Kapitalizm kötü huylu – Aykut Bektaşoğlu

0
49
  • Uygarlığın kurtuluşu, mülk sahibi sınıfların değil, diğer sınıfların, ortak mutluluklarını dillendirmeleri ile olur.

Akdeniz’i, petrol kokusuna bulayacaklar.

  • Sermaye düzeni çaresizdir. Daha çok üretip-satıp, azalan karlılığını çoğaltmak istiyor. Bunu yapmak için, daha çok emek sömürmeli, daha çok sefalet yaratmalı. Hızla tükettikleri fosil yakıt sebebiyle, atmosferin dengesini kökünden değiştiriyorlar. Bildiğimiz hayatın imhasına neden oluyorlar.

Sömürünün yönünü acımasızlığa çevirip, saldırganlaşıyorlar.

  • Kendi ayakları üzerinde duracak devleti hedefleyenlere:

Devlet, oluşturanların, tam da istedikleri gibi dimdik ayaktadır. Siz bunu dert etmeyin.

Asıl iktidar güçleri, yöneten sınıflar, savaşa ihtiyaç duyduklarında, çıkarırlar. Alt sınıflar, kendi iradeleri ile ülkeyi organize edip, savaşa sokamazlar, savaşamazlar.

Sistem çok basittir. Sermaye, karlılığını arttıramıyorsa, krize girer. Riske giren karlılığı nasıl devam ettirebiliriz diye düşünmeye başlar…

Daha fazla satamıyorsa, parası alışverişte dönmüyorsa, değersizleşir. ‘Beş para etmemeye başlar.’ Neylesin çoğalmayan parayı?

Sorun şu: Emeğini satarak sömürülen insanlar, ayni anda, daha fazla sömürülüp, daha fazla alışveriş yapma imkânına sahip olabilir mi? Mantığa aykırı. Nasıl yaşayacak? Çalışarak yaşamını asgari sürdürenlerin çoğu, artık açlık sınırının altındadır. Diğer yandan, kapitalizm, önünü açmak için ihtiyaçtan fazla üretip satmak zorunda. Kime satacak?

Sermaye iktidarları için çıkmaz kapıda demektir. Büyüme imkânını kaybetmiş demektir.

Yürümüyorsa yürümüyor denilebilir. Bu iş burada biter diye düşünülebilir. Yürümüyor ama bu düzenin efendisi olan sermaye iktidarları, başkalarının fakirleşip, kendilerinin daha çok servet sahibi olma döngüsünden vazgeçemezler. Kendilerini inkâr edemezler. Başka türlü bir hayat tahayyül etmek, onlara düşmez. Akla aykırı. Başka bir yaşam biçimi hayal etmek, yaşamları sorunlu hale gelenlerin işi olmalıdır. Hayatları sömürülenlerin işi olmalıdır.

Düzenin kazananları, karlılıklarının düştüğü zamanlarda, savaş çıkarmanın çıkış yolu olabileceğini düşünürler. Nitekim dünyanın her santiminin paraya çevrilmemiş olduğu yakın zamana kadar, savaş çıkarmak işe yarayan bir çıkıştı. Yeni bir paylaşım savaşı yaşanır, yeni teknolojiler keşfedilir ve her şey yoluna girerdi. İstilalar yaşanır, doğal kaynaklar yağmalanırdı. Karlılık artmaya başlardı.

Sömürülenleri sömürülenlerle savaştırırlar. Varlıksızların ölümlerine sebep olurlar. Yeniden paylaşım yaparlar ve karlılıklarını yeniden arttırırlar. İşçi sınıfları, işçi sınıfları ile savaştırılır, sonra onları sömüren sınıflar, yeniden paylaşmak için masaya otururlar…

Kapitalizm işçi sınıfsız, yani sömürülen olmadan ayakta duramaz. Yok olur…

Savaşlar yaşanınca, iktidarlar, ‘Barış’ için planlar yapmaya başlarlar…

Fakat kimi kiminle barıştıracaksınız? Asıl çelişkinin sömürenle sömürülen arasında olduğu gözlerden kaçırılmışken, kimi kiminle barıştıracaksınız?

Halklar kandırılırlar, savaştırılırlar. Savaştan sonra, savaşı çıkaran iktidarlar, yeniden sömürü planlarını, ‘Barış’ yaptık yalanı ile savaştırılan halklara yuttururlar.

Hayatları sömürülenler kandırılırlar ve sömürü düzeninin ömrünü uzatırlar. Halkın başka bir düzen özlemlerini dile getirmelerine fırsat verilmez… Sorunların sebebinin Kapitalizm olduğunu algılamalarına engel olunmuş olur.

‘Zengin azınlık’ düzenine karşı çıkılmasına fırsat verilmemeye çalışılır…

Karlılığı git gide azalan (Ama milyarderlerin de çoğaldığı) sermaye ve hayatları çalınanlar arasında mı barış yapılacaktı? Nasıl bir yakınlaşma olacak? Çünkü asıl çelişki bu sınıflar arasında…

Mağdur olanların, daha fazla mağduriyeti kabullenmeleri ile mi?

Daha fazla mağdur olma imkânları kalmamışsa? Ne yapacaksınız?

Dünyanın yarısından fazlası açlık sınırının altında yaşamaktadır…

Ülkeler arasında ‘barış’ yapılıyor denilmektedir fakat bunun anlamı, biraz önce bahsettiğim, sömürenler arası paylaşma ve uzlaşma demektir…

Doğrusunu söylemek gerekirse, savaşların asıl amacı, kapitalizmin sözü geçenlerinin, bunalım dönemlerinde, daha fazla sömürü yapabilecek yeni iktidarları yaratabilmektir.

Bu böyleyse, kandırılarak, bu düzeni onaylayan toplumlararasında mı barış yapılacak?

Tuhaf bir şekilde, 50 yıldan fazladır süren Kıbrıs Görüşmelerinin, ‘Toplumlararası’ olduğu söylenmektedir. Fakat krizleri yaratıp, savaş çıkaranlar, boyun eğdirilip yönetilenler değildir…

Kıbrıs’ta belli başlı dönemlere bakacak olursak:

—İkinci dünya (paylaşım) savaşı sonrası, sömürge yönetimi altındaki Adada çatışmaların yaratıldığı ve 1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyet dönemi; Kapitalizmin açık işgalciliğinin artık karlı olmadığı, son bulduğu dönemdir.

‘Bağımsız Cumhuriyet’ kurdurulmuş, isteyen Kıbrıslıların, İngiltere’ye kabul edilip, sömürülecek emek ihtiyacına katkı yapmaları sağlanmıştır. Buna ‘izin’ verilmiştir. Çok ciddi bir nüfus şöyle veya böyle evini terkedip İngiltere işçi sınıfına katılmıştır. Bunun karşılığı, ‘güvenlik’ amacı ile Adada kurulan İngiltere askeri üsleri olmuştur.

Hem bu üslerin, hem de ada üzerindeki, süregelen yayılmacı sermayenin, bölgesel genişlemesinin ve Akdenizdeki emperyalist hâkimiyetin güvencesi olarak da etkili olan güçlerin, Yunanistan-Tütkiye-İngiltere garantörlüğünün söz sahipliği sağlanmıştır.

Akdeniz çevresi, daha çok uluslararası kurumlar (Sermaye) denetiminde, yeni bir yola giriyordu…

Bu dönem, Kıbrıs işçi sınıfının hüsranı ile geçmiştir…

Anlatılan hikâye, ellili yıllarda toplumlar arasında çatışmalar yaşandı, işkalci emperyalistler, onları barıştırdılar ve ortak bir Cumhuriyet kurdular. Törenle adadan ayrıldılar. Adadaki halklara ‘Barış’ hediye etmiş oldular!

Fakat biz ‘Barış’ın! Ne olmadığını konuşmuştuk.

Adanın, mevcut teknolojik imkânlara uyumlu bütün doğal kaynakları sömürülmüş, insanlar köleleştirilmiş ve hayatları sahiplenilmişti. Hayalleri çalınmış ve nüfuslarının çoğu koparılıp sömürgecilerin yanlarında götürülmüşlerdir. İngiliz sömürge yönetimini yaşamış ve uyum sorunu olmayacak bir toplum…

—1960’dan kısa bir süre sonra, ‘Barış’ Cumhuriyeti bozulur.

Kapitalizmin, bitinin kanlı olduğu bu dönemde, Adanın, farklı ideolojilerin etkisi altına girmesine müsade edilemezdi.

Sosyalizme karşı ‘daha sosyal’ olduğu yalanını dünyaya yaymaya çalışan akıl hocaları, Adadaki bağımsızlıkçı ve işçi sınıfı ideolojisinin zemininin var olmasına, karşı saldırı planlarını yapmak zorundaydılar. İşçi sınıflarının yakınlaşması ve kendi ideolojisini oluşturmaya başlaması, kabul edilebilir bir şey olamazdı…

Göçler yaşanmaya devam etti. Hiç vakit geçirmeden ‘Toplumlararası Görüşmeler’ başlatıldı. Bunu başlatanların, Birleşmiş Milletler Kurumunun akıl hocaları ve yaşanan trajedilerden en karlı çıkanlar olması, gerçekler hakkında ipucu vermektedir. Diğer söz sahipleri ise Adadaki Türk ve Rum, merkez kapitalist ülkelerde eğitim görmüş, iş yürütenler ve görüşmeler yapanlar, Kıbrıs’ın yöneticileri ve ticaret erbabları olmuşlardır. Akıl hocaları, doğal olarak garantörler ve uluslararası sözü değerli ekonomik ve askeri kurumlar olmuştur.

Yerel mülk sahipleri ve yönetici sınıf, Türk ve Rum ‘insiyatif’ sahipleri, ayrılıkçı potansiyel yaratarak, ada ekonomisine hâkim olma rekabetine girmişlerdi. Pazara kimin hâkim olacağı konusu önemliydi. Dünyayı saran ruh hali de bu değil miydi zaten? Bu süreçte yaşanacak olumsuzluklarsa, iki ayrı etnik unsurun uzlaşmaz kavgaları şeklinde sunulmaktadır. Kapitalizmin yaşatacağı her türden olumsuzluk, sefalet veya savaş da toplumların aralarında yaşadıkları uyuşamamazlıktan kaynaklanıyor görüntüsü verilir.

Sözü edilenlerin, barış veya anlaşma diye öne sürdükleri, kendi sınıfları için adilane paylaşımın yapılması demektir…

Şimdilerde, görüşmeler diye anılan şeyin, denizlerdeki petrolün nasıl paylaşılacağı ve pazar kavgasında hangi küresel sermaye güçlerinin, nasıl rekabet avantajı elde edeceği ile ilgilidir. Yerel yönetici mülk sahibi sınıfın, bu süreçte nemalanacaklarını düşünmeleri doğaldır.

50-60’lardaki dünya çapındaki bağımsızlıkçı ve özgürlükçü rüzgârdan dolayı, her iki toplumun malum işbirlikçilerinin, Komünizme karşı, Batı Blokunun, daha çok müttefiki olma yolunda, rekabete girmelerine şaşırmamalı.

Bu dönemde Kapitalist dünyanın en büyük ihtiraslarından birisi, sosyalist bloka karşı avantajlı olmaktı kuşkusuz. Bu bağlamda, Adada yaratılmış karmaşayı, toplumlararası şeklinde angaje etmek mantıklı olmuştu. Halkları kavgalıymış gibi göstermek, Burjuva fikir adamlarının ve hizmet ettikleri sınıfın, bu ülkeye yapmış olduğu en büyük kötülüklerdendir. Her türlü zor koşullarda, madenlerinden toprağına ve savaşlarında sömürülen sınıfları birbirlerine düşman olduklarına inandırdılar. İnanmak zorunda bıraktılar.

—Gelgelelim, 70’lere gelindiğinde Kapitalizmin, çok uzun sürecek bir bunalıma girmeye başlamasının Adadaki tezahürü, kaçınılmaz ve çok pratik olan bir savaş şeklinde olması şaşırtıcı olmayacaktı.

Kıbrıs, Kapitalist çizgiden şaşamayacak şekilde damgalanmıştır. Bana sorarsanız, dünyanın her yerini Kıbrıs gibi yönetebilseler, bir dakika bile durmazlar, her yerde savaş çıkarırlardı. Bu savaşlardan sonra da barış! Yapmak için görüşmeler başlatırlardı.

Dünyayı yöneten, daha fazla kar etme düzeni, öylesine ciddi bunalıma girdi ki belirsizlik ve endişe, her yere hâkim olmalı ve mevcut düzen dışına savrulma ihtimalleri önlenebilmelidir. Ayni yöntemle, işçi sınıflarına yönelik başlatılacak neoliberal saldırılar, görünmez hale getirilecek ve karşı çıkışlara yapılacak kötülemeler, daha kolay yapılabilecektir.

Görüşmeler, öne sürülen hedefleri, gerçekleştirmemek için yapılır. Emperyalizmin, kendisinin çizmiş olduğu ölçütleri bile gerçekleştirmek için harekete geçenler olursa, bunu yapmaya çalışanlar hakkında, ‘Karşı taraftan olan hain’ söylemi ile karşı dururlar. Sömürülen sınıfları, kendi gerçekliklerine yabancılaştırıp, mülk sahibi sınıfların çıkarlarına göre düşmanlaştırmaları, Kapitalizmin yönetebilmesini kolaylaştırır.

Endişe düzeninin devamlılığını besleyen 1974 askeri harekâtları süreci, iki etnik kökenin karşıtlığı ile ilgili olduğu şeklinde kayda geçirilse de, tarihsel olarak, tüm egemen sınıfların, iki tarafın işçi sınıfına karşı açmış oldukları savaş olduğunu söylemek, akla uygun olur. Ayni zamanda, bölgenin bütün yoksul halklarına…

Şöyle ki:

Kıbrıs hegemonyasında, zaten sürece angaje edilmiş olan Yunanistan ve Türkiye’nin de etki içinde olması, Orta Doğunun göbeğinde, emperyalist egemenliğin, pervasız ve sınırsız talan sürecini hayata geçirmesini kolaylaştıracaktı. Belli ki gündeme gelecek Neoliberal uygulamalar, halklarda önü alınamaz hoşnutsuzluklar yaratabilecekti. Bu koşullarda sömürülenlerin birbirlerine düşman ilan edilmeleri, yapılacak en mantıklı açılımdı.

Durum böyle olunca Kapitalizmin sözcüleri, her türlü kötülüğü, arsızlığı, ahlaksızlığı ve yok ediciliği, ‘Barış’ olmamasına atfedebilirlerdi. Hegemonyanın işini kolaylaşabilirdi…

Türkiye yöneten sınıfı olsun, diğer ‘garantör’ etkiler olsun Adadaki toplumları, birbirlerine, mutlak düşman ilan etmeleri gerekir. Çünkü sorun, Kapitalizmin devamlılığı ve bölgedeki istikbalidir.

Savaştırılanlar, işçi sınıfları, barışanlar (daha doğrusu, servetleri paylaşanlar) ise sermaye sınıfları ve temsilcileri oluyor.

İşçi sınıfı sömürülür, sömürülen servetler yetersiz kaldığında savaştırılır. Diğer sınıfın temsilcileri veya kendileri, oturup ‘Barış’ yapar, tekrar paylaşır, işçi sınıfı yeniden sömürülür…

—74’e gelindiğinde, bölge ülkeleri, Kapitalizmin bunalımına uyumlu hale getirilmeliydi.

Şu veya bu şekilde Kıbrıs’ta savaş çıkarılmalıydı:

  • Adanın alt sınıfları başıboş bırakılmamış olacak, farklı ideolojiler paşinde koşmayacak. Dönem öyle bir dönem ki Sosyalizmin ciddi bir alternatif olarak görüldüğü ve daha önemlisi, adadaki halkların alternatif yaşam biçimlerine açık olduğu bir dönemdir.
  • Kıbrıs’ta savaş çıkarılması, Yunanistan’daki, Türkiye’deki ve çevredeki diğer ülkelerdeki sermaye güçleri üzerinde oluşturacağı ‘Hami’ ihtiyacı, krizde olan Kapitalist sisteme, alan açma ihtimalini içermekteydi. Öyle de oldu. Türkiye ve Yunanistan’ın daha fazla küresel finans planları çizgisine yönelmeleri, savaş ortamı ile daha kolay olmuştur. Bu durum, Türkiye’de yükselen sol muhalefeti imha edebilecek ve neoliberal hırçın sömürü sistemini hayata geçirebilecek militarist motivasyona güç vermekteydi. Böylesi bir dönemde emekçi sınıflara, nasıl daha fazla zulüm yaparım? Planlarını hayata geçirmekte olan Neoliberal dalganın ihtiyacı olan şey, diktatoryal yapılar olmuştu. Dönemin aktörü de malum Kenan Evren dönemi olmuştur.

İlginçtir, döneme paralel, Adada süregelen iktidar, 12 Eylül hayranlığını, herkesten fazla dile getirmiştir. Kenen Evren düzenine ‘Şükran’ naraları, adanın her yanını sarmaktaydı. Darbeden kısa süre sonra, Başbakan Bülent Ulusu’nun Kıbrıs ziyaretlerinde, okullar tatil edildi, ilk ve ortaöğretim okulları Lefkoşa merkezine taşındı. Geçtiği bütün yolların kenarlarına insanlar dizildi ve el sallattırıldılar. Dikta rejimlerinin bölgede onore ve meşhur edilmesi, bölge için baskı reçeteleri ve daha çok zulüm ve sömürünün habercisiydi.

O günden bu güne Akdeniz çevresinde satışa çıkmayan dağ, taş, su ve hiçbir şey kalmamıştır. Sefalet azalmamıştır, savaşlar çoğalmış ve kriz büyümüştür. Bu güne geldiğimizde, Ada çevresindeki denizlerin dibi de satışa çıkarılmıştır…

1982’de Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanı Rauf Denktaş ‘Ulusu’nun ziyareti gücümüze güç kattı’ demişti. Bunun anlamı, kendilerinin de yeni düzenin bir parçası olmasının kabul edilmiş olduğunun ilanı olmalıydı. Uluslararası sermaye açılımının bölgedeki adı olan Evren Rejiminin bağlamı ile Denktaş Rejiminin de katılımının sağlanması, Ada’daki işbirlikçi yönetimi onore etmiştir. Nitekim 1983 yılına gelindiğinde 12 Eylül ve Denktaş Rejimi rahatlıkla KKTC’yi ilan edebilmişlerdir. Gayrıresmi olarak NATO’ya ve uluslararası kurumlara, Kenan Evren vasıtasıyla tabi olunmuştu…

Birkaç yıl sonra gerçekleşen Evren ziyareti ‘Şükran’ ana fikri çerçevesinde, bütün kamu gücü kullanılarak, benzeri görülmemiş etkinliklerle kutlandı…

KKTC’nin ilanı ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB üyelik sürecinin yürütülmesi, ABD, AB, BM ve diğer 2. Paylaşım savaşı sonrası oluşturulan, kapitalizmi sonsuza kadar sürdürme amaçlı kurumlar hamiliğinde yürütülmüştür.

Neoliberal uygulamaların yürütülebilmesi amacıyla, durumun böyle olması, akıl hocaları tarafından uygun görülmüştür. Amaç tüm bölgeyi yeniden hizaya sokup, her yeri, sermaye için sınırsız kaynak ve pazar alanlarına çevirmek.

Hesapları tutar mı?

Bana sorarsanız tutmaz. Bu güne gelindiğinde henüz tutmadı. Bölgeyi nasıl şekillendirirlerse şekillendirsinler. O kadar fazla işçi sınıfını açlık sınırının altına mahkûm ettiler ki, bir şey satıp da sermaye büyütememe bunalımını yaşamaya devam edecekler. Büyüyen servetler, daha fazla çoğalan fakirlik yaratıyor…

Bunun çözümü yok…

Sermaye iktidarı, karlılığından vazgeçip, diğerlerinin esenliği için kendini imha edemez. Sermaye için durmak, yok olmak demektir. Kar sürekli artmalı. Pazar bunun için var. Bu böyleyken, rekabet edip pazardan daha fazla pay alabilme yarışı da kaçınılmazdır. Rekabet etmeleri gerekmektedir…

Rekabet eden sermayeler savaşır, ölenler açlık sınırının altındakiler olur…

Daha çok enerji kullanarak daha çok üretmek ve daha çok satmakla, yarışta öne geçme çabası, aklıllarına ilk gelendir…

Daha çok enerji konusunu yakından yaşıyoruz. Fakat konunun gerçeğinden bahseden kimse yok…

Kıbrıs’ın etrafındaki enerji kaynakları neden çıkarılacak? Hangi ihtiyaçlara cevap vermesi için kullanılacak? Neden denizin üstü ve altı, daha hızlı satılmak isteniyor?

Mevcut sistem çökmüş. Bu çöküşten ve rekabetten dolayı geriye kalan her şeyi pazarda satıp, yeni kar elde edebilmek için yapıyorlar. Pazar için üretim yapıp satmak, dolayısı ile para çoğaltmak için ekonomi. Yoksa üretilen şeylere insanların ihtiyaçları var diye değil. Bu yüzden de yaşamın ve tüketmenin her alanı, abuk sabuk hale geliyor. Gereksiz üretim ve gereksiz tüketim…

Devletler ise bu alış verişi organize etmek için vardırlar. Oyunun kurallarını koyarlar ve dışına çıkacak olanları cezalandırırlar.

Sistem tıkanınca, sermaye kâtibi ve korucusu devlet, kendisi sorun olmaya başlar. Harcadığı her kuruş, asıl iktidar olan sermaye sınıfını rahatsız eder. Böylece devlete verilen ilk görev, kendi koydukları kuralları değiştirmek veya tanımamak olur. Tıkanıklık aşılamazsa, savaş çıkarırlar. Kendi kurallarının dışına kendileri çıkarlar…

1974 savaşı da sistem krizinin bir parçasıydı. Dünyanın birçok yerinde ekonomi ve yönetme kurallarını yeniden yazdılar. Bu kuralları, günü gelince yeniden bozacaklar ve yenilerini koyacaklar. Her defaki yenilikler, işçi sınıflarını daha kötü yaşamlara götürecek, doğanın doğal döngüsünü daha da bozacak. Çünkü hiçbir yeni ‘iyileşme planı’ (Şimdilerde Neoliberal yöntemlerle her istenilenin, sonsuz özgürlükle paraya dönüştürülme yöntemi.) Kapitalizmin kurtarılmasına fayda etmeyecek. Çünkü bu düzen, emeğin sömürüsüyle ve doğanın döngüsünü bozarak yaşayabilir. Başka şansı yok. Emeği daha çok sömürmekle kurtulamaz. Çünkü her defasında daha çok sömürdüğünüz insan, her defasında daha az ürün satın alabilecek. Sermaye düzeni çaresizdir. Daha çok üretip-satıp, azalan karlılığını çoğaltmak istiyor. Bunu yapmak için, daha çok emek sömürmeli, daha çok sefalet yaratmalı. Hızla tükettikleri fosil yakıt sebebiyle, atmosferin dengesini kökünden değiştiriyor. Bildiğimiz hayatın imhasına neden oluyor.

Sömürünün yönünü acımasızlığa çeviriyor. Saldırganlaşıyor.

Bunun çözümü, Kapitalizmin daha çok kar için daha çok üretim yapması değil, kar düzenini reddeden, ihtiyaç için üretim ve tüketimin yapılması. Yani başka bir düzeni istemektir.

Küresel ve işbirlikçi yerel iktidarlar, ‘temsili demokratik’ güçler aracılığı ile Kapitalizme karşı muhalefeti, gayrımeşru kılacak her türlü tedbiri alırlar. Eşitlikçi bir yaşamı, doğayla barışmayı düşman görürler.

Bu düzenin doğru yola sokulabileceğine inanan ‘Okuryazarlarımız’, Kapitalizmin eleştirisi ile ilgili çözümlerden hazzetmezler. Gerekçesi olmayan üretimi ve tüketimi özgürlük sanırlar. Kalkınma sayarlar. Neoliberalizmi, sömürü düzeni dışında bir şey sanırlar. Veya yalan söylerler. Meta üretmeyi, mülk sahibi sınıfları güçlendirmeyi, özgürlük sanırlar. Devletin yaması olurlar. Devleti, egemen sınıflardan ayrı bir şey sanırlar. Hâlbuki devlet, bu sınıfların işlerini yürütmek için vardır…

Yaşanmakta olan çıkmazlardan, ‘üretime dayalı kalkınma’ projeleri ve uzmanlar öncülüğünde, çıkışın yakalanmasını mümkün sayarlar. Kendileri de uzman ya… Tek pencereleri budur. Tarihin, kimin emeği ile yazıldığı onları ilgilendirmez. O konuyu hiç sorun etmediler…

Bir önceki hükümet CTP, TDP, DP ve HP, bu kalkınmacı ruh haliyle ortaklaştılar. Daha doğrusu; ortaklaştıklarını söylediler. Bunun başarılabilecek bir proje olduğu inancı ile bir takım niyetler ortaya koydular. CTP ve TDP’nin sosyal demokrat kaygılar ve DP ile HP’nin de sağ doğası gereği, Devleti saygıdeğer kılma güdüsü ile ayni şeyi söylemeleri şaşırtıcı değildir.

‘Kendi ayakları üzerinde durma’ söylemi, iki taraf açısından da sakınca taşımıyordu. Bunu mümkün sanıyorlardı.

Kendi ayakları üzerinde duracak devleti hedefleyenlere:

‘Devlet, oluşturanların, tam da istedikleri gibi dimdik ayaktadır. Siz dert etmeyin.’ Demek, yerinde olur.

Buradaki asıl sorun sağ tarafta değil de, sol muhalefet iddiasındaki CTP’nin, bu düzenin çıkmaz yol olduğunu sorun etmemesidir. İnsanların dünyayı algılamalarında karışıklık yaratıyorlar. Toplumu, her sorunun liyakatle iyileşebilecek şeyler olduğuna inandırıyorlar…

Orta sınıf, yöneticiliğe terfi edince, onore edildikçe, kendini onların yerine koyuyor ve her şeyin zekice planlarla çözülebileceğini sanıyorlar. Devleti, halkınmış gibi anlatıyorlar. Günümüzde, devletin olanın, müşterek olmadığını, göz ardı ediyorlar. Devletin olanın, sermayenin yedek akçesi olduğunu göz ardı ediyorlar…

Velev, bu koalisyonun yürümemesi, ‘şahsi çekişmeler’! Gerekçesi ile bozuldu ve kalkınmanın gerçekleşememesinin gerekçesi bulunmuş oldu…

Bir de şunu yapıyorlar: Kıyılarımızda çıkarılacak enerji konusunda, hiç saklamadan sevinç gösteriyorlar. ‘Şu Kıbrıs Meselesi çözülse de güle oynaya paylaşsak’ heyecanındalar.

Neyin paylaşımı ile ilgileniyorsunuz?

Sermaye sınıfına kaynak sağlanması, fakirliğin çoğaltılması ve atmosferin bozulmasına katkı yapacak bu faaliyetlerin, sanki Adanın aydınlık geleceği ile ilgiliymiş gibi gösterilmesi, yönetilen sınıfların gözlerini körleştirmekden başka bir işe yaramaz.

Nereden bakarsak bakalım, Adadaki göç, borç krizi, savaş riski, sosyal düzey sorunu, eğitim, sağlık ve yaşamla ve doğayla ilgili olanlar, kapitalizmin yaşamını uzatmak üzere oluşturulmuş uzman projeleri ile çözülemez. Sorun daha da büyür. Acılı yaşamlar çoğalır.

Uygarlığı kurtaracak yol, mülk sahibi sınıflar yerine, diğerlerinin ortak mutluluklarını dillendirmelerinden geçer. Kapitalizmin kötü huylu olduğunu söylemekten geçer.

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.