“Anayasayı askıya aldım” devlet biçimini dönüştürme eylemliliğidir – Ali Sarıtepe

0
188

Bundan önceki makalede “Demokratik Özerklik Devlet Biçimini Dönüştürme Talebidir” kapitalist devlet tipi üzerinde yükselen ve 12 Eylül Askeri diktatörlük anayasasının baskıcı karakterinin hala ana karakter haline alternatif bir devlet biçimine, burjuva demokrasisi devlet biçiminden daha demokratik devlet biçimi önermesiydi.

Böyle bir önerme yapılırken; “anayasayı askıya aldım” ifadesini kullanan cumhurbaşkanı T.Erdoğan’ın tavrı da var olan devlet biçimine karşı yeni bir devlet biçimini oluşturma eylemlilik halidir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oluşturmak istediği yeni devlet biçimine eylemlilik hali hangi karakter halindedir.

Birinin talebi, diğerininse eylemlilik hali; her şeyden önce var olan devlet biçiminin, halinin yürüyememezliliğinin siyaset olarak net bir şekilde görünür hale gelmiş olmasının altının çizilmiş olmasıdır. Dolayısıyla, kapitalist devlet tipinin yeni bir devlet biçimine ihtiyacın bir zorunluluk haline gelmiş olmasıdır.

Bu konuda, T.Erdoğan’ın eylemliliği neyin amaç halinde olduğunu anlatıyor diye düşünüyorum.

YÖK (Yüksek Öğrenim Kurumu),

HSYK (Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu) başta olmak üzere, 12 Eylül anayasasının kamu hayatına dayatmış olduğu baskıcı kurumlara karşı olduğunu her yerde ısrarla belirtmiş olma halini; iktidar olması ve bu kurumların düzenlenmesinde belirleyici karar mekanizması olmasına koşut bu kurumlarda kendi çoğunluğunu yaratmasıyla birlikte, eleştirileri tamamen kesilmiş ve kurum yetkileri aynı baskıcı halleriyle yürürlülüğüne devam ettirilmiştir.

2000’li yılların hemen öncesi ve sonrasında banka iflasları ile en üst noktaya çıkan ekonomik krizden çıkış ve yeni tedbirler noktasında oluşturulan; iktidar müdahalelerinden bağımsız kuruluşlar ve var olan kimi ekonomi temsil kuruluşlarının bağımsızlaştırılmasına, AB’ye girme müzakerelerinden uzaklaşılmasına paralel olarak; bu gibi kurumların bağımsız karakterine yeni düzenlemelerle ya son verildi ya da fiilen bağımsız karakterleri sona erdirildi.

Katalog suçlar oluşturularak (KCK-Devrimci Karargah) demokratik ve sosyalist muhalefet susturulmaya çalışılırken, Ergenekon, Balyoz gibi dosyalarda darbe iddiası ile ilgili ilgisiz en geniş sanıklı dosyalar oluşturularak TSK’da tasfiyeler tamamlanmıştır.

Anayasanın kısmı değişimi referandumla sağlanmasıyla bu süreç artık yeni bir düzlem üzerinde yürümektedir.

Kendisinden önce başlatılmış olunan Avrupa Birliğine katılmaya uyumlulaştırma sürecini kendisi de devam ettirerek, içinden çıkmış oldukları siyasi parti ve seleflerinin ortaya koymuş oldukları AB karşıtlığı politikalardan yana olmadığını deklare ederken; AB şartnamelerine dosya başlıklarıyla katılmasıyla da bu kuruma ve onu oluşturan devletlere de güven vermeye çalışmıştır, kendisine meşruiyet kazandırmak istemiştir.

Attığı her adım, hükümet olmaktan iktidar olmaya yönelik haldeyken; Türkiye toplumsal desteğini örgütlü örgütsüz kütlelerde en üst noktaya çıkardı.

12 Eylül referandumu AKP’nin toplumda destek gücünün varmış olduğu noktayı kristalize ederken; İstanbul il başkanı Babuşka’nın “süreç yeni bir durum yaratmıştır, ittifaklarımızı yenileyeceğiz” diyerek ilk başta “liberal kesimle artık ittifak halinde olmayacağız” ifadesiyle yeni yürüyüşle iç içe geçen süreç toplamları halidir.

Demokrasinin bir değerler manzumesi olduğu anlayışı yerine; demokrasi AKP’nin ihtiyacı olduğu oranda ve zamanda ifade olur hale gelmiştir.

Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olması, T.Erdoğan’ın başbakan olması ve Bülent Arınç’ın TBMM başkanlığı ile iktidar olmanın odak noktalarına hakim olma hızla tamamlanmıştır. AKP’nin bu bütünlüklü iktidar olma hali yani en güçlü olduğu hal, aynı zamanda onun kendi içinde de ayrışmaların başlayacağı an olmuştur.

İktidar içindeki ilk büyük yarılma 17-25 Aralık’ta yolsuzluk ve rüşvet iddia ve görüntülerinde ifadesini bulan; Gülen cemaatiyle iktidar içi mücadele ve bu Hizmet Örgütünün hızla tasfiye edilmeye başlanması. Bu tasfiyenin bürokratik ve ekonomik ayaklarının hızla kurulmaya başlanması; aynı zamanda T.Erdoğan iktidarının kanunları ve mevzuatları bir yana bırakarak, Gülen Cemaatine operasyonlar yaparken “mutlaka alın, engel varsa siz alın onun kanunu çıkarırız” vardığı boyutun resmi olmuştur.

Taksim alanı düzenlemesine dayanan yurttaşların demokratik direnişi, karşılaştıkları uygulamalar ile; T.Erdoğan’ın kendisinden yana görmediği tüm kesimleri baskılamak ve açık şiddete maruz bırakmak artık onda bir rutin hal olmuştur.

İcra organı olan hükümet, bizatihi uymakla mükellef olduğu kanunlara uymayarak yaptığı pratiklerle “kanunlar çıkarırız, suç olmaktan çıkarırız” Türkiye sathi mahalline yaygınlaştırılmıştır.

Hükümetin başı olarak Erdoğan’ın hukuki ve hukuksuz şiddetinin yaygınlaşmış hali; AKP’nin kurucu kadroları arasında da çatlakların yarıklara dönüşmesini beraberinde getirdi. Daha önce kopmuş olan, kurucu kadrodaki Abdullatif Şener istifası AKP’ye uyarı lambası hali iken, Abdullah Gül ve Bülent Arınç rahatsızlığı AKP’de Erdoğan’ın mutlak iktidarını yaratma kaygısının su yüzüne yansımasıydı.

Parti içinde ve bürokraside mutlak egemenliğini inşa ederken, bir zamanlar Ergenekon, Balyoz gibi askeri dosyaların ‘savcısı’ olduğunu söyleyen Erdoğan; “beni kandırdılar, cemaat beni kandırdı” ifadesiyle rotasını askeriyeye çevirerek yeni ittifakını da deklere etmiş oldu.

T.Erdoğan’ın yapmış olduğu icraatlarının ortak paydası, var olan devlet biçimi yetkilerinin kendisine yetmediği halidir. Kendisine engel teşkil ettiğini gördüğü ne varsa, onları ya kadük bırakmıştır ya da kendisini perçinlettiren kanunlar çıkarmaya başlamıştır.

AKP içinde; daha önce ifade etmekten kıvanç duydukları ortak ‘ortak akıl’ tek akıl, yani Erdoğan aklı egemen edilmeye başlanmıştır.

Yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimleri esnasında, partinin başına geçebilecek en güçlü aday hali olan Abdullah Gül’ü ekarte etmek ve kendisine sorun yaratmayacak bir AKP yaratmak için; Cumhurbaşkanı Gül’ün görev süresinin bitimini beklemeden parti kongresine giderek, Abdullah Gül’ün AKP ile yeniden tüzük ilişkisi kurmasının önüne geçmiştir ve kendi politik yürümesinde ona yer olmadığını göstermiştir.

Ve bu arada kendisinin olacağı Cumhurbaşkanlığını da enerjik ve aktif cumhurbaşkanlığı şeklinde olacağını da beyan etmeyi ihmal etmemiştir. Yani, başbakanlığın uhdesinde olan yürütme gücünü; sabık cumhurbaşkanı olacak olan Abdullah Gül’ün bilerek kullanmaktan sakındığı yetkisini de yanında taşıyarak yürütmenin başı olacağını ifade etmekten kaçınmadı.

“Vatana ihanet suçlaması” dışında hiçbir suçlama yapılamayacak olan, dolayısıyla yargılanamayacak olan sorumsuz Cumhurbaşkanı T.Erdoğan ve fiilen yetkileri elinden alınmış olunacak olan başbakan Davutoğlu.

Sorumsuz ama tüm yetkileri elinde toplamış olan Cumhurbaşkanı.

Sorumlu ama yetkisizleştirilmiş olan Başbakan.

Türk tipi  başkanlık yeni yönetim biçimi olana kadar “anayasayı askıya aldım” diyen fiili başkan Cumhurbaşkanı T.Erdoğan.

Şu anda yönetim biçimi geçiş dönemi halindedir. Ama bu geçiş dönemi fiili olarak 2012 yılından beri gelecekteki devlet biçimini oluşturma temelleri üzerinden yapılandırılmaya çalışılan devlet biçimi yerine; yeni süreç Türk tipi başkanlık ve anayasa üzerinden yeni bir biçime sokulmaktadır.

Peki tahayyül edilen ve dünden başlatılan yeni devlet biçimi ne olacaktır?

Kurum ve kuruluşları yurttaş hakları temeli üzerinden oluşturulmuş devlet biçimi mi?

Kurum ve kuruluşları tek adam üzerinden oluşturulmuş, demokrasi ve örgütlenme ve dahi özgürlük kavramının ve yaşam biçiminin olmadığı bir devlet biçimi mi?

İkincisinin oluşması, oluşturulması durumunda açık diktatörlük olarak bu devlet biçiminin karakteri ve adı ne olacaktır.

Buna cevap verebilmek için, şu ana kadar yapılan uygulamalara bakmadan isim koyabilmemiz mümkün değildir. Ve bu uygulamalar da ziyadesiyle veri sunmuş durumdadır.

Şiddeti kanunsal olarak uhdesinde bulunduran kamu kurumlarının şiddetini devlet terörü seviyesinde uygulamaktan sakınmamaktadır.

Çeşitli biçimler ve nedenlerle kendisine ilişlenmiş olan küçük esnaf ve işsiz güçsüz kesimleri de, söylemleriyle şiddet halinin içine çekmekte ve devletin yardımcı odakları olmalarını istemektedir.

“%50’yi zor tutuyorum” ifadeleriyle şiddetin ana aktörü olduğunu alenen göstermektedir ve toplumu çok bilinçli olarak sürekli kutuplaşma halinde tutmaktadır.

İmam Hatip orta okul öğrencilerini kendi arka bahçesi olarak görmekteler ve gelecek toplumu bunun üzerinden inşa etmek halindedirler.

Var olan ideolojik halden (Türk-İslam sentezi, İslam-Türk sentezi) kendisine örgütlü gençlik enerjisi çıkarmak için Osmanlı Ocakları gibi yapılanmalara gitmektedir. Osmanlı Ocakları, MHP ve Ülkü Ocakları genç ve gençlik tabanlarını etki altına almayı hedefleyen bir örgütlenme halidir. Ve bu örgütlenmeyi kattıkları taraftarlarıyla geniş genç kütleyi etki altına almak hedeflenmektedir.

Siyasetini demegoji üzerinden yürütmekte, hakikatleri çarpıtmak ve tersyüz etmek ana ekseni toplumla ilişki kurmaktadır.

Ve toplumu algı yönetme, demogoji etkisi altında devamlı tutmak için ‘havuz medyası’ bütünlüğü içerisinde medya ortamı yaratılırken, devlet radyo ve televizyon kurumu ve haber ajanslarını da kendisine mutlak bağımlılık içerisine sokmuştur.

İhaleler ile kendi sermaye grubunu yaratırken, ilişkide olduğu devletlerden ihale almak için referans olmaktan kendilerini sakınmamaktadırlar.

Ekonomide kendilerine muhalif gördükleri sermaye gruplarını olanaksızlaştırmakta, maliye denetçilerini üzerine salarak onları var olma ya da olmama noktasına getirmektedirler.

Devletle iş yapmayan sermaye gruplarını bile kendisine karşı olarak gördüğü noktada, denetleme kurumlarını onların üstüne salmaktan imtina etmemektedirler.

TÜRGEV oluşturularak ki başında birinci dereceden yakını bulunmaktadır; devletin dolaylı ve dolaysız gayrimenkulleri ya bağış olarak devredilmekte ya da değerinin çok altında ve uzun süreliğine kiralanmaktadır. Ama esas olan biçim, bahis hali olan gayrimenkuller TÜRGEV’e devir etme şeklinde olmaktadır.

Hükümet olmalarının ilk yıllarında: karşı olduğu, olmaması gereken kurumlar olarak gördüğü  özerk ya da yarı özerk kurumları kendi kontrolüne aldıktan sonra; bunların yanlış hallerini düzeltmek yerine, kendisine mutlak bağımlı kurumlar haline getirmiştir.

Devlette yürütülen ve devlet eliyle yürütülen faaliyetler; iç hukuk ve uluslar arası hukuk karşısında cezai sorumluluk getiriyor halinde ise, darbe yapmak, vatana ihanet etmek gibi saldırılara maruz bırakılarak terörize edilmektedirler.

TC geç ulus devlet olması hesabi ile demokrasi ve özgürlükten yoksun olması onun yapısal eksiklik halidir. Kendisini inşa ederken Türkçülük ve Sünni/Hanefi mezhebi üzerinden yapılandırdığı için tekçiliği kendisinin yapısal halinin bir başka hali de olmuştur.

Kuruluşunun bu yapısal hastalığından dolayı, kendi yurttaşı ve yurttaşlar topluluğu ile ilişkilerinde gerginlik onun süreklilik halidir. Dolayısıyla devletin yurttaşıyla ilişkisi, devletin yurttaşını mütemadiyen gözaltında tutma şeklinde olmuştur.

Devletin kapalı ya da açık diktatörlük şeklinde tezahür etmesi hep bu eksende olmuştur.

Açık diktatörlük de Faşist Diktatörlük devlet biçimi ise bunlardan yapısal farklılıklar arz etmektedir.

Faşizm: Bir devlet biçiminin bir başka devlet biçimi ile yer değiştirmesi değildir sadece, açıktan yıldırtıcı diktatörlüğü ile yer değiştirmesidir. Sivil ve kamu örgütlenmesini en az yeterince tamamlamış olması onun olmazsa olmaz halidir.

Dolayısıyla:

İdeolojik olarak milliyetçi(Türkçü) ve dinci (Hanefi mezhebi)dir.

Devletin kurumsal yapılanması bu esas üzerinden yapılandırılmıştır.

Devlet organlarının özerk halleri asla yoktur ve varsa da fiilen yok edilmiştir.

Bu organları tek görevi en tepedeki kişiye güç aktarma ve gücünü yayma halidir.

Toplumdaki örgütlenmeler Türkçü ve Haneficilik üzerinden en tepedeki kişinin icraatlarını topluma talimat noktasında aktarmak halidir ve toplumdaki o örgütlenmelerden de devletteki örgütlenmelere baskısını süreklileştirmek halini yaratmak karakteri halidir. Yani devletten  topluma baskı, toplumdan devletteki organlara baskı da tek amaç, tek adamın her halükarda mutlak egemenliğini sağlamak ve buna süreklilik kazandırmak.

Parlamento varsa bile şekli haldedir.

Yürütme mutlaktır ve tek adam da toplanmıştır.

Erdoğan ve AKP iktidarının yapmış olduğu faaliyetlerinin esası ve  biçimine baktığımız zaman:

Faşist devlet örgütlenmesi ve tek adamın mutlak idaresi ortaya çıkmaktadır.

Yukarı da anlatmaya çalıştığım faşist devlet biçimine Türkiye iç yaşam koşulları ile tamamen uygun hale getirilmiş durumdadır.

Bu sürecin kendisini tamamlayabilmesi için T.Erdoğan’ın kendisini devlet başkanlığına ama Türk tipi(!) devlet başkanlığına taşımasıyla tamamlanacaktır.

İç koşullar itibariyle:

7 Haziran 2015 seçimlerinde parlamentoda kendisinin 400 milletvekili ile temsil edilmesi için; alan alan, televizyon televizyon söylemleri ve görüntüleriyle yurttaşlardan istediği milletvekilliğini seçmen yurttaşlar %49’.. le kendisine vermemişti.

Cumhurbaşkanlığı  makamının kendisine verdiği imkanlarla, MHP’nin almış olduğu tutumla, Davutoğlu’nu hükümet kurma süre zarfını zamanı doldurmak temeli üzerinden kurgulayarak, halkın yapmış olduğu hatadan dönmesi için 1 Kasım 2015 tarihine yenilenmiş seçim kararı alarak Türk tipi devlet başkanlığında ne kadar kararlı olduğunu göstermiştir.

Esas olarak 28 Şubat müzakerelerinde (kendisinin de mutlak bilgisin olduğu) çıkan sonuca tekme atarak masayı devirmesiyle hızlandırılan şiddet, bombalama, süikast ve sokak terörü ve sokağa çıkma yasakları ile; 1 Haziran seçim sonuçlarında hükümetin kurulabilmesi için ya CHP,MHP ve HDP aritmetiğinin hükümet kurması ya da AKP ana eksenli CHP’li ya da aMHP’li hükümet kurulmasıydı. Nihayetinde hükümetin kurulamaması/kurdurulmaması sonucu olarak, parlamento da %49’.. sahip olan AKP’ye  terörün yoğunlaştırılması sonucu ile milliyetçi ve muhafazakar oyların AKP’de konsolide edilmesi sağlanmış oldu. Ama buradan çıkan sonuç hala Erdoğan’a Türk tipi devlet başkanlığı yolunu açamamaktadır.

İç imkanlarının tümünün son damlasına kadar kullanılanarak Türk tipi devlet başkanlığının çıkarılamaması üzerine:

Düzen kurucu edasıyla Ortadoğu devletleri politikasına kendisini dahil eden Erdoğan, Türkiye sınırdaşı Suriye devletine birebir müdahale eder halini ‘değerli yalnızlık’la taçlandırma haline gelmişken; bu sefer de buradan kendisine Türk tipi devlet başkanlığı hesabı içerisine girdi.

Suriye’de IŞİD, EL NUSRA, AHRAR-I EL ŞAM gibi çihatçı örgütlerle kurmuş olduğu fiili cephe ilişkisi kendisine arzuladığı sonucu yaratamaması üzerine; Kızıldağ (Türkmen dağı) üzerinden Bayırbucak Türkmenleri söylemlerini gündeme getirerek, için de kimi Türkmen’lerin de içinde olduğu selefi cihatçı örgütler ve Türkiye’den giden/gönderilen milliyetçi ve siyasal İslamcı unsurlar ve unsurlar topluluğuyla kendisine konsolide edemediği milliyetçi ve muhafazakar seçmen kitlesini katarak dış siyaseti aktif kullanımı yukarı çekerek buradan Türk tipi devlet başkanlığını çıkarmaya çalışmaktadır.

Suriye iç savaşı gelinen noktada vekalet savaşı haline geldiği için, buradaki devletlerin güç hali ve dış siyasetlerini ne üzerine kurdukları hal önem kazanmaktadır.

Suriye: ABD, AB, RUSYA, İRAN ve henüz kendisini müdahil olmada alenileştirmemiş ÇİN devletlerinin birebir ilgi alanında olması, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye gibi devletlerin belirleyici olma gibi konumlarını sıfıra indirmiş vaziyettedir. Onlar bu saatten sonra yukarıda belirttiğim devletlerin ortaya çıkarmış oldukları kararlara ya kolaylaştırıcı ya da pürüz çıkarma halinde olabilirler.

Tam da bu noktada Suriye Türkmenleri gündem olabilecek konuma gelemeyeceklerdir.

Ancak, Demokratik Suriye kararı alındığı zaman onun içerisinde ki bir olgu olarak gündeme gelecektir.

ABD ve AB öncülüğünde Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya yapılan müdahalenin ana gerekçesi, burada ki devletlerin otoriter devletler olduğu, buralarda demokrasinin, özgürlüğün ve insan haklarının olmadığı ve dolayısıyla da bu devlet biçimlerinin değiştirilmesi gerektiğinin ifadesi olarak buralara müdahale edilmiştir.

Sonuç olarak, buradaki yönetim biçimlerinin yıkılması için bir araya gelen getirilen güç odaklarının demokrasi, özgürlük ve insan hakları karşıtlığında cihadi-selefi örgütlenmeler olması, nihayetinde bu örgütlerin bu topraklardan çıkarılması gerektiği kararlılığına dönüşmüş bulunmaktadır.

ABD ve AB toplam devletlerinin Türkiye’nin katılım müzakereleri ile demokratikleşmesi ve özgürleşmesi esas amacı haliyken ve gelinen noktada otoriter ve faşist diktatörlüklerin açık tercih konusu olamayacağından dolayı T.Erdoğan’ın Türk tipi devlet başkanlığı  ile faşist devlet biçimini çıkarmasının dış siyaset olumlu imkanlar sunmamaktadır.

İç imkanların yeterince tamamlandığı ama dış siyasetin imkan sunmadığı mevcut durumda; Suriye’nin geleceğini oluşturmada gidilecek yol ve yöntem ve çıkacak olan sonuç, Türkiye’de faşist devletin oluşmasında dış koşulların katkı sunup sunmayacağın beraberinde getirecektir.

Türk tipi devlet başkanlığı faşist devlet biçimidir.

Konsolide edilen iç güçler bu devlet biçimini uluslararası desteklerin onayı olmadan tamamlamaları durumunda prematüre faşist devlet biçimi yaratmış olacaklardır.

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.