12 Eylül’e doğru Türkiye ve Kıbrıs-2- – Ulus Irkad

0
90

ulus12 Eylül öncesi ekonomik ve sınıfsal şartları incelemeye devam ediyoruz. Aynen Fikret Başkaya gibi Suat Parlar da(2006,Bağdat Yayınları) “Kontrgerillanın İşgal Kuvvetleri” adlı kitabında (sf.73-77) Türkiye’deki 1960’tan itibaren sınıfsal şartları incelemektedir:

“60’lı yıllar Türkiye açısından, hızlı sanayileşmenin, toplumsal sönüşünün ve burjuvazi içindeki farklılaşmanın biçimlendirdiği bir dönem oldu. Ticarileşmenin etkisiyle tarım alanında hızlı bir değişim yaşandı; bu alandaki nüfus fazlası, hizmet sektörü ile sanayiye kaydı.

Toprak yoğunlaşması ve gerçek anlamda kapitalist biçimlerin yerleşmesi eğilimi henüz belirgin olmasa da, tarım alanlarının neredeyse yarısı traktör yardımıyla ekilir hale geldi. Kooperatif örgütlenmesinin yokluğunda bu makinelere sahip olan ve bunları kiraya veren yeni bir tarımsal sermayeciler grubunun elinde önemli karlar birikti. Üretim yöntemlerinde, çalışmada ve gübrelemede bazı değişimler yaşandı. Kırlardaki bu dönüşümün etkileri kentlerde çok güçlü biçimde hissedildi. 1960-1970 arasında kent nüfusu, 5 milyon artarak toplamın %39’una ulaştı. Kente göç eden insanlar için temel yaşam alanı gecekondu mahalleleriydi. Hizmet kesimindeki istihdam bu dönemde 1,5 milyon arttı. Bunların çoğunluğu, kendi hesabına veya küçük işletmelere sosyal sigortasız veya sendikasız gelip geçici işlerde çalışan emekçilerdi.

Büyük çapta kentleşme, kitlelerin demokratik yoğunlaşmasını da getirdi ve siyasal-sınıfsal çatışmaların koşullarını hazırladı. 1963’te  296 bin olan sendikalı işçi sayısı 1971’de 1,2 milyona yükseldi. Bu rakam ücretlilerin %30’una tekabül ediyordu. Hızlı sanayileşme ve geleneksel toplum yapılarının çözülüşü ile kentte yaşayan işçilerin politikaya katılımı birliktegelişti. Bu süreçte sermaye içinde herhangi bir hizbin henüz hegemonik egemenlik kuracak yeterli kapasitesi yoktu.

1960’larda sermaye, hızlı sanayileşmenin muazzam karlarından yararlandı. Ancak bu süreç ortaya sayıca devasa boyutlarda küçük sermayeciler grubunu da çıkardı. Bu kesim örgütsüz, siyasal açıdan net bir tutuma sahip olmayan, kar peşinde koşarken “vahşi” yöntemler kullanan bir nitelik taşıyordu. Sermaye, emek ve piyasa açısından bu kesim kırsal  alanın hızla dönüştürülmesine ihtiyaç duyuyordu. Kullandığı emek, büyük kentlerin çevresinde biriken geçici işlerde çalışanlara dayanıyordu, piyasası ağırlıklı olarak gecekondulardı. Bu kesimler içerisinde girişimciler, kapitalist ideolojinin, bireysel başarılarla sıkıca pekişen geri biçimlerini savunuyorlardı.

Sanayi burjuvzisinin finans desteği olmayan kesimleri ise banka ve ticaret sermayesi ile çalışıyordu. Holding bünyesi içinde banka ve finansal kurum sahibi olmayan sanayiciler, kredilerin ticaret ve inşaata kullandırılmasından, imalat kesiminin ise fonlardan yoksun bırakılmasından şikayet ediyorlardı. Ticaret sermayesi  ise, korumacı dış ticaret rejiminin ve ekonomiye yapılan devlet müdahalelerinin yarattığı büyük ranttan yararlanıyorlardı. Siyasal partiler, ekonominin hızlı büyüme dönemleri boyunca tüm bu sermaye hiziplerinin çatışan talepleri karşısında seçim yapmak zorunluluğu duymadılar. Ancak bunalımların 60’lı yılların ikinci yarısından itibaren yoğunlaşması hükümet politikalarında yansımasını buldu(sf.74).

1965 yılında yapılan seçimi %53 oy oranı ile kazanan Adalet Partisi tüm burjuvaziyi bir araya getiren ortak bir cephe kurmayı başarıyordu. İleride burjuva cephesini bölecek çelişkiler 1969 seçimlerinde de AP’ye büyük oranda oy kaybettirecek oranda değildi. Bu arada karlı yatırımlara girişen “Ordu Yardımlaşma Kurumu” (OYAK) aracılığıyla, ordunun üst kesimleri hızlı bir genişleme içindeki kapitalist ekonomi ile bütünleşiyorlardı.

15-16 Haziran 1970’te işçi sınıfı hareketinin zirveye ulaşması sonrasında İzmit, İstanbul gibi kentlerde ilan edilen sıkıyönetim, bujuvaziye askeri bir yönetimin sunduğu büyük nimetleri gözlemleme imkanı sağlıyordu. Burjuvazinin bundan sonraki programatik söylemi, 1961 Anayasası’nda dinamikleri ile bağdaşmadığı noktasında düğümleniyordu.

AP hükümetleri, ilk yılları sırasında, büyük ölçüde iktisadi genişleme sayesinde, burjuvazinin tüm hiziplerinin desteğini alıyordu. Ancak, 60’ların sonundan itibaren, holdinglerin örgütlenen tekelci sermaye, iktidarı küçük sermaye ile paylaşmayı kabul edemez hale geldi. Ticaret ve sanayi odalarını hala küçük imalat sanayi ve ticaret sermayesi denetliyor, ithal izinlerini bu odalar dağıtıyordu. Dayanıklı tüketim malları üreten büyük sanayiciler, iç pazarın genişletilmesine ihtiyaç duyuyorlardı. Büyük burjuvazinin, kökleri tarım kesiminde olan ve dokuma sanayi alanında yatırımları olan bir başka hizbi ise ihracat imkanlarının artırılmasını talep ediyordu. Bu kesimde küçük sermaye gibi ücret artışlarına karşıydı. Hükümet ise oy deposu olarak gördüğü köylüleri terk edemiyordu. 60’ların sonunda ithal ikameci sanayi evresinin sona ermesi ile birlikte burjuvazi içi çatışma şiddetleniyor ve tüm 70’lerde etkisini gösteriyordu.

Bu yeni aşama, piyasada farklı bir kalıbı, dünya ekonomisiyle değişik stratejilerini, siyasette ise ittifakların yeniden biçimlendirilmesini zorunlu kılıyordu. Parlamentonun mevcut koşullarında doğal bir siyasi evrim yoluyla bu dengenin sağdan tam bir dip noktası sayılabilirdi. 1965-1969 arasında %12 olan sınai büyüme hızı 1970’te %15’e iniyordu.

Bu çelişkiler zembereğinin geriliminde gündeme gelen 12  Mart 1971 rejimi, burjuvaziye otoriter kapitalist yönetimin ilk örneğini sunuyordu. 12 Mart rejiminin en önemli sonuçlarından birisi, burjuvazinin bürokrasiyi güvenililr hizmetkarlara dönüştürmeye çalışması oldu. 1961 Anayasası’nın üniversiteler,yargı, toplumsal haklar ve demokratik özgürlükler ile ilgili “eylemci” amaçları budanıyordu.

1971 rejiminin  iktisadi tedbirleri, esas olarak büyüyen, örgütlenen ve eylemlerle varlığını duyuran bir işçi hareketi karşısında burjuvazinin tümünün konumunu güçlendirme temeline dayanıyordu. Ancak daha özgül dinamikler açısından durum tahlil edildiğinde askeri darbenin büyük sanayi sermayesinin çıkarlarını ön plana alan bir etkinlik içinde olduğu görülüyordu. 12 Mart rejimi dönemi kapandığında tekelci sermayenin iktisadi egemenliği perçinleniyordu.

Sermaye hizipleri arasındaki yoğun siyasi, ekonomik çelişkiler, örgütlü işçi hareketi, öğrenci gençliğin etkili ve yaygın anti- emperyalist ve anti- kapitalist  devrimci çıkışı, çıkmaza giren ekonomik durumu  iyice ağırlaştırıyordu. Düzensiz ödemeler dengesi, dış borçların kontrolden çıkması ve yükselen enflasyonla 60’ların ortalarındaki görece istikrar durumu sona ererken, basın, yaşanan süreci “1958 öncesi koşullarına dönüş” olarak değerlendiriyordu. Yıllık GSMH artışı 1970 yılında son beş yılın en düşük noktasındaydı. Kredilerin yarısı  üretim dışı faaliyetlerde kullanılıyordu. Bu durum enflasyonu körüklüyordu. Sermaye birikim süreci tıkanmış durumdaydı (sf.77).

-DEVAMEDECEK-

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.