43 yıl aradan sonra Kızıldere’ye bakmak – Halil Paşa

0
195

halilpasaHem Amerikan Emperyalizminin Vietnam özelindeki savaş barbarlığına karşı, hem de ülkelerindeki baskı ve kısıtlamalara karşı, yaşamın her alanında özgürlük sınırlarını zorlayan dünya gençliğinin 68 isyanı, günümüz dünyasındaki insan hak ve özgürlükleri konusunda kazanılan mevzilerde önemli bir paya sahiptir.

Bu katkıya, Türkiye 68 Kuşağı gençlik de dahil olabilirdi.

Ancak 12 Mart 1971 askeri muhtırasıyla gelen Türk Silahlı Kuvvetlerinin darbesi, ne yazık ki özgür ve demokratik bir üniversite mücadelesi ile başlayan ve sosyalizm’i batılı ülke gençlerine göre bir miktar geriden gelerek öğrenmeye, benimsemeye çalışan Türkiye öğrenci gençliğinin, sendikacısının, yazarının, akademisyeninin, aydınının üzerine bir kabus gibi çöktü.

Türkiye’de askerlerin, gerek 12 Mart, gerekse 12 Eylül’de, her defasında daha yeni örgütlenmeye çalışan bu bir avuç üniversiteli genç insanından sendikacısına, akademisyeninden yazarına, demokrasi ve özgürlük sınırlarını zorlamaya çalışan dönemin devrimcilerine karşı giriştiği ölçüsüz şiddet ve zulüm, Türkiye’nin siyasal demokrasi alanında geri kalmışlığının da en büyük nedenlerinden birisi oldu.

Askeri darbeler ve devamında “askeri vesayet altında sürdürülen parlamentarizm” Türkiye’nin demokratik alanda açılımlarının önünün kesilmesinde, yasal siyasal partilerin tepesinde “Demokles’in Kılıcı” gibi sallanıp durdu.

68’in asker-medya-parlamento üçgeni kendi gençliğini boğdu

1960’lı yılların ikinci yarısı ile 70’lerin ilk birkaç yılına sığışabilecek bir zaman dilimini kapsayan 68 Kuşağı yıllarında, devlet tekelindeki radyo ve televizyon ile tuzu kuru birkaç sermayedarın günlük gazeteleri de darbeci askerlerin emrine amade kılınınca, ayakları üzerinde doğrulmaya çalışan Türkiye soluna, 12 Mart muhtırasıyla eşanlı bir darbe de medyadan gelmişti.

Çoğu Türkiye’nin geleceği olan üniversite öğrencisi 68 Kuşağı devrimciler, dönemin günlük gazete manşetlerinden “anarşist”, “eşkıya” olarak lanse edilmeye çalışıldığı yetmezmiş gibi, bir de “TC devletini yıkacak en tehlikeli düşmanlarmış” gibi bir algı yaratılmaya çalışılmıştı dönemin günlük yazılı basınında… Radyo ve televizyonda ise zaten devlet tekelindeydi. Böylece “kraldan kralcı” bir tavırla darbeci generallerin emri altına girmekte tereddüt dahi göstermeyen dönemin Türkiye medyası, haberlerde, idamları da, Kızıldere’de işlenen siyasi cinayeti de, ülkenin geleceği olan devrimci gençleri katleden devlet, sanki bir zafer kazanmış edasıyla vermekten imtina etmedi.

Dönemin sağ cenahında ismi ve resmi öne çıkan Süleyman Demirel’e gelince…

Denizlerin idamı için lideri olduğu Adalet Partisi vekilleriyle, sanki Menderes Zorlu ve Polatkan’ın intikamı alınıyormuşçasına, üçe üç mırıldanmaları arasında lehte parmak kaldırdılar mecliste. Diğer sağ ve milliyetçi partiler de onu izlediler. Hatta CHP’den birkaç vekil bile…

12 Mart darbecilerine de, ülkenin en okumuş, en aydın ve belki de ileride siyasi iktidara talep olabilecek bu devrimci gençleri, “ölçüsüz şiddet”, “yargısız infaz” ile katletmek, geriye kalanları da işkence tezgahlarından geçirerek hapishanelere göndermek kalıyordu…

Türkiye Cumhuriyeti devleti, Avrupa’dan ve batılı ülkelerden farklı olarak, kendi gençliğinden, 68 Kuşağından, toplumun o en dinamik, en zeki, en aydın, en fedakar ve en cesur kuşağından işte böyle “faydalandı”.

ABD Türkiye’deki askeri darbelere destek verdi

Bunun için ABD’nin silahları ve istihbaratını da kullanan dönemin “TC derin devleti” yöneticileri, daha yeni örgütlenmekte ve sol ideolojiyle yenile tanışma sürecindeki kendi gençliğine, sendikacısına, yazarına, akademisyenine ve sol cenahla en küçük ilişkisi olan kendi üreticisine ve emekçisine cephede bir düşmana saldırır gibi saldırdı.

12 Mart’ta verilen Amerikan lojistik desteği…

12 Eylül’de, daha askeri darbe olmasına saatler varken, “bizim çocuklar” rumuzuyla başkan’a duyurulması… Bu ve benzeri daha pek çok olay 12 Mart ve 12 Eylül darbesindeki ABD rolünün ağırlığının birer işareti sayıldı.

Askeri darbeler sonrası tablolar, türkiyenin utancı oldu.

Ama kısa süre sonra yapılan darbelerden, uygulanan şiddetten, dökülen kanlardan, idam edilen gençlerin cesaret ve masumiyetlerinden mütevellit, darbecileri utandıracak siyasal manzaralar ortaya çıktı.

Çünkü aynı 68 Kuşağı Avrupalı gençliğin kendi ve komşu ülkelerde daha çok özgürlük ve demokrasi için sokaklara dökülerek başlattıkları rejim karşıtı kalkışmalar, sonuçta aşk’tan eğitime, kadının özgürleşmesinden demokrasinin genişletilmesine, cinsiyetçi eşitlikten her türlü ayrımcılığa ve nihayet en küçük ırkçılığa karşı ve de çevreye duyarlı toplumsal ve kültürel kazanımları getirdi.

Bugünün Avrupa Birliği’nde şekillenen “Ulusüstü Avrupa” fikriyatını güçlendirdi.

Ve daha sonra Avrupa, 68’li yıllarda Paris, Roma, Berlin, Londra sokaklarında isyan eden gençlerinden, Madrid’de Franko’ya, Atina’da Yunan Askeri Cuntasına karşı başkaldıran gençlerden, hem ulus-devlet ve hem de Avrupa Parlamentolarında yararlanıldı. Bugün batı’da çevreye duyarlı bir kültürün oluşturulmasında, toplumsal yaşamın pek çok alanlarının iyileştirilmesinde 68 Kuşağının önemli rolü olmuştur.

Türkiye ise, hayatlarının baharında katlettiği kendi devrimci gençlerinden ne yazık ki yararlanamazdı. 68’in gençlik önderleri Sinan’ın, Deniz’in, Yusuf’un, İnan’ın, Ulaş’ın, İbrahim ve Mahir’in sonunu, ölüm fermanlarını bizzat kendi devletleri ilan etmiş ve yerine getirmişti.

Her birisi birer deha olan üniversiteli gençlerdi halbuki…

Punduna getirip de ortadan kaldırılamayanlar da bir şekilde sakatlanmaları, susup pusmaları için işkence tezgahlarından geçirilerek hapse gönderilince…

Türkiye bugün hala; 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleriyle sakatladığı, hapislerde çürüttüğü, kimi genç kadınlarının ırzına geçtiği, hiç kimseye zarar vermeyen gençlerini hatta 18’indeki çocuklarını idam sehpalarına gönderdiği ve nihayet Kızıldere’de ölçüsüz şiddet uygulayarak işlediği siyasi cinayetlerinin utancıyla yaşıyor. Bu nedenledir ki günümüz Türkiye’si, demokratik, adil, cinsiyet eşitlikçi, çevreci ve özgür bir yaşam biçimi ile değil, hala diktatörlük, yolsuzluk, hırsızlık, köktendincilik ve nihayet fetihçilik ile anılıyor yeryüzünde…

Oy dere Kızıldere

İdam hükmü verilen Deniz Gezmiş ve iki yoldaşının hayatlarını kurtarmak için Ünye’nin NATO üssünden kaçırdıkları askerlerle Tokat’ın Kızıldere köyünde muhtarın evine vardılar ONlar.

Yola devam edecekken etraflarının sarıldığını gördüler. Cuntanın “teslim olun” çağrılarına, sıkışıp kaldıkları köy evinden “buraya dönmeye değil ölmeye geldik” diye seslenerek karşılık verdiler.

Sonrası malum…

Dönemin siyasi erkinin; “yakın o köyü varsın bir köy eksik kalsın” mottosuyla hareket eden yüzlerce asker, otomatik tüfekler eşliğinde havan topları ve roketatarlarla, duvarlar delik deşik oluncaya ve o köy evciği, taş-taş üstünde kalmayacak şekilde bir harabeye dönünceye ve nihayet ortalık da kan gölcükleriyle doluncaya kadar mermi yağdırdılar…

Yüzlerce silahlı ve donanımlı asker tarafından sarılan bu köy evciğinden canlı ele geçirilme olasılığı yüksek olan on devrimci genç, üzerlerine uzun namlulu tüfeklerden ve roketatarlardan fırlatılan mermilerle bir çırpıda berovanın ortasında delik deşik edildi.

Kendileri gitti, bugünün Türkiye’sine de o aydınlık yüzleriyle adları, bir de “Oy dere, Kızlıdere” diye türküleri kaldı bize yadigar…

Rejime meydan okumanın ve dayanışmanın adıdır Kızıldere

Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının THKO örgütü üyesi olmaları, THKO üyesi olan Cihan Alptekin ve Ömer Ayna dışında THKP-C’den olan Mahir Çayan ve sekiz yoldaşının, dayanışmalarına engel olmak bir yana, ON’ları ölümüne bir devrimci dayanışmada birleştirir…

Bu nedenle Kızıldere, Türkiye 68 Kuşağı solunun, hem darbecilere karşı bir meydan okuması, hem de en radikal devrimci dayanışması olarak Türkiye siyasi tarihine ve bir sonraki 78 Kuşağı solunun da belleğine kazınır.

KIBRISLITÜRK SOLU VE TÜRKİYE 68-78 KUŞAĞI DAYANIŞMASI

Kıbrıslıtürk solunun ilk kuşağının etkilendiği AKEL ve SSCB’ne karşın, 68 Kuşağı Türkiye solu içerisinde yer alan İkinci Kuşak Kıbrıslıtürk Solu ile 78 Kuşağı Türkiye solundan etkilenerek adaya gelen Üçüncü Kuşak Kıbrıslıtürk Solundan bir grup “68 ve 78 Kuşağı Kıbrıslı devrimciler” olarak bu yıl da Kızıldere’de katledilen ONları anacağız.

Bu nedenle 78 Kuşağının en kitlesel devrimci siyasi hareketlerinden Devrimci Yol’dan bir arkadaşımızı-yoldaşımızı konuk ediyoruz bu yıl da.

12 Eylül askeri darbesi ilan edilince yoldaşlarıyla bir süre dağa çıkmış, Devrimci Yol davasında idam talebiyle yargılanmış, 10 yıl kadar hapis yatmış Mahmut Memduh Uyan.

12 Eylül sonrası dağlardaki gerilla günlerini anlattığı “Gerilla Kartaldır”, işkencedeki anılarını yazdığı “Ben Bir İnsanım” ve 78 Kuşağını ve Devrimci Yol hareketini siyasi mercek altına alarak özeleştiri bağlamında anlattığı “Kardeşim Hepsi Hikaye” diye de yayınlanmış üç de kitabı bulunmakta.

Mahir Çayan’ın başlattığı bir siyasi hareketin 10 yıl aradan sonra en çok kitleselleşmiş Devrimci Yol siyasi hareketinin kadrosundan birisi olarak, Kızıldere ile 78 Kuşağının eylemleri arasında bağ kurduğunda şunları söylüyor:

“…farklı bir politik dönemdeki olayı kriter olarak alınca, tabii ki aranan bulunamıyor. Politik koşulların değişimi göz önüne alınırsa, 12 Eylül sonrası dağlarda kaç Kızıldere olayı yaşandı; şehirlerde ne kadar arkadaşımız çatışma ve işkencede, cezaevinde öldürüldü, görülür. Bunlar da direniştir.”

Kıbrıs Türk Orta Öğretim Sendikası salonunda saat 18.30’da; sosyalizm umudu hala canlı, Mahmut Memduh Uyan’dan 43 yıl aradan sonra, bugünün gözlüğüyle Kızldere’ye nasıl baktığını dinleyip öğreneceğiz.

Farklı değerlendirmeler duyacağımızı sanıyorum ve ben tüm devrimcilere ve özellikle de kuşağımdan olanlara “kaçırmayın”, diye yazmış olayım…

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.