Kirli bezle masa silinmez! – Halil Paşa

0
147

Hâlî ne zaman kaldı cihan ehl-i tama’dan

Sen zâtını bu âleme elzem mi sanırsın

En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun

Sen herkesi kör âlemi sersem mi sanırsın

ZİYA PAŞA

 halilpasaDünyamızda kaç ulus-devlet kurulurken temiz bir başlangıç yapabildi?

Günümüz devletlerinin pek çoğu, istila edilen başka milliyet ya da cemaatlerin toprakları üzerine kurulmadı mı? Devletler kurulurken, yöneticiler ve hak-hukuk arkada, askerler, top-tüfek, şiddet önde gitmedi mi?

Uzun lafın kısası bugünün ulus devletleri savaş meydanlarında hem kendi, hem de “öteki” insanların dökülen kanları üzerinde yükseldi.

Bu nedenle günümüz kapitalist devletlerinin derinliklerinde, şiddet geleneğini de içselleştirmiş örgütler, ne olur ne olmaz “hazır kıta” bekletilir. Birkaç yüzyıllık siyasal tecrübe göstermiştir ki, istisnai durumları olsa da, genellikle devlete hakim olan, onun derinine de hakimdir.

20. yüzyılın ikinci yarısından beridir bizimki gibi hala uluslararası hukuka dahil ol(a)mamış, dünyadan izole, “güvenlik” endişesi ile malul, “şehitler”, “kayıplar”, “düşman”, “hainlik”, “ihanet” vb. siyasi kavramların günlük yaşama damgasını vurduğu, devlet olmayı bir türlü içselleştirememiş küçük cemaatlerde, devlet yönetme ve demokrasi kültürünün gelişmesi pek mümkün ol(a)maz.

Ya ne olur?

Daha çok gündelik ihtiyaçlarla kısıtlı, seçime ve sandığa hapsolmuş bir demokrasi…

Dolayısıyla rüşvet, yolsuzluk, haksızlık, torpil ve yasa tanımazlık gibi olaylar, “ben yaptım oldu” halleri, adiye-i vakadan sayılır ve bir takım “gündelik ve pragmatist formüllerle” sorunlar güya “halledilmeye” çalışılır…

Bu nedenle “rastgele bir yaşam” gündelik hayatta içselleşmiş ve adeta normalleşmiş olur.

Yazının ilerleyen bölümünde biraz daha detaylandıracağımız son günlerde bir “hükümeti krizi” sorununa dönüşen “üçyüzaltmışaltı” hadisesi de seçime hapsolmuş böyle bir demokrasinin ürüründür.

Elbette sanayi devrimini gerçekleştirmiş batılı ülkelerin yöneticileri de, ak sütten çıkmış kaşık değiller. Nitekim Avrupa ülkelerinde de zaman-zaman bu tür yolsuzluk, rüşvet, kayırma gibi “yasaları ve yetkileri kötüye kullanma” halleri zuhur eder.

Tüm ulusal ve uluslararası hukuka, hükümetlerin, istihbarat ve polis teşkilatlarının işbirliğine rağmen batılı ülkeler de dahil, dünyada rüşvet ve yolsuzluğa bulaşma hali yaygındır.

Bütün bunların temel nedeni, elbette özel mülkiyete dayalı üretim ile eşit olmayan bölüşümün sosyal yaşamda neden olduğu eşitsizlik halleridir. Diğer bir deyişle ana kaynak kapitalizmin ta kendisidir.

Dünyanın en yaşlı kapitalist bölgesi olmanın avantajıyla, Kuzey Avrupa ülkelerinde, yasama, yürütme ve yargı’nın birbirlerinden bağımsız organlara dönüşebilmesi, yolsuzluk, rüşvet, yasaları kötüye kullanma halleri, devlet katındaki hangi yönetici ve politikacıdan gelirse gelsin, yargılanmasına ve cezasız kalmamasına olanak sağlamaktadır.

………………………………………………..

Dünyanın hali bu iken, henüz yaşadığımız adanın uluslararası hukuka dahil olmayan Kuzey coğrafyasında, politik, sosyal ve ekonomik yaşamdaki kirlenmemiz, başka ülkelere göre çok vahim bir durum arz ediyor.

Makalenin başlığı “kirli bezle masa silinmez” bir Rus atasözü.

“Temiz bezle silinen masanın ancak temiz olabileceğidir” elbet anlatılmak istenen.

İyi de bunun siyasetteki karşılığı nasıl bir şey?

Kendi coğrafyamızdan başlayalım önce…

Ne diyor Kıbrıs Sorununda çözüme karşı direnen siyasal partilerimiz?

“Antlaşma için acele etmeyelim. Önce evimizin önünü süpürüp temizleyelim”.

İyi de sokağımızı süpürüp temizleyeceğimiz “süpürgemize” bir göz attık mı?

Bizde hiçbir siyasi lider, yönetici, vekil ve bazen sempatizanı dahi kendi partisine-örgütüne toz kondurmuyor. Partisi adına özeleştiri yapacağı bir konuda bin bir dereden su getirip, partisini her türlü eleştiriden azade kılmaya, en iyimser bir eleştiriyle “kötünün iyisi bizim parti” demeye getiriyor.

Futbolda taraftarlık hali gibi bir şey…

Ayrıca hiçbir lider, yönetici ve vekil, kendi partisinin günahlarını, hatalarını, suçlarını ne kendi içerisinde, ne de şeffaf ve samimi bir biçimde kamu oyu önünde tartışıyor…

Örneğin birkaç ay öncesinde Havadis gazetesi CTP içerisindeki siyasal kavganın bir ucundan tutmuştu ki!…

Bahse konu parti yöneticileri; “tam da içerisinde bulunduğumuz bu kritik günlerde” ve “pusuda bekleyen CTP düşmanlarının ekmeğine yağ sürme” mealinde bir düşünceyle malul, iyisi mi “yen içinde saklı kırık kol”la yola devam etmeyi uygun görmüş olacaklar, o gün bugündür “tıs” yok.

Öyleyse hatalardan nasıl ders çıkarılacak?

Oy veren vatandaşa, sempatizana ve üyeye, vergisini ödeyen vatandaşa karşı parti nasıl şeffaf ve haliyle güvenilir kılınacak?

Öte yandan elbette bu ve benzer konularda UBP’ne haksızlık etmemek gerekiyor.

Çünkü UBP, hele de İrsen Küçük dönemindeki kurultayda ortaya çıkan siyasi skandallarıyla bu işte en ehli olanı…

Çünkü bu parti, vekilleri bakanlık gibi makam hırsları ile kavgaya tutuştuğunda, “kol kırılır yen içinde kalır” düsturundan öte, parti içi hesaplaşmalarında, birilerinin diğerlerine üstünlük sağlaması adına, örneğin 366 kişiyi her türlü yasadışı riski göze alarak devlete yamayıp, vatandaşın ödediği vergilerin de bu yolla çar-çur edilmesini göze alabiliyor.

Öte yandan devlet işine istihdamda “torpil” olayının kanıksanması, “kim temiz ki?” söylemini adeta bir siyasi anlayışa büründürüp, siyasetteki kirlenmenin doğallaşıp, normalleşmesine olanak sağlıyor.

Sanki bu 366 kişi de bilmiyor mu torpille işe alındıklarını?

Ancak o 366 kişi, “kendileri işe alınmazsa, siyasetteki kirliliğin ortadan kalkacağına da inanmadıkları” için, sokağa dökülmekte, herhangi bir sakınca (bir zamanlar başkalarına haksızlık yapılma pahasına işe alınmış oldukları gerçeğine rağmen-hp) görmüyorlar…

Siyasal partiler, seçmenlerini kirletince!…

Kollarımız kırık-çıkık ve saklı. Süpürgemiz ve temizlik bezimiz de kirlenmiş mi olur?

Koydukları yasaları çiğneyen siyasilerimiz ve olayı kanıksamış bürokratlarımız ve torpile müptela edilmiş memur ve vatandaşlarımız ile mi kapımızın önünü süpürüp, kirlenmiş sokaklarımızı temizleyeceğiz?

……………………………………………………..

Çok yakın siyasi tarihimizi azıcık geriye sarıp kısa bir hatırlatma turuna çıkalım.

2009 yılındaki seçimler sonrasında ilk siyasal demecinde ne demişti DP lideri S. Denktaş?

“Daha çok paramız olsaydı, daha çok oy alırdık!”

Ya Aslanbaba Mecliste “gaymeleri” çıkarıp kendisine “siyasi rüşvet” verildiğini söylerken olay nasıl yorumlanmıştı?

“Başka bir yerden bu paranın daha fazlasını almamış olsaydı böyle şov yapmaz, bu tiyatroyu oynamazdı.”

Ancak “o başka yerin” de neresi olduğu da bir türlü söylenmemişti.

Ya son Lefkoşa Belediye seçimlerinde?

Kameralar, seçimin hemen öncesinde surlar içerisinde ellerinde iaşe paketleri evlere girip çıkanların sanal medyadaki görüntülerini dağıttığında, “mammayı veren, oy’u alır” düsturu mu geçerli oluyordu?

Rasıh Reşat 30 Temmuz 2013 tarihli Haberdar gazetesindeki “Oyun kaça hemşerim” başlıklı makalesinde; “ …önceki gün yapılan seçimde Demokrat Parti’nin yükselişini Serdar Denktaş bu sefer parayı buldu şeklinde değerlendirmek mi lazım? “…CTP geleneğinde oy satın alma yoktur. Biz asla böyle bir şeyi tasvip etmeyiz’ diyen CTP’de bir vekilin oy satın almaya çalışırken tespit edilmesi, daha önceki bir seçimde de İskelede böyle bir hadisenin polisiye bir vaka haline gelmesi şeklinde bilgileri derlersek CTP’nin yükselişini buna mı bağlayalım şimdi?” diye yazıyordu.

Ada olması hasebiyle her şeyin çok hızlı duyulduğu coğrafyamızda, ellerinde tavuk kapı kapı gezerek oy avına çıkıldığı seçim dönemlerini ne çabuk unuttuk?

Keşke tavukla kalınmış olsaydı ya…

……………………………………………………………………….

Hal-i perişanımızdan kendimizi tamamen azade kılmak için, sık-sık suçladığımız Türkiye’ye gelince… Bu aralar 17 Aralıkta patlak veren yolsuzluk ve rüşvet olaylarıyla çalkalanıyor.

CHP’nin tek parti diktatörlüğü dönemi sayılmazsa, 1923’ten beridir Türkiye’nin en uzun süreli hükümeti AKP ile Atatürk ile İnönü’den sonra, TC tarihinde siyasi iktidarın en güçlü kişisi olarak gösterilen R.T Erdoğan, istifasını isteyip değiştirdiği bakanlarına, sivrilttiği diline rağmen rüşvet ve yolsuzluk krizini atlatmış değil.

Rüşvet ve yolsuzlukların bir halkasında yer alan Halk Bankası Müdürü’nün evine yapılan polis baskınında kütüphane bölmesinde saklı potin kutuları içerisine gizlenmiş 4.5 milyon dolar nakit para, daha ilk anda rüşvet ve yolsuzluk buzdağının yüzeydeki görünür yanını ele veren en büyük kanıtlardan birisi oldu.

Bu arada “aracılık ettiği ihalelerde çantayla teslim aldıkları paralarda” şüpheli görülmüş olacaklar, bakan çocukları hemen gözaltına alındı. Haftalardır hapisteler.

Ancak Başbakan Erdoğan’ın (artık AKP’de barınabilmenin tek yolu kesinlikle Erdoğan yandaşlığından geçiyor-hp), rüşvet ve yolsuzluğu soruşturan savcıyı, diğer yandan zanlıları yakalayan polis müdürlerini görevden alması, bu arada yargıyı suçlaması, olayda AKP ve lideri Erdoğan’ın soruşturmada “tarafsız” kalmayacağını ve üstelik de yolsuzluğa bulaşanların yanında yer aldığının da ilk işaretleri oldu.

17 Aralık skandalı, sosyal medyada, Erdoğan’ın bizzat kendi çocuklarının kısa süreye sığan servetlerinin de yeniden konuşulup tartışılmasına yol açtı.

Tüm bunlar yaşanırken TL’nin döviz karşısında değer kaybettiği oranda Türkiye ekonomisinin fakirleştiğine şahit olduk.

Başbakan Erdoğan, Gezi Parkı sırasında olduğu gibi tanıdık bildik siyasi reflekslerle hareket etmeye devam ederek, “dış güçlerin oyunu” (ABD ve İsrail lobisi vb.-hp) gibi “komplo teorileri”ne sarıldı.

Ancak yolsuzluk olaylarına karışmış olabileceği zannıyla oğlu gözaltına alınıp sonra da bırakılan Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, eline tutuşturulan yazıyı okuyup da istifası istenince, zehir zemberek yaptığı basın açıklamasında Başbakan Erdoğan’ı şaibe altında bırakacak şu sözleri söyledi:

“Rüşvet ve yolsuzluk ifadelerinin bulunduğu operasyon sebebiyle istifa ediniz ve beni rahatlatacak deklarasyonu yayınlayınız şeklinde tarafıma baskı yapılmasını kabul etmiyorum.

…Etmiyorum çünkü soruşturma dosyasında (rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasını kastediyor olmalı-hp) var olan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü sayın Başbakanın talimatıyla yapıldı.

… Bu milleti ve vatanı rahatlatmak için sayın Başbakanın istifa etmesi gerektiğini düşünüyorum” dedi ve sadece bakanlıktan değil, vekillikten de istifa etti.

……………………………………………………….

Kendisine komplo düzenleyen “paralel devlet”ten bahsetti Başbakan.

Paralel devlet içinse; bir demecinde “devlet içinde devlet”, bir başka demecinde “çetelerdir” sözcüklerini kullandı.

Görevden aldığı ve Gülen Cemaatinin uzantısı saydığı polis müdürleri…

Polis müdürleri ile rüşvet ve yolsuzluk operasyonunu soruşturup yöneten savcılar…

Hatta Bakanların yolsuzluğa bulaştıkları zannıyla gözaltılarına karar veren yargıçlar…

Hepsi de paralel devletin şüpheli çete elemanları içerisinde tanımlanmaya çalışıldı.

Savcı soruşturmasın, polis tutmasın, mahkeme yargılayıp içeri atmasın!…

Bu durumda kim yakalayacak rüşvet ve yolsuzluk yapanları?

Türkiye Başbakanı kendisine her muhalefet edeni “düşman” ya da “hain” ilan etmek suretiyle dilini sivrilttikçe sivriltiyor.

Neden yazdım bunları?

Yakın geçmişte Erdoğan’a toz kondurmayan ve fakat samimiyetine inanmak istediğim pek çok gazeteci ve siyasetçi arkadaşlarımı, “kendi coğrafyamızdaki kirlenmeyi AKP ve kurmayları ile temizleme uğraşı yerine, olası bir çözüme odaklanmaya belki ikna edebilirim” diye…

………………………………………..

Kendinden olmayana düşman gözle bakan zihniyeti ve her siyasi çıkmaza girdiğinde “hainler” söylemi ile “komplo teorileri” masallarına sarılan o nobran dilin Kıbrıslılar elbette yabancısı değiller…

Denktaş daha dün, Annan Planı döneminde kendisinin karşı çıktığı bir “çözüme evet” diyen meydanlardaki kalabalıkları neredeyse külliyen hain ilan etmemiş miydi?

O zamanlar planı ancak milliyetçi çıkışlarla destekleyen Erdoğan yakın zaman öncesinde “maaşın kaç?” fevriliği ve “beslemeler” aşağılamasıyla…

Cemil Çiçek de birkaç yıl öncesinde “Güneydekilere ne kadar da benziyorlar?” sözleriyle (hem Türkiye’nin dayattığı pakete karşı çıkan öğretmenleri, hem de milliyet olarak Kıbrıslırumları aşağılamış oluyordu-hp), AKP’ne muhalif Kıbrıslıtürklere karşı adeta bir “nefret söylemi”nde bulunuyordu.

Adaya geldiğinde kendisine muhalif tek bir gösteri yapılmaması için tüm polis teşkilatını seferber ettiren.

Kıbrıs politikasını protesto eden bir pankartı indirmek için sendika binasına girip sendikacıları da içeriye tıktıran…

Kendisini karşılayan taraftarlarına karşı munis ve bıyık altı tebessümler dağıtırken, az ileride KTHY önünde aşağıladığı Kıbrıslı solcu gruplar tarafından protesto edilince, üzerlerine aniden tekme-tokat-cop-yumruk polisi gönderilmesine neden olarak tv kanallarına yansıyan hal-i perişanımıza neden olan…

Parti liderlerini sorguya çekip haşlayan Türkiye Başbakanı Erdoğan, gerici-otoriter bir zihniyete yelken açmış durumda…

……………………………………………………….

Ama bir gerçek de vardır ki, Kıbrıs Sorununda en önemli siyasi aktörlerden birisidir Türkiye.

Tam da görüşmelerin kısa süre sonra başlayacağı 2014’te…

Bir yanda Erdoğan’da toplanmış siyasi yetkenin, onun iki dudağı arasına sıkışmış ve kendi gibi düşünüp yaşamayanları “düşman” olarak içselleştirmeye meyyal bir toplum mühendisliği, uymayacak olanlara da ceberut bir devlet ile haddini bildirme hali…

Diğer yanda Türkiye’de şiddeti ve akan kanı durduracak Kürt Sorununun çözümü konusunda anlaştığı kesimleri terörist olarak aşağılamaya devem etme, Roboski’de güpegündüz öldürülen “vatandaşlarının” katillerini bulmamaktaki isteksizlik hali…

Rüşvet ve hırsızlıkla itham olunan müdür ve bakan çocuklarını korumak için sert bir biçimde yükselttiği sesini, ne yazık ki sıra Roboski’de katledilen vatandaşlarına gelince bir türlü yükselt(e)miyor sayın Erdoğan.

Kıbrıs’ta ise Kıbrıslıtürkler adına çözümün nasıl olacağına “Maraş’ı da vermem, Güzelyurtu da” dahi “bir karış toprak” da, ne de “ayrı devletten vazgeçmem” diyerek (kağıt üzerinde olsun adanın Kuzeyinin sahibinin Kıbrıslıtürkler olabileceğini dahi bir kenara iterek-hp) “Türk Milliyetçiliği”nden kaynaklı kızgın bir ruh haleti içerisinde çözümsüzlüğü dillendirebiliyor. Bunu yapmakla da tıpkı geçmişte Denktaş’ın yapmış olduğu gibi, Elen Milliyetçilerin ve fanatik Kilise papazlarının, “çözümsüzlüğün de çözüm olabileceği” konusunda seslerini yükseltmelerine katkıda bulunuyor.

Türkiye’de mevcut hükümet ve başbakanı, ne yazık ki sadece Türkiye demokrasisini gelişmesi ve Kürt Sorunun çözümündeki olumsuz tutumlarıyla değil, Kıbrıs sorununun çözümü konusundaki radikal milliyetçi çıkışlarıyla da da pek ümit vermiyor.

Yandaş medya dışındaki gazete yazarlarının, hükümetin talimatlarıyla işten kovdurulduğu haberlerinin ayyuka çıktığı bir Türkiye’de; AKP’de, Başbakan Erdoğan da, kitleler üzerinde o ilk günlerdeki “demokrat lider” inandırıcılığını hızla yitiriyor.

………………………………………………..

Yakın zaman sonrası kitaplarının, asırlık Kürt Sorunu ile yarım asırlık Kıbrıs Sorununu çözecek şartlar olgunlaşmışken nasıl bir anda Akdenizin iki yakasında hızla kirlenen siyasetin, barışa mani olduğunu yazacağı bir dönemden mi geçiyoruz?

Yoksa siyasetteki kirlenmeye rağmen, Kıbrıslıların milli ve dini kimliklerini anlaşmazlığın en büyük gerekçesi yapmak yerine, insani ve adalı kimliklerini öne çıkardıkları bir siyasal sürecin, yani bir çözüm arifesinin içinden mi geçiyoruz?

Kendimizi yönetirmiş gibi yaptığımız bu adanın Kuzey coğrafyasında şimdilik tek şansımız,

Kıbrıslıtürkelere ve Kıbrıslırumlara kendi evlerinin efendileri olabilme fırsatı verecek bir çözüm değildir de nedir ki…

Adada uzun zamandır neo-liberalliğin ekonomide, dinin ve milliyetçiliğin günlük yaşamda hızla yükseldiği ve cemaatlerdeki siyasi kirlenmelerin üzerini örttüğü bir anda, adada olası bir siyasi çözümün, aynı zamanda adalıların insani dayanışmasının da önünü açacak yegane siyasi olay olacağını yazmaya bilmem gerek var mıdır?

Makaleye başlık olmuş Rus atasözü “Kirli Bezle Masa Silinmez” deyişine gelince…

Bunu tersine çevirmenin şimdilik tek yolu da, galiba “çözüm”den geçiyor…

 

NOTLAR

Yorgancıoğlu ve Denktaş: 

“Şimdilik kaydıyla” da olsa 366 için pragmatist bir formül bulup anlaştılar. Böylece “ben yaparım olur” zihniyeti ile geçen yılın UBP kurultayına dönük ol hükümetin başı İrsen Küçük’ün o çok eleştirdikleri torpil mekanizmasına, hükümete kazasız belasız devam etmek uğruna ortak oldular.

Erdoğan:

Vatandaşlarının Roboski’deki toplu cinayetine hala süren kayıtsızlığıyla açık verdi önce. Gezide “çapulcu” gençlerini sinek ilaçlar gibi gazlayan, olmadı darp eden, sakat bırakan ve hatta kurşun sıkarak ölümlerine yol açan polisler içinse “destan yaratıyorlar” dedi. “Camide içki içiyorlar” dedi ama dediğini caminin imamı bile yalanladı. “Çapulcular” kavramından önce, Kıbrıslıtürk solunu aşağıladığı “beslemeler” sözcüğüyle siyasi jargonumuza katkıda bile bulundu. Muhterem, adamızı ziyarete gelince kendisini protesto etmeye yeltenen siyasal parti, sendikacı ve sivil toplum temsilcilerimizin kıpırdamasına fırsat dahi vermeden, Türkiye’de olduğu gibi tekme-tokat-kalkan-cop eşliğinde ezmeye çalıştı. Türkiye’de önce ittifak yaptığı sonra da komplo kurmakla suçladığı cemaat ile kapışınca,Gezi eylemlerini bastırmakta “destan yaratan polisler”, “Ergenekon ve Balyoz” davasının “cesur savcıları” ve nihayet son anayasa referandumuyla yetkili kıldığı yargıçlar, “paralel devletin” “çeteleşen elemanları” mı oldu?

Ne “askeri vesayete son verme”, ne “one minute” cesurluğu, ne “Kürt açılımı”, ne de Kıbrıs Sorununun çözümü için “Annan Planı”nda verdiği destek… Hepsi de onun şimdiki otokratik söylemleri ve zihniyetiyle değersizleşip buharlaştı.

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.