Kıbrıs sorunundan çevre sorununa hükümete birkaç öneri – Halil Paşa

0
14

YUNAN CUNTASI DESTEĞİNDEKİ EOKA “B” DARBESİ, TÜRKİYENİN DE ASKERİ MÜDAHALESİ ADANIN SİYASİ KADERİNİ BELİRLEDİ.

1974 Temmuzunda ilk ölümcül hatayı yapan ırkçı EOKA “B” ile işbirliği içerisinde Kıbrıs’ta darbe yapan Yunan askeri faşist cuntasına bağlı subaylar oldu.

Dönemin iki süper gücünden Watergate skandalıyla çalkalanan ve andaki yönetim boşluğunu dolduran Nixon’un, CIA’nın da desteğini alarak, ABD adına “Doğu Akdeniz’in Castro’su” Makarios’u cezalandırması için gökte ararken yerde bulduğu bir fırsattı bu.

Öte yandan olası bir Türkiye askeri müdahalesinde adada tartaklanacak Yunan Cuntasının askeri itibar kaybına bağlı olarak yıkılması da dönemin Brejnev kliği Rusya’sının büyük ölçüde siyasi çıkarlarına karşılık verecekti. Böylece soğuk savaş koşulları altındaki dünyada, aynı anda iki süper gücün “yok” diyemeyeceği  ender rastlanacak bir siyasi ortam oluştu.  Buna, 12 Mart askeri darbesinin hemen ertesinde, Türkiye siyasi yaşamında ilk kez “demokratik sol” sözcüğünü telaffuz eden, şair, gazeteci olarak seçilmiş çiçeği burnunda başbakanı Ecevit de eklenince…

Kıbrıs’a Türkiye’nin askeri müdahalesinin, adanın son beş yüzyılının en kanlı savaşının önü de açılmış oldu.

15-20 Temmuz 1974, etkisi bugün süren ve bir süre daha devam edeceğe benzeyen iki siyasi sonuca yol açtı.

Birincisi Kıbrıs coğrafyasında yaşayan insanların siyasi, sosyal ve ekonomik kaderini değiştirdi. Rumlar güneye, Türkler kuzeye taşınırlarken bu değişimden ilk anda maddi olarak kazançlı çıkan Kıbrıslıtürkler ve Türkiye oldu.  Kıbrıslıtürkler büyük bir ganimete kondu. Ama kapitalizmin gereği bunu kendi aralarında eşit şekilde paylaşamadılar. Bu arada askeri operasyonu gerçekleştiren Türkiye de, adaya taşıdığı nüfusla bu ganimete kendi soydaşlarını da ortak etti.

Doğurduğu ikinci siyasi sonuç ise, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana ilk defa denizaşırı bir coğrafyada, “misak-ı milli”nin dışına çıkılarak 20 Temmuz 1974’ün Türkiye’nin “emperyal” arzularının gerçekleştirdiği bir zafer olarak benimsenmiş olmasıdır.

ÇÖZÜM İÇİN ZAMANI CESUR VE AKILCI KULLANMAK GEREKİYOR.

Hala toplu mezarların, savaş kayıplarının kemiklerini arandığı bu adada, popülist-ırkçı-milliyetçi sağ partilerin, hatta sol gösterip sağ çakan örgüt ve liderlerinin, 1974 savaşının yol açtığı acıların üzerinden siyaset yapmalarının kendilerine prim getirmeyeceği bir zaman dilimine ulaşmak için belli ki çok zamana ihtiyacı vardır adanın.

Zaman ise ancak çözüm ve barış lehine bir eğitim, ticari kısıtlamaların en aza indirildiği ekonomik işbirliğinde artış, daha çok kapının açılması, daha çok ziyaretler ve başta Maraş olmak üzere pek çok atıl alanlara yapılacak eko-sistemi ve eko-turizmi gözetecek ve de her iki tarafın faydasına yatırımlarla mümkündür.

1974 yılından bu yana geçen zaman göstermiştir ki; iki görüşmeci liderin ve heyetlerinin söylevlerine hapsedildiği ölçüde adada çözüm ve barışa ulaşmayı değil, her defasında tarafların karşılıklı suçlama oyununa başvurmalarına yol açmakta, gerginlikten öte bir işe yaramamaktadır. Ne yazık ki, Talat Hristofyas ile Akıncı-Anastasiades görüşmelerinin, her iki cemaatteki çözüm ve barış heyecanını Annan Planı dönemindekinden misliyle uzaklaştırmamış olduğunu kim çıkıp da iddia edebilir ki?

Ben kendi cemaatimi daha yakından ve içinden gözlemleyen araştırmacı kimliğimle şunu söyleyebilirim.

Devlet çalışanından özel sektörüne, memurundan esnafına, 1974 öncesinden, sonradan vatandaş olanına, zamanı kendi küçük çıkarları için çözümsüzlüğün lehine harcamaya alışmış bir cemaat yarattık.

UBP-DP gibi Denktaş orijinli siyasal partilere ve Denktaşsevici politikacılara diyeceğim bir şey yok! Onlar bu Kıbrıslıtürklerin “çözüm ve barış maçına” 0-1 yenik başlamalarının asıl nedenidirler.

Öte yandan adada istihbaratı, elçiliği, yardım heyeti, işlerimizden sorumlu devlet bakanı, sermayesi, nüfusu ve tüm bunları nüfuzuna almış AKP gibi Sünni Müslüman kulvarda siyaset yapan ve kendi coğrafyasında bile “içte otoriteryan” dışta başka bir ülkenin toprağında savaş çıkaracak askeri bir güce sahip iktidar erkinin garantisini, Kıbrıs’ta çözümün önüne ön şart olarak koymuş durumdayız.

Bu konuda KKTC meclisindeki tüm siyasal partiler anlaşmış durumdadır.

Öte yandan Türkiye’nin adada olası bir çözümün ön şartı olarak askeri üs, gaz vb. enerji kaynaklarında, beş yıldızlı casino ve otellere yatırım yapan sermayedarlarının çıkarlarını korumakla ilgili ekonomik alanlardaki çıkarları da görmezden gelinemeyecek boyutlardadır.

Yakın bir zaman sonra 150 bine çıkarılması hedeflenen öğrenci sayısı, üniversite yatırımları içerisinde Türkiye kökenli sermaye de payını yükseltmiş durumdadır. Bu amaçla plansız programsız dikilen yurtlar ve apartmanlarıyla, müteahhitler, Girne’yi ve Lefkoşa’yı beton ormanına döndürürlerken, emlak sektörünün yol açtığı bu iki şehrin yaşadığı karmaşa ve kirlenmeyle, mali kaynak olmadan başa çıkılması mümkün değildir.

Bütün bunlar birer gerçeklik olarak karşımızda dururken…

KKTC meclisine hapsolmuş bir solun, hızla akıp giden zamanı, çözüm ve barış dili için kullanması ne denli mümkündür?

Hele de hükümette olduğu bir anda ve ay sonlarını getiremeyecek denli mali kaynak açısından da bağlı olduğu siyasi erk, çözüm konusunda milliyetçi söylemler ile kendi çıkarlarını çözüm ve barışın önüne koyuyorsa.

Bu durumda zamanı cesur ve akılcı kullanmak gerekiyor elbette.

Peki nasıl?

Önceki cümlede olduğu gibi cesur ve akılcı politika ile işe koyulmak gerekiyor. Hem de birisi eksik olursa diğerinin de mümkün olunamayacağı bilinerek.

HÜKÜMET ÇEVRE SORUNLARINDA SİVİL TOPLUMLA BİRLİKTE ÇÖZÜM ÜRETMELİ

Yöneten kirlenirse, yönettiği cemaat de, şehirler, mahalleler de çirkinleşir ve kirlenir.

Politikacılarımızın, bir daha seçilmek uğruna bir miktar yalan ve demagojik söyleme başvurmanın göze batmayacağını ve “bir kereden bir şey olmaz”, “bu virajı da alalım”, “sin da bu gülle da geçsin”  diye diye giderek cemaat nezdindeki inandırıcılıklarını yitirdikleri günlerden geçiyoruz. Bizim gibi küçük ve her türlü dedikodunun erken yayıldığı ve alıcı bulduğu bir adada böyle şeyler erken duyulur ve bir kez duyuldu mu da…

Demem o ki yeni hükümet bu gidişle öncellerinden çok daha hızlı yaralar alacağa benziyor. Bu nedenle hiç olmazsa cemaatte öne çıkmış birkaç konuda, en azından çevreye duyarlılık ile çözüm-barış gibi konularda, birkaç olumlu iş üretmek zorundalar.

Yani Templos’ta 2 yıl önce UBP-DP hükümetinin emirnameyle sınırladığı, İmar planıyla yasakladığı 2 kat yerine 3 kat yurt inşaatı yapmaya çalışana karşı gösteri yapan köylüye “ne haliniz varsa görün” yerine, bizzat hukuk sürecine kendisi de katılıp destek olmalı!

Keza Lefkoşa Yenişehir mahallesinde yaşayan vatandaşların çevre duyarlılığına,  “12 katlı yerine 8 katlı yapılıyor idare edin” deme yerine, Kermiya’daki gibi ya cesur bir çıkış ya da hükümet ortağını ikna ederek, vatandaşı kendi sorunuyla baş başa bırakmamalı. Hükümetin kendisi köyüne mahallesine sahip çıkan vatandaşının bir araya geldiği sivil toplum örgütleriyle birlikte çözüm üretmeli.

Moloz döken, dereleri dolduran, ağaçları kesen, kaçak kat çıkan, imar izinsiz kaldırıma müdahale eden, denize atık su boşaltan otellere, plajları ve denizleri işgal eden kişi ve işletmelere anında müdahale edilmeli, caydırıcı cezalar kesilmeli.  Yerlere çöp atanlara karşı, adamızı temiz tutmak için, cemaatin 7’den 70’e bu konuda kampanyalarla eğitilmeli, eğitim içişleri bakanlığı, çevre dairesi etkin kılınmalı.

ÇÖZÜMDE KÜÇÜK BİR SAMİMİYET İÇİN, HİÇ OLMAZSA DERİNYA VE APLIÇ KAPILARI HEMEN AÇILMALI

Ancak iki cemaatte barış isteyen örgütlü kişilere bakıldığı zaman, Annan Planından bu yana ne yazık ki sayılarında fark edilir bir azalma olduğu günlerden geçiyoruz.

Annan Planı günlerinden bu yana, her iki cemaatteki barış heyecanı, her iki cemaatin kalabalıklarını terk edeli çok oldu. Barış heyecanı ve ümitlerinin azalması, ilginçtir özellikle kuzeyde siyasal partilere ve siyasetçiye duyulan güvenin de sarsılmasına yol açıyor.

Kendi kendimize de güvenmezsek, bir sonrasında bizi bekleyen, bu kez resmi olarak da başkaları tarafından yönetilmek olacaktır.

Hiç olmazsa yılardır iki cemaat lideri arasında da karşılıklı suçlamalara dönüşen Derinya kapısını, Aplıç kapısını da artık öyle ya da böyle, tek taraflı da olsa açılacak hale getirmek için kılını kıpırdatmalı!

HÜKÜMET SİVİL TOPLUM İLE DAYANIŞMALI

Birçok sivil toplum ve çevre örgütü var.

Hükümetin yetersiz kaldığı, denetleyemediği, şikayetlere yetişemediği ve sırf bu yüzden çevrenin kirlendiği, zarar gördüğü o kadar çok konu var ki.

Buna yetişmenin bir yolu da hükümetin bu örgütlerle yöneticileriyle işbirliğine girmekten korkmamalardır. Hem böyle yapmakla, başarı da başarısızlık da vatandaşla daha çok paylaşılmış olur.

Yorumunuzu ekleyin