinden sinyaller alınıyor. Avrupa Konseyi Parlamentosu (AKPA) başkanı Türkiye’li milletvekili Çavuşoğlu bir süre önce “Kıbrıs’ta çözüm Avrupa Konsey değerleri çerçevesinde, toplumlararası etkinliklerle yakınlaşmaya katkı koymaya hazırız” demesi bizde böyle bir izlenim yarattı! Kıbrıs’ın bir bütün olarak AB toprağı, Rumların AB üyesi olduğu gözardı edilmeden olaya olumlu yaklaşılması halinde Türkiye’nin AB üyeliği yolunun açılacağı ortadadır. Daha dün “katliam/ soykırım” suçlaması yapılan Sırbistan üyeliğe giderken 1963’ten beri kapıda bekletilen Türkiye’nin durumu cidden düşündürücü değil mi? Sadece “din” sorunu olmadığı açıktır… Demokrasi, özgürlükler, insan hakları en başta gelen değerlere uyumda hazır olmayan bir durum anlayacağınız! Bunları söyleyince hemen “düşman/ hain” olmanız an meselesi! Halbuki tüm halkların gelişmişler düzeyine çıkarılmasının amaç olması gereğine vurgu yapılması onları neden bu denli kızdırıyor açık değil mi? Cahil ve yoksul kalsın ki “din, haram, günah” ile oy deposu vazifesini yapabilsinler! Nüfus çokluğu az geliyor ki en az 3 çocuk yapmaları istenmesi olayı açıklıyor. AB üyeliğine kabul edilseler, böyle saçmalıklara izin verilmeyeceğini bilecek kadar açıkgöz olunca bu saltanatı neden kaybetsinler. Bırakın sosyalistleri, sosyal demokrat hatta demokrat muhalefet olmayan ülkeden başka bir şey beklenemeyeceği ortadadır.

Türk tarafının “AB bize ambargo uygular” derken aslında bir “softa şaşırtması”dır… Esas ambargonun “anavatan” tarafından kendilerine uygulandığını, toplumun yokoluşa gittiğini saklamakta kullanıldığını Sendikal Platform’un düzenlediği muazzam Toplumsal Varoluş mitinglerinden hala anlamadık mı? Rum tarafı, sınırdan “ticaret” yapılmasına izin verdiğini bilmeyenler ancak inanır. Türkiye’nin ise Kuzey Kıbrıs’tan gidecek malları engellediğini biz değil bizzat Sanayici, İhracatcı ve Üreticilerimizle istatistikler söylüyor. Anlamı; bir verirken gözüne baka baka 100 alıyor! Diğer adı “tulumbayla suyunu çekip kurutmak” değil de nedir? Ancak nüfus aktarmasında tamamen tersi işlemle “yüz değil 500 bin gönderiyor!”. Yönetimimiz ise (Allahına gurban) her zamanki gibi DAÜ olayını da örtbas etmek amacıyla bol tarafından “festival/ panayır”larda boy gösterirken kurdeleli açılışlar yapıyor, sözde gençlere de 400 yeni arsa dağıtmasını büyük başarı göstermesi bunlar arasındadır. Arsa dağıtmakla “devlet/ hükümet” genç nesillere olan görevini yapmış mı olmaktadır… nerede aş, iş, sosyal güvenlik sormazlar mı? Hiç olmazsa yanında bir de “kuranı kerim” verşp, kurslara katılmaları sağlansa “misyon” tamamlanacak! Burada yapılanlar Kızılderili söylemiyle “balık tutmayı öğretmek olmuyor, hazır (üstelik başkaların) balıklarını vermektir”. Burada sırıtan gerçek; “Rumlar savaştan kaçarken geride bıraktıkları topraklar, mal ve mülk kaç yıl geçmiş, her gelen dağıtıyor dağıtıyor bitiremiyor. Ne zenginlik ama! Bir de “çözüm” için Rumlardan ayrıca (söylenmesi zor geliyor) siyasi irade gösterip, bu zenginliği unutmaları isteniyor ki “ayıp”! Aslında bizimkisi traji-komik bir olay!

- Advertisement -

More articles

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

- Advertisement -

Latest article