Akdeniz’de deniz ve AB sosyal demokrat krizlerinden – Özkan Yıkıcı

Must read

Konulara elbet istemesek de K. Kıbrıstaki konulara bakış ekleriyle yaklaşmak gereksinimine de uyma zorunluluğu vardır. Okuyucu ekseninde ağırlıklı ada insanı olması, sorunların buraya yansıyış ve algılama biçimlerinin de gözetilmesini getirmektedir. Daha somutu: gelişmelerin direk yansıyış biçimi yanında, konuşulma şekli veya ilgisizlik duruşları sonucu, düşünsel oluşumda şüpesiz katgılar çeşitli şeklerde yaşanmaktadır. Kıbrısın, hem Akdeniz ülkesi oluşu, Ab üyeliği hem de örneklem çeşitlemelerle yaşatılması koşulları nedeniyle istemese de farklı şekilde olsa da yukardaki konular direk bizi de içine alıyor. Özellikle Akdeniz krizlerinde Kıbrısın öylesi tarafsal eklenmesi oldu ki adanın bütünsel çıkarı dahi ortak paydaşta buluşmadı. Krizin önemli merkezlerinden birisi haline geldi. Öyle geldi ki Türkiyenin adaların maünhasır alan konusunda belgeyi imzalamama veya dünyad Tanınmayan ve üstelik TC adaların deniz haklarında yok sayma hükmüne karşın, K. Kıbrıs ile Münhasır alan anlaşması yapma paradoksu burada nedense hiç olgularıyla birlikte düşünülmüyor.****

Konuya madem deniz alanı ve Kıbrısla girdik, son Lipya anlaşmasıyla eklenen yeni sıçrayışı da kapzayacak şekilde olayı bazı can alıcı yönleriyle sürdürelim. Türkiye aslında bu köşede de yazılmasıyla, önceden kendi siyasal hamlesi için Lipyada hem de oldukça tartışmalı bir tarafla kendince mutabakat yapıldı. Burada çok ince nokta var. Türkiye ekseninden konuya bakıp ezber veya hamaset okuyanlar elbet gerçeklerden kaçmayı isteyecek. Ancak, kendine bilimci veya konuya hukuki bakanlar, önemli sorunları da yakalamaları kolay olan hamledir. Hele de Kıbrıslılar eğer Kıbrıslı gibi alıp, imzalanan belge ve adanın da konumuna yönelik düşünce oluşturursa, olaya banbaşka telden tını çalmalarının da normal olduğunu anlayacaktır.

Lipya olayını anlamak ve genel Akdeniz deniz alanı krizi ile Kıbrıs çıkarına bakmak isteyenler, şu önemli temel farkları mutlaka bilip, olaylara kondurtmaları gerekir. Türkiyeli olup da çıkarlı temeli veya şimdiki siyasi İslam bakışı, Yeni Osmanlı oluşum noktasındakiler de başka gerekçelerle soruna yaklaşacaktır. Siyasal hegemonya kurmada İslam Sünni cepeli hedef temeldir. Bu hem K. Suriyede hem de son Lipya hamlesinde de direk görüldü. Oysa, Kıbrıstan bakarsan ve Kıbrıs çıkarına göre ele alırsak, bununla direk çakışmak mümkün olamaz. Örnek, Türkiye Deniz hukuku belgesine karşı çıkma temel ilkelerinden birisi, Adaların Münhasır alan konusudur. Bunu kabulenmek istemiyor. Nitekim, 2003 Yılında Mısırla Mubarek rejimiyle Doğu Akdeniz paylaşım önerisinde Kıbrıs devre dışı brakılmak istendiği için Mısır kabul etmedi! Halbuki, Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyetinin münhasır alan anlaşmaları yapması nedeniyle uluslararsı tanınmışlığı olmayan ve hat ta Türkiyenin dahi kabulendiği Alt idari birimi olan “KKTC” ile anlaşma yapar. Daha gerçeği, Erdoğan Eroğlunu Nivyorka çağırıp, Eroğlu de önüne konulan belgeyi imzalar. Bu olay dahi keskin paradokslar içerir. Türkiye adaların Münhasır alan konusuna direnirken, Kıbrıs Cumhuriyeti ile yapmazken, tanınmayan ve kendi alt idari birimi olduğunu kabuletiği K. Kıbrısla münhasır alan ve öteki hakları eline geçiren anlaşma yapar! Buda siyasal tutarsızlık ile uluslar arası hukuk ikileminin önemli bir göstergesidir.

Epey zamandır arada belirtiğim Lipya anlaşması da yapıldı. Tabi hangi Lipya sorusu ile öteki alan hukuki çerçevesi kuşkular ve sorularla dolu kriz kağosu yaratan boyutlarıyla tırmanışa geçildi. İlk bölümde uyardığım gibi; Türkiyedeki rejimi iyi okumak ve Uluslararsı doğru yanlış bir yana imzalanan belgeyi iyi bilmek şartının sırıtmasına geldik. Türkiye Lipya hükümeti dediği, oradaki bir kesimle yaptığı anlaşma sözkonusu. Bu yapının da Müslüman Kardeşler olması da tesadüf deyildir. Üstelik daha ilk saptırma ile “Meclisin kabul etme” bilgisi de yanlış. Çünkü, Temsilciler meclisi Traplusgart cepesine karşı. Onlar tam aksi seküler ve laiklik savunan kesimin merkezinde oluyor. Hükümet bir tarafta, temsilciler meclisi başka tarafta, Günmeyde başka yönetim ve daha küçük alanları tutan yapılarıyla Lipya paranparça haldedir. Üstelik, Lipya Denilip de Türkiyenin talepli adalı ananlara da girme kurnazlığı oluştu. Bunun ilk örneği şimdiden Girit adasının Güneyine gelen krizi oluşturdu.

Probaganda alanında ise Uluslar arası hukukun kuralı ve siyasal hegemonya esrumanları kulanıldı. Elbet, bu K. Kıbrısa iki yönlü esinti taşıdı. Hamasetciler hemen şahlanan duyguları ve koltuk aşklarıyla hemen yalan yanlış demeden hem de olmayan içerikleri de katarak probaganda alanına sürdüler. Garip romantik barışçıl kesim ise banbaşka telden mesaj vermeye başladı. Siyasi barışçıl partielr susarken, yayınları tuhaf bir ironi üretiyordu! “Lipya ile yapılan anlaşma, Türkiyenin hukuk yoluna girip sorunalrı çözme çabası” olarak yorumlayan kişiler de oldu. Aynen, 2011 Anayasasına “AKP adaya barış getirecek” savunusuyla AKP aşkının politik beklentisine benziyor. Bu örnekler, K. Kıbrısta nedense Türkiye üzerinde konuşmama ve oradaki resmi siyasetin terkisine takılıp da burada koltuk havası yaşama düşüncesi cenderesinden çıkılamıyor. Boşuna Serhat incirli Salı günü yazmadı: iki tarafın da “sağ ve sol siyasal partielr” Türkiyeyi eleştirmekten kaçıyor. Konuşamıyorlar. Sol partilerin Demirtaş olayı veya kayum ilanlarına ses vermemelerini de örnekledi. Görüşleri çok eleştirilen Serhat, bu konuda gösterdiği basit örnekler, aslında K. Kıbrıs siyasal gerilemenin nerelere geldiğinin acı kanıtlarıydı.

Tekrar özetleyelim: Türkiye, Deniz Hukuku belgesini özellikle adaların münhasır alan olmlasına karşı çıktığı için imzalamadı. Türkiye rejimi ikibinlerden itibaren Siyasal İslam veya Müslüman kardeşler eksenli Ortadoğu hedefleriyle hareket etmektedir. Burada ortaklaşan TC gerçeğinde ise devlet refleksli politik ortaklaşma nedeniyle muhalif devletci partiler, özellikle dış işkal ve fetihlere karşı deyil de hep destek verdikleri de siasal devletcii ilke olarak yaşamdadır. Lipyada Lipya hükümeti diye genel bir yapı yok. Türkiyenin anlaşma yaptığı kesim,Traplusgarta bulunan Müslüman kardeşlerin örgütüdür. Buna geçici yönetim denmesi, seçim yapılıp yenisi kuruluncaya kadar ki dönemdi. Seçimi öteki örgütler kazanınca da Lipyada paranparçalı yapı oluştu. Her birini destekleyen güçler de oluştu. Temsilciler meclisi yeni yönetimi tanımazken, eski geçici adıyla sunulan yapı da temsilciler meclisiyle ortaklaşamadı. Bunalr savaşırken, Hafter gerçeği ve Müslüman kardeşlik İslam çizgili ayrışma da derinleşti. Türkiye siyasal duruşu nedeniyle de Traplusgartaki İHVANI destekliyor, silah gönderiyor “bazı gemileri de yakalandı” Son dönemde Hafter güçlerini durdurma adına danışmanlar da varolduğu söylenmektedir.

Bu koşullarda yapılan anlaşma ve içeriğine ayrıca güvenlik konuları da eklenince, B.M. kararı akla geldi: “Lipyaya silah anbargosu konulduydu”! Tabi, adaları yok sayma ve hegemonya öncelikli kural olunca arada olan başta Yunanistan adaları nedeniyle de yeni kriz bu defa Batı AKdenize ulaştı. Lipyanın önemli kesimini elde tutan Temsilciler meclisinin ilan etiği Hafter ise Güvenlik Konseyine gönderdiği mektupla, bu anlaşmayı tanımadığını ve yasal olmadığını belirti.

Yukarda özetlediğim ve önceden de yazdığım deyişik koşullar, elbet başta K. Kıbrısta hiç konuşulmuyor. Bir başarı hikayesi ile tuhaf meydan okuma olmaktadır. Hamaset ve cihaletin, teslimieytle pay alma politikasının mubarek ilkesini yaşamaktayız. Tabi ki saray beklentisi veya yeniden hükümet olma fırsaatcılığına bir de “hukuk ile barış” damıtıp beklenti sunma solculuğunun da nedenöli tehlikeli ile silikleştiğinin belgesidir son TC Müslüman kardeşli Lipya bölümünün anlaşma yansıyışları.*******

Yetmişlerden beri tekrar tekrar söylediğim ve bizim arkadaşların da TKP içinde yoğunlaşan çalışmalarında uyarı olarak yaptığım kendimce olan gerçeklerim vardı: “SosyalDemokrasi, Sosyalist veya Devrimci Komonist partiler güçlü, sosyal muhalefet ivmesi deyişimle bütünleşince, sola kayar* Fakat Sol dalga geriledikçe de bu hareketler sağa doğru evrilip teslim olurlar”. Seksenler sonunda ek bilgiyle “SDP partiler Neoliebralizimle birlikte sağa kayıyorlar. Burada, Sosyalist devrimci hareketlerin hem yenilmesine hem de kendince yeni seçenek oluşturamaması sonucu gerçekleşiyor” diyordum. Bunlar hep doğru çıktı. Bazı CHP kesimiyle “ki başta hocam Emre KOngar da vardı” gösterilen CHP başarısı deyil de dönemin devrimci hareketlerin oluşturduğu potansiyelin CHP desteğine de yardımcı olmasıyla yetmişlerde CHP güçlendiği yorumum da vardı.

Buna benzer çok tartışmada görüşlerim sözlü veya olanaklar ölçüsünde gazeteler veya bültenlerde yayınlandı. Nitekim, Sovyetler dağılırken, Sosyaldemokrasideki kırılma yeni bir sağ teslimiyete geçti. Adı üçüncü yol denilen Neoliberalizmin liberal ayağına dek geriledi. Bleyır, Klintın ve Fernandes bu liderlerden birkaçıydı. Daha sonra Şlöyder de eklendi….

Konuyu fazla uzatmayalım: sonuçta günümüz Neoliebralizmin liberal ayaklı siyasal eksenine oturan Sosyaldemokratlar en güçlü oldukları Avrupada dahi kaybetmeye hız verdiler. Neoliberalizmin “sosyal” adıyla bazı politikalarla politika yapan ve liderler üzerinden imaj oyunu yapan partielr haline geldiler. K. Kıbrısta ise önce sol kanatlar temizlendi, sonra daha bir Türkiyeleşerek ve tüm dünyada olduğu gibi sağın yapamayacağı bazı politikaları onlara yaptırtılarak sağın yedeğine dek geldiler. Sol kelimesi dışında başka bir solculukları kalmadı. Barış kelimesi ise nasıl rantiye romantizme çenberinde eriyip anlamsız olduğunu da hergün yaşıyoruz.***

Özellikle Batı Avrupada artık silikleşmeye yönelen Sosyaldemokrat partilerde yeniden hareketlilik yaşanıyor. Portekizdeki Sosyaldemokratlar sağ deyil de sol partilerle itifak yapıp iki dönemdir seçimleri kazanıyorlar. Tüm AB sermaye eksenli baskılara karşın yaptıkları bazı iyi uygulamalarla, sağ politikadan farklı oldukları anlayışını geliştiriyorlar. Özellikle, Türkiye ve Kıbrısta sık sık görülen kendine SD diyenlerin öteki devrimci sol ile itifak yapmama duruşu ile sağa teslim olma gelişimi, Portekizde ters olmanın sinyali ile bu yılki seçimi de kazanırken, önemli başarılar da yapıyordu.

İngilterede sağa yönelen işçi partisi, Doksanlar döneminde kazandığı seçimle Bleyır ile Neoliebraleşen politikasıyla giderek sağın terkisinde dolaşırken, kamuoyunda da “fark ne” kuşkusunu normaleştirdi. Artık işçi partisinin sağ parti olup Emperyalist uygulamlarıyla da sermaye görevi yapıyordu. Tam da piyasacı işçi partisi denilirken de Korbının başkan olmasıyla ve seçimde kamusal prokramla probagandaya çıkması sonucu, yeniden gündeme sol prokramın da destek bulabileceği düşüncesi gelişti. Ayni yöneliş, son Alman Sosyaldemokrat partide görülüyor. şŞlöyderle sermaye teslimiyetine giren ve hükümetcilikle oy kaybıyle ikinciliği de kaybetmekte olan Alman SDP, son başkanlık seçiminde sol savunu yapan adayların kazanmasıyla, yeniden sola yönelme beklentisi de oluştu.

Aslında, son dönemde Batı Avrupada da dahil, SDP partilerinin Neoliebraleşme sonucu ya eridiği veya sol olma özeliklerini kaybetikleri de görüldü. Ayni sıkıntı daha soldaki sosyalist eksende de yaşanıyor. Üstelik, Kapitalist sistem hala krizden çıkamıyor, kitlesel tepkiler oldukça yoğun olarak yaşanıyor ve iklimler resmen bozuluyordan bozuldu aşamasına gelindi. Bu boşluklarda Yeni Faşist hareketlerle yükselen gericilik iktidar seçeneği hale gelirken, boşalan sol alanda inanılmaz şekliyle Yeşiler partileri öldü denilen noktadan oy yükseltmeye başladılar. Bunlar genel kapitalizmin ortaya çıkardığı aşmaz girdabındaki yol arayışlarıdır.

Şimdi şu beklenti var: Britanyada seçimler yapılıyor. Siz yazıyı okurken, kim bilir sonuçlar açıklanmış olacaktır. Seneler sonra sol kimlikle işçi parti konuşuldu ve destekler de yakaladı. Kazanırmı bilmem! Oy artıracağı kesin. Bakalım, ilk ders olacak ingilterede işçi partisi kendi iç ikilemleriyle bu çıkışını nereye kadar getirecek sorularıyla SD yeni sayfasına yazacaktır. Bu konuyu önümüzdeki yazılarda mutlaka deyerlendireceğiz.

 

- Advertisement -

More articles

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

- Advertisement -

Latest article