Kıbrıs’ta garantörlük – Ali Sarıtepe

0
181

Adanın sömürgecilik, Britanya Sömürgeciliği altında vermiş olduğu mücadelenin gelmiş olduğu noktada; sömürgeciliğin perdelenmesi amaçlı olarak Türkiye ve Yunanistan’ın da sömürgecilik paydası haline getirildiği ‘garantörlük’ kisvesi ile Kıbrıs: sömürgeciliğin ortaklaştırılmış halidir.

Ona bu statünün giydirilmesi, ondaki anti sömürgeci mücadelenin yaratmış olduğu bir sonuçtan ziya de; Kıbrıs’ta ki bu mücadelenin sol, sosyalist güçlerin etkinliğinde olması, Yunanistan solunun partizan geçmişi ve Alman faşizmine karşı vermiş olduğu mücadelesi ve de SSCB’nin Akdeniz etkinliği durumunda açık denize ilk tıkaç konumunda olması, Suveyş kanalı kontrol noktasında olması.

Akdeniz’de ki İpek Yolu stratejik haline, ada NATO ve VARŞOVA paktı genel bölüntüsünde jeo stratejik bir özellik kazanmasını beraberinde getirmiştir. Petrol havzalarına müdahalede de uygun bir deniz ve hava sahası olması da jeo stratejisine ilave bir ekonomik değer katması da onun çoklu özellik hali olmuştur.

Dönemin hala politika yapıcısı ve belirleyicisi olan Britanya İmparatorluğunun Kıbrıs’ta sömürgeci güç olması.

Bir başka önemli bir geçmiş de:

Kıbrıs’ın Elen kültürü ve yönetimi altında şekillenmesi.

Lüzinyan dönemi feodal sömürgeciliği ve Ortodoks inancına bağlı olan kilisenin; bu dönemle birlikte Katolik inanç anlayışına zorla sokulması.

Osmanlının adayı kendisine ilhak etmesi, sömürgeleştirmesi; Katolik inancının baskısı altındaki Kıbrıs halkının bu başlangıçla birlikte üç yüz yılı kapsayacak olan İslam’la ve İslami hayat tarzı ve yönetimiyle karşılaşması.

Ve Hiristiyan Ortodoks  mezhep inancının Osmanlı Kıbrıs’ında egemen ettirilmesi.

Mora yarımadasının 1821 yılında kendini Osmanlı feodal sömürgeciliğinden kurtarması ile Elen Ortodoks kiliselerinin Elen milliyetçi uyanışlarının merkezi haline gelmesi/halinde olması.

Kıbrıs adasının Britanya İmparatorluğuna kiralanması ve 1.paylaşım savaşıyla birlikte imparatorlukça ilhak edilmesiyle; hukuki olarak Britanya İmparatorluğunun sömürgesi olmuş hale gelir.

Artık, Kıbrıs: Britanya imparatorluğunun stratejik askeri üs halidir.

Parçalanma sürecindeki Osmanlının burnunun dibidir.

Çarlık Rusya’sının Akdeniz’e inme projesinin, İngiltere açısından ilk karşılaşma yer halidir.

Her ne kadar İpek Yolu eski öneminde değilse de; Süveyş Kanalı’nın açılması, Ortadoğu’da ki petrol yatakları, Osmanlının Ortadoğu’da parçalanması, parçalandırılmasında Britanya’nın en yakın kara parçası hali ve gelmesi.

1.paylaşım savaşından doğan Sovyet devrimi ve 2.paylaşım savaşıyla da Demokratik Halk Cumhuriyetlerinin kurulması ve bunun toplam sonucu olan:  NATO ve VARŞOVA PAKTI askeri denkleminin kurulması.

1.paylaşım savaşıyla birlikte ulusal kurtuluş savaşları ve ulus devletlerin kurulması. Ve dönemin ulusal kurtuluş savaşları dönemi olarak da tanımlanır hale gelmesi.

Bu aynı zamanda Akdeniz sahilleri ve sahil yakını yerler de ulus ve ulusçu devletler şeklinde sahneye çıkış olma hali.

Kıbrıs adasındaki anti sömürgeci mücadele Komünist Parti ve daha sonra AKEL siyasi örgütlenmesinin çok ciddi etkisi altındaysa da; Kıbrıs Ortodoks kiliseleri de anti sömürgeci mücadelenin önemli odak noktasıdır.

Komünist Partisi ve devamında AKEL mücadelesi, etkisi altındaki POE sendikası; Kıbrıslı işçilerin ekonomik ve demokratik mücadelesinin işçi sınıfı bazlı ortak mücadelesi hali ise de, bunun siyasete yansıması da sol parti örgütlenmesinde ifadesini bulmuştur.

Kilise önderliğindeki anti sömürgeci mücadele, Rum etnisitesi üzerinde yükselen bir mücadele halidir.

Kıbrıs halkının anti sömürgeci mücadelesinde; Osmanlı imparatorluğu döneminde ki ayrıcalıklarını yitiren Müslüman toplumun geçmiş egemenlerinin blok halinde İngiliz sömürgeciliği yanında saf tutmasıyla geçmişteki devr-i saadet’lerini ellerinden yitirmeme çabalarıdır.

2.paylaşım savaşında Alman Faşizminin Yunanistan’ı işgal etmesiyle; Alman işgal ordusuyla işbirliği yapan yarbay faşist Grivas’ın Yunan derin devlet politikası ve Makarios’un onayıyla Kıbrıs’a 1957’de askeri örgütlenmeci olarak getirilmesi.

İngiliz sömürgeciliğine karşı ve Kıbrıs’ta ki sol, sosyalist örgütlenmesine karşı da konumlanan, konumlandırılan yarbay Grivas, Yunanistan’ın Almanya faşist işgaline ve onun işbirlikçilerine karşı mücadele eden partizan savaşçılarının kuşatmasından; müttefik güçler birliklerinden olan Britanya ordusunun tanklarıyla kurtarılan Grivas’tır.

İngiliz sömürgeciliğine karşı görevlendirilen sağ güçlerci faşist bir karakterdir.

Kıbrıs’ta ki devrimci demokrat güçlerin hem mücadelenin dışına atılması ve hem de AKEL örgütlenmesinin toplum içinde ki etkinlik hallerinin kırılması için bir suikastçıdır.

Makarios ulusal önder olarak siyaset sahnesinin baş aktörü olurken, EOKA’yı kurup başına geçen GRİVAS’ta askeri önderdir.

Osmanlı bakiyesi olan Kıbrıs Müslüman toplumu, Osmanlının hak devamı olarak (İngiliz sömürgeciliğinin izniyle) Müslümanlarla kurduğu ilişkiler ve bu ilişkilerin Türkçülük temeli üzerinden yürütülmesi sonucu olarak ada da Türklük sorunu.

İngiliz sömürgeciliği:

Devr-i saadetlerini kaybeden Müslüman elit egemenleri ve bir yanıyla da Müslüman toplum.

POE’de ifadesini bulan işçi sınıfının ekonomik-demokratik ortak mücadelesi.

Kilise ve onun askeri tamamlayıcısı olan EOKA örgütlenmesi.

Yaratılan Türklükten, İngiliz sömürgeci politikanın toplumsal ayağı haline getirilmesi ve buradan TMT (Türk Mukavemet Teşkilatı)’nin yaratılması ve devrimci, demokrat güçlere ve odaklara suikastlar düzenlenmesi.

Kıbrıs’taki İngiliz sömürge yönetiminin on altı yıllık savcısı olan Rauf Denktaş’ın açık siyasete dahil olması ve adanın taksim edilmesi sloganının Kıbrıslı Türklere temel slogan yaptırılarak Türkiye devletinin Kıbrıs sömürgecilik sorununa müdahil edilmesi.

( Yarbay Grivas’ın Kıbrıs’a görevli olarak gelmesi, getirilmesi ve EOKA örgütlenmesi yaratılması ile sömürge savcısı olan Rauf Denktaş’ın savcılıktan ayrılıp legal Türk örgütlenmelerinin başına gelmesi ve buradan TMT’nin oluşturulması paralel süreç halindedirler. EOKA’nın arkasında Yunanistan derin devleti, TMT’nin arkasında da TC derin devleti bulunmaktadır. Bunların politikaları siyaset sahnesinde bu ülkeler tarafından kendi cenahları olarak zaten desteklenmektedir.)

Ve 1960’da ifadesini bulan; İngiltere, Yunanistan ve Türkiye garantörlüğünde KIBRIS CUMHURİYETİ’nin kurulması.

Türkiye’nin garantör edilmesiyle İngiliz sömürgeciliği ada da TC devletiyle kendini tahkim ederken; Yunanistan ve Kıbrıs’taki sosyalist örgütlenmelerin yaratacağı tehlikelerden (anti kapitalist  tehlike) adanın korunmasında TC’nin korumacı konumunda konumlandırılması da artı görev halidir.

Sovyetlerin Akdeniz havzasında güç olmasının önüne geçilmesi ve bu güvencenin çoğaltılmış olması.

Dikkat edilirse, dinsel ve onun üzerine inşa edilen etnik farklılıklar (oluşum süreci nasıl olursa olsun, nihayet hali demografik farklılık halini kazanmış olmasıdır) adanın iç mücadele dinamikleri olması.

Ve bu mücadeleden; emperyalist kapitalist sistemin garantör ülkeler kavramıyla geleceğini güvenceye alması.

1974 Kıbrıs Barış(!) Harekatı ile adanın kuzeyinin işgal edilmesi.

Baştı şu tespiti yapalım!

TC’nin yürütmüş olduğu işgal harekatı 1960-1974 arasında toplumlar arası ilişkilerin, yer yer gerginlikler ve yer yer çatışmalara vardırılmasının gelmiş olduğu nokta olması.

Mararios’un Yunanistan politikasından bağımsızlaşmaya başlaması.

Grivas’ın Kıbrıs’a dönmesi ve EOKA-B’nin kurdurulması ve Yunan derin devletinin bire bir ada da ki uygulayıcısı olması.

İngiltere’nin sömürge savcısı Rauf Denktaş aracılığıyla TC politikasına soktuğu “adanın taksim edilmesi” politikası.

Türkiye’nin Osmanlıdan kalan emperyal karakteri ve buna imkan veren Kıbrıs adasının uluslar arası güç dengesinde ki jeo stratejik önemi.

Taksim politikasına hizmet etmesi için; kontrgerillasıyla oluşturduğu, başta Zir vadisi olmak üzere, Antalya’nın Kemer ormanlık alanında oluşturduğu Kıbrıs gerilla kampları.

Yunanistan faşist cuntasının bizatihi denetiminde Maraios’a askeri darbe yapılması.

Kıbrıs’ta yaratılan toplumlar arası çatışmalarda adanın kuzeyinde TMT vasıtasıyla toplandırılan Kıbrıslı Türklerle pratikte zaten bölündürülmüş olan Kıbrıs’ı n toplumu ve yaşamına; Kıbrıs Barış Harekatı ile Kıbrıs’ın devlet noktasında da parçalandırılarak taçlandırılmasıyla süreç son noktasına taşınmıştır.

Soydaşlar kurtarılmıştır (Kontrgerillanın bire bir denetiminde olan TMT’nin yaptığı terör ve suikast eylemlerinden ölenleri, öldürülenleri saymazsak; soydaşlar zapt-u rap altına alınarak kurtarılmışlardır).

Yunan derin devletinin; EOKA-B, Yunan Alayı ve Rum Milli Muhafız ekseriyeti ile yaptığı Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a darbeyle sürecin diğer yandaki tamamlayıcısı olmuştur.

Kıbrıs adasının geleceği emperyalist kapitalist sistemi o kadar ilgilendirmektedir ki: zamanın ABD Diş İşleri Bakanı Kissingir’ın bire bir denetim ve kontrolünde ve İngiltere’nin sessiz onayıyla; garantör devlet olan Türkiye garantörlük sorumluluğumu kullanıyorum diyerek, Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin topraklarından %37’sini işgal ederek, bu günden baktığımız da kendisine toprak parçası çıkarmıştır.

Ve ada halkı, adanın geleceğinde asli unsur değil tali unsur hali olmuştur.

Türkiye tarafından askeri olarak işgal edilen ada, ekonomik olarak da TC’nin işgaline uğramış ve bölge ekonomisi sömürgeleştirilmiştir.

Adaya taşınan Türkiye nüfusuyla Kıbrıslı Türkler üzerinde yaşamış oldukları toprak parçasında demografik olarak da azınlık durumuna düşürülmüşlerdir.

Adanın işgal bölgesinde oluşturulan üniversiteler, görünür olarak ilim-irfan yuvası olarak görülse de ikili görev onların varlık halidir. Dışarıdan gelen öğrenciler vasıtasıyla ekonomiye doğrudan sokulan kaynak yaratma hali ve askeri işgalin el altındaki sivil güç potansiyel hali.

BM denetiminde/himayesinde oluşturulan Annan Barış Planı iki bölgeli barış planı eksenli iken, başarıya ulaşmamasının esas nedeni Kıbrıs’ta ki taraflar ve bunlara garantör olan Yunanistan ve Türkiye’nin barışa politik taktikleridir.

Taraflardan Kıbrıs Cumhuriyeti ve garantör Yunanistan konuyu Avrupa Birliği gücü ve imkanları üzerinden çözmek istemesi; garantör olan diğer ülkelerden Türkiye’nin de işgal ettiği sahayı yani KKTC’yi Türkiye’nin bir vilayeti olarak görmesidir.

Zamanın başbakanı Abdullah Gül; Annan Barış Planı için yapılan referandum da KKTC ve Türkiye’de referanduma hayır pozisyonunda olanlara şunu ifade etmeleri gerçek niyetlerinin ifşa olması açısından mutlaka altının çizilmesi gerekmektedir.

Referanduma gidilirken egemen olan anlayış şudur.

Garantör Türkiye, üzerinde yoğunlaşmış olan Kıbrıs’ın işgal edilmiş haline olan baskının yarattığı yüksek basınç ve Avrupa Birliği görüşmeleri başlamalarının anahtarının; Kıbrıs sorununun çözümü görüşmeleri nedeniyle Annan Planı’na “evet” haliydi.

Üzerindeki baskıyı azaltmak ve AB görüşmeleri ile iktidarına batı devletlerden destek almak gerekliliği ve bu arada Kıbrıs Rum toplumundaki “hayır” kararlılığını görmesi ile de “evet” demesi ve dolayısıyla da batılı desteği arkasına alma hali.

Yani her iki tarafta Annan Barış Planı’na kendi pozisyonlarını mutlak koruma noktasında bakma hallerinden olmalarıydı.

“üzerinde hiçbir insan olmasa da Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (siz bunu işgal ettiğimiz topraklar olarak okuyun) bizim için (TC) stratejiktir.” Başbakanın bu sözü geçmişten geleceğe Türkiye devletinin tek ve değişmez Kıbrıs politikasıdır.

Kıbrıs Cumhuriyeti ise; bir devletin topraklarından bir kısmını işgal etmesinden kaynaklanan mağduriyetinden zafer yaratma halidir.

Gelinen noktada var olan bu durumun sürdürülemez olduğu tüm yanlarıyla bir gerçeklik olarak ortaya çıkmış durumdadır.

Kıbrıs adasının Britanya sömürgeciliğine geçmesinden bu yana, şu veya bu şekilde İngiltere-Yunanistan ve Türkiye bir biçimiyle müdahildiler ve müdahil olarak kaldılar. Onların bu hali Kıbrıs’ı kendi içinde kanayan yara halinde tutarken; uluslar arası konumda da hep kanayan yara  olarak kaldılar.

O zaman var olan soruna başka bir açıdan bakmakta fayda vardır.

Garantör ülkeler var olan garantörlüklerinden kayıtsız şartsız vazgeçmelidirler.

Kıbrıslı toplumlar hep sırtlarında taşıdıkları bu garantör ülkelerden kurtulduktan sonra, ekstradan harcamış oldukları enerjilerini bir birlerini anlama, tarihte var olan ya da bu tarihsel süreçte oluşmuş olan tarihsel haksızlıkları ortadan kaldırmak, ada yaşayanlarının mutluluk refah ve özgürlüklerini esas alan ve bunu da kayıtlaştıran metinlerle Avrupa Birliği karakterli bir üyesi olarak varlıklarını düzeltme ve yükseltme ile yollarına devam etmesi artık ertelenemez bir hak olarak orta yerde durmaktadır.

Gelecekleri kendi kararlılıklarındadır.

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.