Sağımı yazdım, solum sonraya kaldı – Halil Paşa

0
124

Halil Paşa’nın Havadis Gazetesi eki Poli Dergisinde yayınlanan yazısı

halilpasa1974 sonrasında Kıbrıslıtürk sağı’nın en büyük partisi UBP olagelmiş.

Bir başka deyişle UBP kuruldu kurulalı meclisin müdavimi.

Adalı yaşamın gelenekselliğinden ve “pek saygıdeğer seçmenimizin de oy verirken kendisi ve yakın çevresinin özel işlerini halletmek amaçlı” oylarının boşa gitmeyip “kazanacak at” olarak yöneldiği, hep cazibe merkezi olmuş parti UBP.

Adanın bölünmesinden bu yana daha yarım yüzyılı doldurmamış “Kıbrıslıtürklerin sandık tarihi”nde, UBP, sağın en çok vekil çıkaran ve en çok seçim kazanan partisi.

Eh, en çok UBP’nin yönettiği adanın Kuzeyindeki yaşamı, adanın Güney coğrafyasıyla karşılaştırınca, ortaya çıkan “başarı” ya da “başarısızlık” da meydanda.

Adanın Kuzey yarısında ekonomik ve sosyal yaşamın örgütlenip yönetilmesinde bir “verimsizlik” timsali olsa da, UBP’nin doğurganlığı onun en verimli yanı olsa gerek.

Demek istediğim UBP en doğurgan siyasal partimiz.

Kotak’ın DHP’sinden, İrsen Küçük’ün TAP’ına kadar birçok parti çıkarmış bünyesinden…

Ayrılanların bir çoğu geri dönmemiş UBP’ne. Atun, Kotak ve Enver Emin gibi. Bir kısmı bir gitmiş bir gelmiş Hasipoğlu gibi. Pek çoğu meclis dışında kalmışlar. Az önce saydığım isimler gibi.

Ama örneğin İrsen Küçük bir yolunu bulup UBP’ne geri dönmüş. Tam da partiye başkan olmuş ve Başbakanlık koltuğunda “en büyük başkan bizim başkan” sloganları arasında gelmiş, tam da omuzlara alınmışken…

Bir de bakmış omuza aldığı adamlar altından çekilmişler?

Yere düşmüş, kalkamayınca, ırın-kırın etmiş ama nafile…

Köşesine çekilmek zorunda kalmış.

Siyasetten emekliye ayrılmak mı?

Bizim sağımızda solumuzda henüz öyle bir kültür gelişmiş değil…

Halbuki ne güzeldir öyle koltuk üstü, omuz üstü, nasıl yazsam, hani öyle el üstünde, önde şoför arkada vekil, bakan, başbakan, cumbaba falan olmak.

Yolda belde tanıdık tanımadık, karşında el-pençe divan…

Biraz geriye sarıp İrsen beyin şaşaalı döneminden tekrar yazmaya başlayalım.

İrsen kazanmış ama parti bölünmüş.

Harcında partilileri koruma ve kollama olan” bir örgüt bölünürse, çıkarlar da bölünür ki; bu durumda bölünmenin en büyük aktörünün üzerinin çizilmesinden daha doğal bir şey olamaz.

Zaten öyle de olur.

Zaten Erdoğan’ın maaşın kaç? Sorusuna verdiği “7.5-8” dramatik espri ile yara alan Küçük ile çevresinde öne çıkmış birkaç vekil ve bakanın parti(li)nin menfaatini koruyup kollama kabiliyetinden şüphe dilmiş olacak, taraftarlar onları sandıkta unutmak evla ve reva görmüş…

Tahsin Ertuğruloğlu ise İrsen bey gibi başka parti kurup tutmayınca yuvaya geri dönenlerden. UBP’den üstelik de başkan olduktan sonra kaybedince, DGP’yi kurmuş, ancak kendisine daha önce destek veren seçmenin UBP’nde kaldığını görünce, o da bir yolunu bulup, tutmayan partisini lağvederek, yuvaya geri dönenlerden.

Şimdilik sesi selengi pek çıkmıyor.

TAP’ı kuran İrsen Küçük partiye başkan olur da ondan çok daha genç Ertuğruloğlu mu olamaz?…

Neyse bütün bunlar UBP’nin kendi iç meselesi…

Oğlunun, kızının işe yerleştirilmesinden tayin terfilere toplumun irili ufaklı kişisel çıkarlarını, adına  “torpil” denen mekanizma ile halletmekte “en başarılı” parti olan UBP’de olup bitenleri tartışmak   her zaman “geyik muhabbeti”ne dönüşme ihtimali taşıması hasebiyledir ki, şimdilik yazımın UBP kısmına burada iki nokta koyayım..

Sağın en küçük ya da en büyük ikinci partisine (sanırım bugünlerde sağda üçüncü bir parti falan yok, ya da sesi duyulmuyor –hp) DP’ye gelince!

Elbette o da UBP’nin “büyümesinin ve veriminin doğuma neden olduğu anda” ortaya çıkan bir parti.

Fakat DP’nin UBP’den ayrılan ve bir süre sonra tarihe karışan diğer sağcı partilerden önemli bir özelliği var.

DP hala ayakta…

Kıbrıs sağında adeta bir siyasi marka olmuş baba Denktaş’ın işaret ettiği bir parti olması, oğlu Serdar Denktaş’ın da partinin kurucusu ve yıllardır başkanı olması önemli etkenlerden. Ancak UBP’den daha az da olsa kendisine bağlı bir memur-bürokrat ve teknokrat ve de esnaftan mürekkep “çıkar grubunu” yaratabilmiş olması, sanırım çok daha büyük bir etken.

İçinden kopup geldiği UBP gibi, DP de hem milliyetçi, hem muhafazakar, hem de “liberal” eğilimli kişilerin, ama en çok da UBP gibi seçmeni çıkar grubu olarak (hem seçmenin kendisinin ve hem de yakınlarının çıkarlarını korumak ve kollamada, onları “kazanan at’a” oynayacağına ikna ederek, meclise taşınacak kadar oy toplayabilmek-hp) örgütleyebilmiş bir parti. Bunu nedenlerden dolayıdır ki; UBP içerisinden çıkan partiler arasında bugüne kadar gelmiş yegane parti.

Gerçi son yıllarda giderek küçülen bir partiydi ki DP…

Geçtiğimiz yıl UBP’nin tarihinde şimdiye kadar yaşadığı en büyük bölünme, DP’nin küçülmekten kurtulup, kurulduğu zamanlardaki gücüne erişmese de, hükümetin küçük ortağı olacak kadar oy toplamasına yaramış.

UBP’den kopan diğer partiler gibi kapısına kilit vurmadan bugüne kadar gelebilmiş DP’nin, “etleri bir kazanda kaynamaz” gibi gözükse de, her iki partinin öz olarak birbirlerinden ne farklı siyasal düşünceye, ne de söyleme sahip olduklarını söylemek pek mümkün değil.

Örneğin adanın sorunlarının en önemlisi olan “Kıbrıs Sorunu”nun çözümü konusunda, her iki partinin hem gönüllerinde, hem de siyasi tahayyüllerinde yatan aslan, son tahlilde statükonun devamı, ya da eskinin devamı anlamına gelebilecek “iki devletli”, söylemde olmasa da uygulamada kapıyı taksime kapamayan ancak “konfederal” ve “militarist bir çözüm” şeklidir.

Aslında uluslararası siyasi konjenktürün adanın yarısının Türkiye’ye bağlanmasına (Taksim) olanak tanımayışının, adadaki statükonun devamına yaradığının da farkında olduğunu düşündüğüm bu iki parti, Türk Milliyetçisi ve militer çıkışlarla, çözümsüzlüğün, yani statükonun devamının, kendi değirmenlerine su taşıdığının da bilincindeler…

Aksi halde olası bir “çözümsüzlükten bıktık, Türkiye’ye bağlanalım” hali; bırakın Türkiye’nin uluslararası siyasette yalnızlığa düşmesi durumunu, bu iki partinin pek çok kadrosu ve taraftarının geçim kaynağı olan statükonun da ilgası anlamına gelecektir.

Bu da hem UBP’nin, hem de DP’nin kadrolarında ve beslendiği seçmen oylarında büyük bir statü ve dolayısıyla da maddi-manevi kayıp anlamına gelecektir.

Düşünün Kuzeyin başında bir resmi TC Valisi…

Bu durum en basitinden bakanlıkların, vekilliklerin, müsteşar-müdür-amir ve “memurluk” halleriyle, seçim öncesi ve sonrası süreçlerde, “gör beni göreyim seni” durumlarının, “savurgan” dolayısıyla da “kim korkar açık bütçeden” rehavetinin, hala geçer akçe olan “KKTC böbürlenmelerinin” ve nihayet “çek şükranı, kap parayı” mealindeki “siyasi trans halleri”nin de sonu demek olacaktır.

Bütün bunlar tüm siyasal partilerimizin olduğu gibi işbirlikçileri dışında UBP ve DP’nin de sonu demek.

Demek istediğim şu ki; bu iki “Türk Milliyetçisi” ve militarist söylemlere gark olmuş iki partinin, adanın Kuzeyindeki mevcut statükonun devamına göre ayar vermeye çalıştıkları siyasi pragmatizmleri, her fırsatta gönüllerinden geçen aslan olduğunu zikretmekten geri durmadıkları o anlı şanlı Taksim’i de dışlayacak denli, nev-i şahsına ait bir “Kıbrıslıtürk milliyetçiliği” ile maluldur.

Ya meclisteki solumuz çok mu masum?

CTP’ni, TKP menşeli TDP’ni, “meclisin solunu”  yazmaya hazırlanıyordum; artık sağla-solun birlikte yönetmesinin kanıksandığı, siyasi değerlerin giderek silikleştiği vb. şeyleri yazmaya hazırlanıyordum ki…

Dahası “meclis solu”nun da, sağından çok da farklı olmadığını, her hükümet ettiği dönemde giderek koalisyon ortaklarına benzediğini, hatta pek çok zaman sol-sağ partilerin birbirlerini taklit ettiklerini, onları hükümette ve pek çok söylemde birleştiren en önemli olayın da, KKTC’nin devamı anlamına gelen sürerdurumdan yararlanmak olabileceğini…

Ve nihayet içerisinde bulundukları ve adalılara zarar veren statükoyu içselleştirmekle, bunu da seçmene ve halka dayatıp alıştırmakla, hem partilerine ve hem de taraftarlarına ve hem de cemaatın “sol”a olan güvenine zarar verdiklerini yazmaya başlayacaktım ki…

Lefkoşa-Omorfo yolundaki kaza haberi geldi.

Gökten taş yağarsa ancak böyle bir ölüm gerçekleşirdi.

Karşı şeritten uçak gibi havalanan bir araba kaya gibi çöktü üzerlerine…

Bu büyük ve acı bir tesadüf müydü?

Yoksa bunda cemaat olarak hepimizin de bir katkısı olabilir miydi?

Bu kaza adanın Kuzeyini ve cemaatimizi çok gerdi…

Bana öyle geliyor ki hepimizin ve en çok da ülkeyi yönetmek üzere seçtiklerimizin, siyasetin, adaletin, bürokrasimizin trafik kazalarında inkar edilemeyecek birbirinden kaynaklı rolleri var…

Neyse “Meclisteki solumuz”u yazmak da artık başka bir zamana kaldı…

Çünkü şimdi daha çok yazmak içimden gelmiyor.

Ve çünkü hiçbir etkili ya da muhteşem yazının gücü, gideni gencecik insanlarımızı geri getirmeye yetmiyor…

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.