Ahmet Sözen hocanın konferansında söyleyemediklerim – Ulus Irkad

0
42

Geçen gün, Cumhuriyetçi Türk Partisi Mağusa Örgütü’nün “Son Toplumlararası Görüşmeler ve Kıbrıs Sorunu” adlı konferansını izledim. Ahmet Sözen Hoca sözlerine biraz daha geriden, Kıbrıs Sorunu’nun geçmişi ve gene 1990’lı yıllarda Sovyetlerin yıkılmasından sonra ortaya çıkan Globalizasyon kavramı ve bunun getirdiği avantaj ve dezavantajlarla sözlerine başladı. Bu arada Fukuyama’nın öngörüsüyle dünyada sınıfların ve tarihin ortadan kalktığı yönündeki sözleriyle başlayarak aslında ortaya konan tezlerin şu anda artık çoğunun da geçerliliğini yitirdiğini belirtti. Fukuyama, 1990’lı yıllarda tezlerini ortaya koyup, Marksizmin de geçerliliğini yitirdiğini söylerken, en son yaptığı bir açıklamada aslında hatalı olduğunu, Marksizmin hala daha geçerliliğini de koruduğunu söylemişti. Globalizasyon yerine bugün birçok ülkede tek adam rejimleri ve daha fazla otoriterliğe kayılırken, çoğulcu demokrasinin de maalesef darbe yediği görülmekte. Ahmet Sözen Hoca, milliyetçiliğin  ve ırkçılığın da yükseldiğini hassaten konuşmasında vurguladı. Ahmet Sözen Hocamız da bunlara konuşmasında dikkat çekti. Rusya ve Türkiye gibi ülkelerde, hatta AB ülkesi olan Macaristan gibi ülkelerde bile otoriterlik görülürken, ırkçılık ve milliyetçilik de bayağı almış başını gidiyor. Hatta normlarına karşı olunmasına rağmen AB ülkelerinde de bayağı ırkçılık yükselmiş ve ırkçı partiler meclislere bile milletvekili sokmaya başlamış. Şimdi bunca kafa karışıklığına Sayın Sözen Hocanın yaptığı bu yoruma karşılık ben de birşeyler eklemek istiyorum. Konuşmasının sonunda fazla uzun olacağını tahmin ederek katkımı buradan yapmak ve değerlendirmelerimi yazmak istiyorum. Bana gore yapılan yorumlamada, eksik olan Sovyetlerin çökmesinin de kaale alınmamasıydı diyorum. Sosyalist Devrim 1917 yılında ortaya çıktığı zaman aslında Fransız Devriminin sloganı olan “Yeryüzü memleketim, milletim insanlık” idealini ileri götürmek için ortaya çıkmıştı. Fransız Demokratik Cumhuriyetçiliği ve aynı zamanda milliyetçiliği Devrim sonrasında burjuvazinin etkinlik kazanarak yerine Alman milliyetçiliğini getirdiği bir sürece girdi. Fransız milliyetçiliği tüm farklılıkları kucaklarken, Alman milliyetçiliği ırkçılığa, buduna, din-dil-soy ayrımcılığına, kan ve soy etkinliğine dayanmaktaydı ki bu zihniyet Birinci Dünya Savaşı’nda dünyayı bir savaşa sürükledi. 1917 Devrimi aslında Fransız Devrimi’nin devamıydı ama orada da 1926 sonrasında Marksizmden uzak saptamalar ve sistemin tek adama ve bürokrasiye kayması, Sosyalist Devrimin çoğulcu yapısının ortadan kalkması ve Stalinizmin dominant olmasıyla ortadan kalktı. Kafkaların, Neiche’lerin,Bakunin,Prothon ve Hegellerin, Marks ve Engelsler’in ortaya koyduğu ve sosyalizme evrilen Demokratik Cumhuriyetçilik dahil tüm fikirler akamete uğradı. 1990’lara gelindiğinde Bürokratik Despotizmin hakim olduğu ve Sosyalist çarkın bürokratların eline düştüğü Sovyetler Birliği, 1990’larda ortadan kalkarken, bu analizleri yapamayan Fukuyamalar, bu detayları ya bilmezlikten geldiler veya yanlış yönlendirme ve eksik bilgilerle Marksizmi yanlış yorumladılar. Marsizmle Stalinizm eş değildi ve aralarında farklılıklar vardı.

Bürokrasinin egemenliğindeki Sovyetler Birliği’nde kurulan federasyonlar ve özyönetimler de sosyalizmin düşman olduğu ulus-devletlere dönüşünce yıkım geldi. Halbuki Karl Marks’ın yolunda giden Lenin ve diğer devrimi yapan 168 fraksiyon, sosyalizmin uluslararası mücadelesinin de varolduğunu, onsuz bir başarının olamayacağını da ortaya koymuştular. Sonraları Stalin, Troçki ile tartışmalara girdiğinde bu sosyalist mücadeleyi küçümsedi veya görmezlikten geldi. Stalin tek ülkede Sosyalizm’in olacağını savunurken, Troçki tek ülkede sosyalizmin olamayacağını, bunun enternasyonal başarısı olmazsa, ulusal bir sınır içinde kalacak Sosyalist sistemin yıkılabileceğini veya fazla yaşayamayacağını iddia ediyordu. Nitekim bu tezin doğruluğu SSCB’nin çöküşü ile doğrulandı. Öte taraftan anarşistlerin daha 1917 Devriminin ilk günlerinde, SSCB’nin bürokratlaşmakta olduğu şeklindeki tezleri de doğru çıktı ve SSCB’yi yıkan bir diğer sorun da bu oldu.

1990’larda Sovyetlerin çöküşü aslında 1926 yılından itibaren devam eden sorunların ve yalpalamaların bir ürünüydü. Kapitalizmin cesaretlenmesi ve Fukuyama’nın ortaya çıkışı bu döneme rastlar ama Fukuyama da yanlış tahillerle Marksizmi iyi değerlendiremedi, nitekim geçenlerde Marksizm üzerine yanlış tahliller yaptığını da Kabul etti. Orta Doğu ve Kıbrıs Sorunlarına geldiğimizde de durumlar aynıdır. Tüm tezlerini Stalinizm’den etkilenerek kuran Sosyal Demokrat ve Sosyalist partilerin bugün gerilemeleri ve meydanı Fukuyama gibi yanlış yönlendirme yaparak kayalara toslayan tezlerini sunmalarına sebep de bu algılamalar oldu. İnsanoğu elbette hata yapabilir. Ama şunu da Kabul etmek gerekir: Sosyal Demokrasi bile Markszimden etkilenmiştir. Hatırlanacağı gibi gerek Karl Marks gerekse Lenin, kendilerini birçok eserlerinde Sosyal Demokrat olarak nitelemekteydiler. Kendini Marksizme kapayan Sosyal Demokrasi başarı kazanamıyor. Bilgiye kapamak, bilgileri iteleyerek gerçek bilimsel çözümlemelerden kaçınmak insanoğlunu  yanlışlara sürükleyebilir. 1926 sonrasında, gerek Yeni Ekomomik Politikalar ve gerekse Sosyalizm üzerinde yanlışlar yapıp, Sovyetlerde en son Orta Bürokrasiden gelen Gorbaçov’un egemenliğinde kayalara toslamak normaldi.

Türkiye ise kuruluşundan itibaren Bonapartizmi ve otoriterliği aşamadı. Sol, TKP’nin Stalinizmden gelen yanlış tezleri ve siyasetini eleştirel gözle değerlendirmedi ve değerlendirme yapamadı. Her türlü fikri aslında eleştirel bazda görüp onu inceleme tavrı Stalinizmin en fazla korktuğu bir olaydır. Bu aşamada Sovyetler gibi bir gücün ortadan kalkması ve Orta Doğu ile Doğu Akdenizde hidrokarbonların sorunları, yayılmacılık ve olaylara stratejik menfaatler çerçevesinde bakıp, silahlı güç veya şiddet kullanmaya hazır devlet yapıları, tek adamlık rejimleri ile bir noktaya gitmek, zor ama olayları bilgi eksiltmeden, Sovyetler Birliğinin kurduğu dengeleri, bu dengelerin de ortadan kalmasıyla oluşan boşluklar ve zayıflamaları, bunların  dünya dengelerine de etkilerini değerlendirip, daha geniş tezler ortaya koymamız elbette daha doğru değerlendirmeler yapmamızı sağlayacaktır. Bu konuda düşünmemizi sağlayan Sayın Ahmet Sözen Hocamıza ne kadar teşekkür etsek azdır. Konferans sonrasında CTP milletvekili Doğuş Derya’nın koyduğu teşhis, Türkiye’nin çözümsüzlüğe kayması, adada Kıbrıslıtürklerin nüfuslarını kaybettirme eğilimleri içinde olup görüşmelerde bile dominant olması, bunun yanında Sayın Akıncı’nın da bu yokmuş gibi demeç ve açıklamalar yapması yorumu da bana gore realist bir yaklaşımdı.

Geçenlerde okuduğum şu tez de azlında Ahmet Sözen Hocanın getirdiği analizlere de yardımcı olabilir diye düşünüyorum:

“Orta Doğu bağlamında, demokratik burjuva devrimlerini yapamayan ülkeler için Demokratik Cumhuriyet modeli, Batı’daki gelişmiş, emperyal yapıda olan devletler için de Sosyalizm modeli en uygun modellerdir”, yanlış veya doğru, tartışılmaya değer… i

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.