TC-KC Adanın “Taksim”ini kalıcılaştırırken… 1- Halil Paşa

0
130

halilpasaGündelik hayatımızın akışına biraz daha yakından baktığımız zaman, Kıbrıs Sorunun her geçen gün, mevcut statükoyu, yani adanın bölünmüşlüğünü, Türkçesi Taksim’i, biraz daha içselleştirildiğine şahit oluruz.

Öte yandan Türkiye, elinden geldiğince resmi olarak görüşmediğini söylüyor ve bundan kaçınıyor gibi görünse de, pek çok olay Türkiye ile Kıbrıs Cumhuriyeti devletleri arasında, bazen uluslararası antlaşmalar gereği, bezen de dolaylı yollardan bir siyasi, sosyal ve ekonomik “al-ver” sürecinin yaşandığını gösteriyor.

Görünen o ki; Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyetini tanımadığı ve ile resmi olarak temas kurmadığını söylediği bu ilişkiyi, özellikle Kıbrıs Sorunu konusuyla ilgili müzakerelerde, Kıbrıslıtürk politikacılar üzerinden kuruyor. Şöyle ki Türkiye hükümetleri, asker ve bürokrasisi, Kıbrıs’ın kuzeyinde seçilerek iş başına gelmiş hükümetlere, siyasal parti ve liderlerine, üzerine basmamaları, aşmamaları gereken kırmızı çizgileri görebilmelerinde “yardımcı” oluyor. Bu nedenle

önemli ve kritik gördükleri hallerde, andaki KKTC hükümetine…

Çok önemli ve çok kritik zamanlarda ise yalnızca mevcut hükümete değil ama toplum lideri ve mecliste vekili bulunan siyasal partilere…

Ve sonra da etkileri altındaki kurum ve kuruluşlara…

Külliyen “milli birlik ve beraberlik ruhu” içerisinde hareket etmeyi vaaz ediyor.

Önemli ve kritik olmayan diğer hallerde, yani kimyasal bir betimlemeyle, oda sıcaklığının çok düşük ya da çok sıcak olmadığı NŞA’da(1) ise KKTC’nin hükümetleri, bakanlıkları, vekilleri ve mecliste vekili bulunan siyasal partileri serbesttir ve özgürce tartışıp birbirlerini kıyasıya eleştirebilirler.

Hatta Kıbrıs Sorunu gibi, adanın makus talihini değiştirecek önemli bir sorunu, (elbette kırmızı çizgilerin üzerine basmadan) komşuları Kıbrıslırumlarla görüşebilirler.

Değil mi ki Türkiye devletlularının söyleminde, KKTC , “özgür ve demokratik bir hukuk” devletidir.

Ama işin ilginç yanı, Türkiye gibi Kıbrıslırumların da sorunun çözümünde “Kıbrıslıtürkleri bir aktör olarak görmeme” tavrını içselleştirmiş olduklarıdır.

Dahası, dünya kojoktüründe siyasi ve ekonomik güçsüzlükleriyle, ezilen ve küçümsenen cemaatlere has milliyetçi reflekslere bürünüp, Makarios’tan hatıra maximalist politikalarla, Kıbrıs Sorununda çoğu zaman “haklı iken haksız olmayı becerebilme”leridir.

20 Temmuz ve 15 Ağustos askeri müdahalesinin rövanşını, ya da etnik düşmanlığı çoğaltan işgalin tedavisini, politika ve hukuk yoluyla, üstelik de Kıbrıslıtürklerle cebelleşerek gerçekleştirebileceğini sanmanın, Kıbrıs Sorununda çözümsüzlüğün derinleşerek kalıcılaşmasından başka bir işe yaramayacağını AKEL ve DİSİ gibi siyasal parti ve yöneticileri ne zaman fark edecekler?

Yarınki yazımızda, adanın aslında Türkiye’nin Kıbrıslıtürkseçilmişler üzerinden Kıbrıs Cumhuriyet’i (Kıbrıslırum politikacılar-hp) ile “al-ver”ine dayanan bir rotada nasıl ilerlediğini ve bunun da Kıbrıs’ı Taksim’in kalıcılaşmasına doğru nasıl götürdüğünü tartışacağız.

……………………………………………………

(1) NŞA… Normal Şartlar Altında.

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.