“Yeni sol” ve San Michele’nin horozu – Foti Benlisoy

0
203

fotibenlisoyGiulio Manieri, Enternasyonal’in (birincisinin) İtalya seksiyonundandır. Yoldaşlarıyla birlikte toplumsal devrimi kışkırtmak amacıyla bir kasabaya baskın düzenler. Amaçları, birbiriyle eşgüdümlü silahlı grupların ülkenin değişik kırsal bölgelerinde eşzamanlı olarak ayaklanmalar başlatmasıdır. Ancak Manieri’nin grubu izole olur. Kasaba halkı Manieri’nin grubuna destek olmaz. Manieri ve arkadaşları yakalanır. Grubun lideri olan Manieri önce ölüm cezasına çarptırılır; ancak sonra, tam kurşuna dizilecekken affedilir ve cezası müebbet hapse çevrilir. Manieri bu cezanın ilk on yılını tecritte geçirecektir. Tavianni kardeşlerin 1972 yapımı “San Michele aveva un gallo” adlı filminin ilk bölümünde Manieri’nin “başarısız” devrimci kariyeri ve tecritte geçirdiği bu zor on yıl ele alınır. Filmin son bölümündeyse Manieri, tecritten çıkar ve cezasının kalan kısmını geçireceği hapishaneye doğru hareket eder. Yolda yine aynı hapishaneye götürülen genç kuşaktan devrimcilerle karşılaşır. Manieri tecritteyken genç devrimcilerin, yeni kuşağın kendisini nasıl da coşkuyla karşılayacağının hayalini kurmuştur sık sık. Ancak karşılaşma pek de tantanalı olmaz. Gençler Manieri’yi işitmişlerdir elbet. Ona uygun ilk fırsatta ülkede son on yılda olan gelişmeleri aktarırlar. Devrimci hareketin karakteri bütünüyle değişmiştir. Spektaküler eylemlerin, kırda ayaklanmaların zamanı geçmiştir artık. Gençler kentlerde, işçi sınıfı içerisinde sabır ve metanetle örgütlenmenin öneminden bahsederler. Doğrudan eylem yerine uzun erimli örgütlenme faaliyetinin, kitlesel ve yaygın sınıf örgütleri oluşturmanın gereğinden bahsederler. Kopuştan, isyancı sıçramalardan çok modern toplumun evrimsel ilerleyişine bel bağlamışlardır. Manieri damdan düşmüşe döner. Gençlerin söylediklerini ahmakça, hatta gayridevrimci bulur. Tartışma alevlenir. İki taraf da birbirini suçlar. Manieri tek başınadır. Üstelik on yıllık tecritte zayıf düşmüştür. Hayal kırıklığına kapılır. Devrimci hareketin bu yeni evresinde onun yeri yoktur. Bütün deneyimi, bilgisi, pratiği bir önceki devrenin şartlarında oluşmuştur. O devrimci ajitasyonla küçük militan gruplar oluşturmak, onları silahlandırıp ayaklanmalar kışkırtmak devrinin insanıdır. “3 B” geleneğinin (Babeuf, Buanorotti, Blanqui, hatta Bakunin) bir devrimcisi olarak sendikalar ve kitle partileri dönemini idrak edemeyecek durumdadır. Yeni dönemde Manieri’nin bir devrimci olarak hiçbir işlevi ve anlamı yoktur yani. O devrimci mücadelenin bir başka evresine takılıp kalmıştır. Filmin sonunda sükût-u hayale uğramış, yapayalnız kalmış Manieri, hapishane yolunda intihar eder.

“Yeni sol” tabiri her tedavüle girdiğinde, kimi eleştirmenlerce “ütopik sosyalizmden Marksist sosyalizme geçişin” hikâyesi olarak değerlendirilen bu filmi düşünmemek elde değil.  Hele hele tarihi kendisiyle başlatan, hafızasız ve kendinden menkul “yeni sol” arayışlarının pek revaçta olduğu bizim memlekette… Bizde ne hikmetse sıfırdan başlamak, bembeyaz bir sayfa açmak, geçmişin “günahlarından” (yani Manieri’lerden) arınmış yepyeni bir solun hülyasını kurmak her daim revaçta. Ezber bozmaya soyunanlarımız, “putları yıkan” ikonoklastlarımız çok. Yerküre üzerinde yeni bir deneyim söz konusu olmaksızın kendisini fantezi düzeyinde bu kadar sık “yenileyen” bir başka sosyalist hareket var mıdır bilinmez. Sahici bir yenilenmenin bir türlü mümkün olamamasının ardındaki bir neden de muhtemelen “hafıza kaybını” dayatan bu “yeni” takıntısı. (Bu takıntının “ayna yansıması” sayılabilecek olan ve tarihi menkıbelere indirgeyen tutum da geçmişi diline pelesenk etse de belleksizliğin bir başka türü.) Daniel Bensaid, “yenilik duygusunun yoğunluğu, çoğu zaman hafıza kaybıyla doğru orantılıdır” derken haklı. Manieri’nin intiharını gerektirecek bir “yenilenme”, yani devrimci hareketin bir önceki evrelerinin stratejik tartışmalarını, deneyimlerini ve duyarlılıklarını yok sayacak bir “sıfırdan başlama” hali, yenilenmeyi köksüz ve ayakları havada bir retorik jest olmaya mahkûm eder.

Oysa kıyısında olduğumuz yeni dünya nasıl da eski sorunlarla boğuşuyor. Şenzen ya da Bangalore’da bugünün işçileri, Manchester ya da Lyon’daki işçilerin iki yüz yıl önce karşılaştıkları sorular ve sorunlarla yüzleşiyor. “Azgelişmiş şark” bu meseleleri çoktan “aşmış” Garbı taklit ediyor diye değil. Neoliberalizm dediğimiz o büyük karşı devrimci harekat, son otuz küsür yılda işçi sınıfının iki yüz yılda yarattığı emekçi kamusallıklarını büyük ölçüde tahrip edebildiği, işçi sınıfı kültürünü neredeyse tarumar edebildiği için. Sınıfın dekompozisyonu, atomizasyon, yakın geçmişin sınıf mücadelesi deneyimlerini cisimleştiren önemli işçi sınıfı havzalarında yaşanan endüstrisizleşme, emekçi örgütlülüklerinin dağıtılması ve etkisizleşmesi, bu büyük ve “tarihsel” sıfatını hakeden yenilginin halkaları sadece. İşçi sınıfının dünya ölçeğinde rakamsal olarak belki ikiye katlandığı bir dönemde, bu sınıfın modern zamanlarda yarattığı o büyük tarihsel birikimin izleri büyük ölçüde ortadan kalkmış ya da cılızlaşmış durumda. Dolayısıyla bugün eski, belki de en eski tartışmalara dönmek elzem. Tüketici ve üretici kooperatiflerinin öneminden “devrimci sendikalizme”, bir işçi sınıfı partisi inşasının manasından vasıflı ve ve vasıfsız işçilerin birarada nasıl örgütleneceğine, geçmişin bir dizi “kapanmış defterini” yeniden açmak gerekiyor. Üstelik küresel ölçekte bir dizi “eskimiş” stratejik tartışmanın yeniden aciliyet kazandığı koşullarda: Kapitalist kriz, faşist hareketin yükselişi, emperyalistler arası rekabetin kızışması vs. “Ulus devlet bitti”, “post-milliyetçilik çağındayız” denilirken bugün solun “Avrupa’nın göbeğinde”, Katalunya ve İskoçya’da, “bağımsızlık” gibi (kimilerinin “naftalin kokan” diyebileceği) bir meseleye yanıt vermesi gerekiyor.

Yeniyi ancak işte bu “eski” sorulara vereceğimiz yanıtlarda bulacağız. O halde “kökü mazide bu âti” karşısında neyi muhafaza etmeliyiz? Cevabı yine Bensaid’e bırakalım: “Hafızayı tabii ki. Fakat sofu değil, aktif hafızayı. Öğrenip de unutmamızın tehlikeli olacağı şeylerin hafızasını.” Sözün özü, bu “yıllanmış” sorulara cevap verebilmek için Manieri’ye, daha doğrusu işçi sınıfının son iki küsür yüz yılda yarattığı o çoğul mücadele geleneğinin her zerresine muhtacız. Sıfırdan başlamaksa zaten mümkün değil.

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.