Batının özgürlükçü soluna karşı Türkiye’nin Solu – Halil Paşa

0
146

halilpasaBatının özgürlükçü soluna karşın, 78 kuşağı Türkiye solu muhafazakar, bölünmüş ve önyargılıydı…

Türkiye ve Kıbrıs’ta solun bugünkü örgütsel ve düşünsel bölünmüşlüğüyle bazı önyargılarının, özetle hal-i karışıklık ve perişanlığının temelinde, 68 ve 78 Kuşağının önemli etkileri vardır. Bu uzun makaleyi okurken bu kötü mirası aklınızın bir köşesinde tutmayı ihmal etmeyin.

68 ve 78 Kuşağının devrimci kadroları, Türkiye toplumunun muhafazakar yaşamlarına ters düşmemek gayretiyle, kent’e yeni gelmiş ve sosyalizmi yeni keşfetmiş acemi kasabalıların telaşı içerisinde, “kadın erkek eşitliğini” yeni öğrendiği yoldaşlık ilişkilerine yerleştiremiyordu. Örneğin “seks ve cinsiyet özgürlükleri” kasaba kültürüne uzak bir konuydu. Bu nedenle kasaba kültürü ile yoğrulmuş dönemin Türkiyeli devrimcileri arasında, mevcut toplumun katı yaşam kalıplarından bir özgürleşme olarak değil de, Kapitalizm ve Emperyalizm’in anavatanları “Avrupa ve Amerika” toplumlarına ait bir yozlaşma biçimi olarak genel bir kabul görüyordu.

Şeyh Bedreddin döneminden kalma “yarin yanağından gayri her şeyde ortak” mottosundan hareketle, mevcut “sınıf mücadelesi” içerisinde çok da önemli bir yeri olmayacağını düşündükleri bu sorunun çözümünü, devrimin sonrasına, sosyalist ve komünist toplumlara havale etmişlerdi.

Hele bir devrim olsundu. Nasıl olsa devrim’in tılsımı (ya da sosyalizmin tahayyül edilen görünmez eli) bu “ince işleri” de çözerdi elbet.

ODTÜ’nün Kıbrıs Kampusundaki öğrencileri: “TAYYİPE İNAT BURDAYIZ, KIBRIS HALKININ YANINDAYIZ” pankartıyla katılmışlar Lefkoşa’daki 1 Mayıs Mitingi’ne.  Tesadüf bu ya Dikilitaş’ın tam karşısında 78 Kuşağından ODTÜ’lüler ile karşılaşmışlar. Ve yukarıdaki hatıra fotoğrafını çektirmişler.   İşte 30 yıl arayla ODTÜ’nün “rahle-i tedrisat”ından geçmiş iki devrimci kuşak Sarayönünde bir arada.
ODTÜ’nün Kıbrıs Kampusundaki öğrencileri: “TAYYİPE İNAT BURDAYIZ, KIBRIS HALKININ YANINDAYIZ” pankartıyla katılmışlar Lefkoşa’daki 1 Mayıs Mitingi’ne. Tesadüf bu ya Dikilitaş’ın tam karşısında 78 Kuşağından ODTÜ’lüler ile karşılaşmışlar. Ve yukarıdaki hatıra fotoğrafını çektirmişler. İşte 30 yıl arayla ODTÜ’nün “rahle-i tedrisat”ından geçmiş iki devrimci kuşak Sarayönünde bir arada.

Batılı gençlik, idarenin öğrenci yurtlarında geç saatlerde dışarıya çıkama yasağına, öğrencilerin cinsel tercihlerinden aralarındaki seks ilişkilerine karışmasına varıncaya kadar tüm yasakları sorgular, kendi siyasal rejimlerine karşı sokaklarda “her alanda özgürlük” parolasıyla mücadele ediyorken, henüz muhafazakar kalıplara hapsolmuş Türkiye 68 ve 78 gençliği arasında değil bu tür taleplerin tartışılması, konuşulması bile absürt kaçardı. ODTÜ gibi döneminin en modern olanaklarına ve nispeten kalburüstü öğrencilerine sahip bir okulda dahi, birbirlerine sarılarak yürüyen, okulun ormanlık bölgesinde bulunanlar ve hele de öpüşürken yakalananlar ahlak bekçiliğine soyunan “hızlı devrimciler” tarafından aşağılanarak ikaz ediliyor, duruma göre tartaklananlar bile oluyordu. Dolayısıyla el-ele tutuşarak yürümenin ve öpüşmenin bile nerdeyse karşı devrimcilik olarak nitelenebileceği günlerdi o günler…

Aynı yılların Batılı gençliğiyse kişisel özgürlükleri ve tercihleri özgürlüğe dahil eden bir düşünceyi içselleştirmiş bulunuyordu. Demokratik bir üniversite, parasız eğitim hakkı, elbette Batılı 68 Kuşağı gençlerinin de öne çıkan talepleri arasındaydı. Ancak onlar içselleştirdikleri daha liberal kentli kültürleriyle, günlük yaşamlarındaki her türlü baskıcı kalıplardan kendilerini kurtaracak olan, daha çok özgürlük taleplerini, ısrarla ve büyük bir heyecanla öne çıkarıyorlardı. Bu arada da hem Avrupa’yı ikiye bölen iki kutuplu (Amerika ve Sovyetler Birliği) dünyaya, hem de içinde yaşadıkları mevcut kapitalist-emperyalist rejimler ile Sovyet hegemonyasındaki komşu ülkelerin kendi “totaliter” rejimlerine karşı direnen genç yoldaşlarına omuz vermek için dayanışma mitingleri düzenliyorlardı.

Özetle Batılı gençler kendilerini kısıtlayan her türlü toplumsal tabuya karşı çıkarken, özgürlüklerine kast eden her şeye, eleştiri yöneltmekte, eyleme geçmekte kendilerini özgür hissediyorlardı.

Buna karşın kasaba kültürüyle yoğrulmuş, üniversite hayatıyla yeni tanışmakta olan ve İslami ahlakçı yaşam biçimleri ile donanmış, milliyetçi-muhafazakar bir yaşam tarzıyla malul 68-78 Kuşağı Türkiye gençliğine gelince.

Devrimi yapacakları halka ters düşmemek adına, kah pragmatist, kah popülist kalarak, toplumun geleneksel ahlakçı kalıplarına teslim olabiliyorlardı.

Örneğin ben üniversitede iken devrimci olan pek çok devrimci arkadaşımdan, köylerine döndüklerinde, “halktan kopuk olmamak adına” geleneksel adetlerin dışına çıkmamaya özen gösterdiklerini, bunun için de sırası geldiğinde onlarla camide namaza durduklarını çok dinledim.

Bu noktada 68’in sonuna yetişmiş, 78 Kuşağını yaşamış ODTÜ’lü yoldaşlarımdan Nezih Yaşar’ın Türkiye’de dönemin gençlik hareketleriyle ilgili olarak, “kasabalı olmanın” üniversitelerdeki öğrenci gençliğin yaşam tarzında baskın faktör olduğu tespitini de burada hatırlatmak istiyorum.

Özetle Türkiye’de her iki sol kuşağın gençleri arasında yaygın ve baskın bir kültür olan; “kasabalı olmak veya kentli olmayı henüz içselleştirememiş olmak”, Türkiye’nin 68 ile 78’lilerini, batının gençliğinden ayıran en önemli kültürel özellikti.

Öte yandan, “Don’t War Make Love” mottosu Batılı gençliğin öne çıkan talepleri arasında ön sıralarda yer alırken, Türkiye 68-78 Kuşakları için bu slogan, sadece küçük burjuva öğrencilerin duvarlarını süsleyecek, pasifist bir talepti.

Faşist şiddete karşı devrimci şiddeti savunan, aşkı devrimin sonrasına erteleyen, devrim gibi çok daha ciddi bir işi başarmaya konsantre olmuş bir kuşağın böyle aşk-meşk sloganlarıyla dikkatini dağıtmak da neyin nesiydi?

Biz 78 Kuşağı devrimciler, ancak boş zamanda, “bireycilik” olarak da gördüğümüz aşka meşke değil, çok daha ciddi bir olayla, Devrimle ilgileniyorduk.

Batının “Savaş Yapma Aşk Yap” mottosu “hippi yaşamı”, “beat müziği” varsa, bizim de “Yaşasın Marxizm Leninizm Yüce İdeolojisi” mottoumuz “proleter devrimci” olma tahayyülümüz, tek saza mahkum ve de çoğunun besteleri çalıntı “devrimci türkülerimiz” vardı.

Batıda savaşırken aşkı da ihmal etmeyen, toplumsal ne kadar tabu varsa karşı gelen ve özgür yaşamayı kutsayan gençlik bir yanda…

Daha Doğuda aşkı ve özgür düşünceyi devrimin sonrasına öteleyen ve devrim için ölmeyi ve öldürmeyi kutsayan gençlik diğer yanda.

Batılı sol kuşak bireysel anlamda da özgür düşünebilirken, Türkiye’de birey, özgür düşüncesini sempati duyduğu veya aidiyet hissiyle bağlandığı siyasal örgütü ile ters düşmeyecek şekilde sınırlandırmış bulunuyordu.

“Özgür” düşünmek ve “örgüte bağlı sınırlı” düşünmek.

Fark sanırım buradaydı…

Konu açılmışken devam edelim.

Türkiye’de siyasal örgütler gençliğin siyasal düşüncelerine yön vermekle kalmayıp, kararlarına ve yaşam tarzları üzerinde de söz ve hak sahibi olmaya çalışıyorlar, bunda da büyük oranda başarılı oluyorlardı.

Örneğin bunun insan sağlığına iyi gelen tarafları da vardı. Ama ne yazık ki bu da daha çok örgütün bir disiplin sınavı olarak öne çıkıyordu.

Örneğin benim şahit olduğum birkaç üst düzey yoldaşın sigarayı bırakma nedeni, sigaranın sağlığa olan zararından öte, örgütün onların iradesini sınayan disipliniydi. Alkol almak, içmek, sadece sağlığa zararlı olduğu için değil, ama aynı zamanda ve çok daha önemli olarak kapitalizme karşı uyanıklığı körelttiği için karşı çıkılması gereken bir şeydi. Bu nedenle devrimciler, çok seyrek içerler ve kendi aralarındaki tartışmalarda, içkiye bir çeşit düşman gözüyle baktıklarını dillendirirler, içki masasında devrimin lafını etmeyi hicap duyulacak bir davranış sayarlardı

Daha başka kalıplarımız da vardı.

Örneğin Marx, Engels, Lenin, Stalin ve Mao’dan yapılan alıntılarla, geçmiş açıklanmaya ve gelecek kurgulanmaya, ülke içi ve dışı siyasal olaylar yorumlanmaya çalışılıyordu.

Böylece alıntıyı yapan, hele de sayfa numarasını vererek alıntılayan kimse, genellikle tartışmalarda üstünlüğü ele geçirmiş olduğu varsayılırdı. Bireyin özgür düşünüp özgürce akıl yürütmesi, örgütünün siyasal düşüncelerine ve ustaların yazdıklarına ters düşmeyecek şekilde olmalıydı.

Bir nevi parçaları birleştirmek, araya birkaç sözcük ekleyerek heyecanlı, etkileyici ve akıcı bir şekilde gür bir sesle cümle kurup nutuk sallamak…

Sovyetler Türkiye’de veyahut da dönemin sanayileşmemiş bir ülkesine bir yatırım mı yaptı?

Ya da SSCB, diktatörlük ile yönetilen bir ülkeyle askeri ve/veya ekonomik bir antlaşma mı imzaladı?

SSCB (1) yanlısı siyasal örgütler ve kişiler için olay:

SBKP’nin (2) sanayisi geri kalmış ülkeler için önerdiği “kapitalist olmayan yoldan sosyalizme barışçıl geçiş” teorisi ile açıklanırdı. Askeri antlaşma da bahse konu ülkede sosyalizme geçiş için orduya yapılan bir takviyeydi.

Çin ve Arnavutluk sosyalizmini savunan “Maocu” sola gelince:

Sovyetler kendi halkının baskı altında tutulmasında, ezilmesinde ve sömürülmesinde önemli bir rol oynayan askeriyenin Sovyetler tarafından takviye edilmesi, tıpkı ABD’ninki gibi bir emperyalizm klasiği olarak eleştirilirdi. Sonuç olarak da iki süper gücün (ABD-SSCB) dünyadaki hegemonya mücadelesinde, Sovyet Sosyal Emperyalizminin, Türkiye ve diğer geri bıraktırılmış ülkeler üzerinden ABD Emperyalizmine karşı sadece ekonomik değil, ama aynı zamanda siyasi bir hamlesi olarak nitelendirilirdi.

Orta yolcu bir görüş daha vardı.

SSCB’nin ne sosyalist, ne de sosyal emperyalist olduğunu öne süren ve bu yüzden diğer siyasi hareketler tarafından “orta yolcu” olarak da isimlendirilen kesime göre, sol için bu antlaşma, eğer Türkiye’de veya gelişmemiş ülkedeki egemen sınıfın (Oligarşi) krizine deva olacaksa, sömürüyü ortadan kaldırmayacaktı. Dahası hizmet bile edecekti. Böylece “kapitalist olmayan yol ve sosyalizme barışçıl geçiş” gibi yanlış ve boş hayallerle işçi sınıfı ve halkın devrimci mücadelesini geriletecekti. Ancak SSCB sosyalist bir ülkeydi ve yapılanlar bilinçli değil, Marxizmin eksik ve yanlış kavranmasından mütevellit revizyonist işlerdi. Dolayısıyla sosyal-emperyalist değil ama revizyonist bir tutumdu.

Tabii bu arada Marx, Engels ve Lenin’in yazmış olduğu kitaplardan yapılan alıntılarla, konuyla ilgili bilgi sahibi olmadan, benimsemiş olduğumuz siyasi hareketlerin dünya görüşlerine ters düşmeyecek şekilde, anında fikir belirtmekte, yorum yapmakta bir sakınca görmüyorduk.

Şimdi düşünüyorum da, aslında örneğin biz sığ olan bilgilerimizi, Marxist klasiklerde yazılı “her derde deva” olabileceğini sandığımız alıntıları ezberleyerek örtmüş oluyorduk. Olay hakkında detaylı fikirler edinmeyi pek önemsemiyorduk. Yapılan antlaşmaların ve yetke sahiplerinin açıklamaları, önyargılarımızdan mütevellit düşüncelerimizi değiştiremezdi. Bilgi, yalnızca yaptığımız alıntıları doğruladığı sürece önemliydi.

Marxist kitaplarda bugünün benzeri siyasal olaylara ilişkin yapılan yorumlar, olay hakkında bilgi edinerek kendimizin üreteceği yeni düşüncelerden daha mı önemliydi?

Sanırım çoğunluk buna benzer bir anlayışa sahiptik.

Bu nedenle olayların enine boyuna araştırılması, bilgi toplanması ve kendimizce yorumlanması, kesinlikle Marxist kitaplarda benzerlerine yapılan yorum ve tahlillerle uyum göstermeli ya da ters düşmemeliydi..

Böylece “araştırmak-bilgi edinmek-yorumlamak”la ilgili emek-zaman isteyen bir süreci, “nasıl olsa kitaplarda konuya ilişkin bir önerme vardır” diye üzerinden atlıyorduk. Ve de nasıl olsa, her olaya açıklık getirecek pek çok alıntılara (reçetelere demek mi daha doğru olurdu-hp) sahiptik. Böylece pek “araştırıp-öğrenip-düşünüp-yorumlama” zahmetine katlanmadığımız konular ve olaylar üzerinde, kısa zamanda ve Marx ile Leninden yapacağımız üç-beş alıntı ile karşımızda bizim gibi alıntı yapmaktan muzdarip devrimcilerle uzayıp giden siyasi tartışmalara girişiyorduk. O uzayıp giden tartışmalarda ise çoğu zaman başvurduğumuz benzer alıntılarla, üç siyasi kutuptan birisine mensup olmaktan mütevellit yorumları, (tabii iyi hatiplerimiz de araya heyecan uyandıracak süslü cümleler katmakta ustalaşmışlardı-hp) tekrar etmekten bıkıp usanmıyorduk.

Örneğin 1979 Aralık ayında Sovyet askerleri Afganistan’a girerken, dönemin 78 sol kuşağı olayı ikisi akla-kara denecek kadar birbirine zıt üç farklı şekilde yorumlamıştı…

Bir grup için, Sovyetler Afganistan’a girdi. Çünkü orada iktidara darbeyle gelmiş bir askeri cunta da olsa, karşısında dinciler ve yobazlar var. SBKP bu ülkeye, “ilerici” cunta ile, “kapitalist olmayan yol” teorisine uygun bir sosyalizm getirecek.

Karşısında yer alan diğer sol grup ise, Hayır!. Sovyet Kızıl Ordusu Afganistan’ı ABD’ye karşı, Ortadoğu petrollerine yakınlaşmak ve coğrafi olarak stratejik bir üstünlük sağlamak için kitabına uydurup işgal etmiştir. Bu askeri işgal, ABD Emperyalizmine karşı sosyalist olduğunu iddia eden Sovyetlerin teoride sosyalist fiiliyatta Emperyalist, yani Sosyal Emperyalist yayılmacı politikası olarak okunmalıdır.

Üçüncü bir grup daha vardı ki; her iki görüşe de uzak durmaya çalışıyordu. Her şeyden önce Sovyetler Afganistan’a girmesi “devrimin ihraç edilemeyeceği” ilkesi nedeniyle yanlıştır. Devrim askeri cuntaların işi değil, olsa olsa Latin Amerika’daki halk desteğini almış solcu gerillaların (o yıllardaki gerilla örgütlerinden Uruguay’da Tupamarolar, Nikaragua’da Sandinistler-hp) işidir. Sovyetlerde sosyalist üretim ilişkileri hakimdir. Olay ise bilinçli bir askeri işgal değil, bilinçsiz ve yanlış bir politikanın ürünüdür. Dolayısıyla askeri işgal, Sovyet Sosyal Emperyalizminin değil, SBKP’nin revizyonist politikalarının bir sonucudur.

Zaten siyasi-ideolojik bölünmeye uğramış Türkiye 78 Kuşağını, aşağı yukarı bu iç siyasi hizipleşmede toplamak mümkündü.

Buna karşın Afganistan’da sosyo-ekonomik yapı nasıl?

Askeri darbe geleneği neydi?

Askeri Cuntanın başı Babrak Karmal’ın siyasi ve ekonomik görüşleri, verdiği demeçler, arkasını dayadığı kesim?

Ülkedeki dini faktörler ve mezheplerin toplumdaki güç dağılımları nasıldı?

Dinin ülke eğitiminde, kültüründe ve yaşamındaki önemi neydi?

Ülkenin ekonomik durumu? Kadınların toplum içindeki yeri?

Ben ancak yıllar sonra Khaled Hossein’in “Uçurtma Avcısı” kitabını okuduktan sonra, o yıllardaki bu ülkeyle ilgili ne denli bilgisiz olduğumun ayırtına varabildim.

Bu beni, aralarına kendimi de dahil ettiğim 78 Kuşağından pek çok arkadaşımın, Marxizmi bir yönüyle bilgisizliklerimizi örtmek veyahut da perdelemeye yarayacak şekilde kullanmış olabileceğimizi düşünmeye yöneltti.

Sanırım Marxizmi ne kadar çok kullanıyor, Marxist kitapları ne kadar okuyup ne kadar çok kitaplardan alıntı yapıyor isek, kendimizi de her karşımıza çıkan olay hakkında nutuk sallayıp görüş belirtmeye hazır, yetkili ve etkili ol kişi olarak hissediyorduk.

……………………………………………..

Öte yandan biz devrimciler arasında aşık olmak, hele de sosyalizm ile yakından uzaktan alakası olmayan birisine (kadın ya da erkek açısından pek fark etmez-hp) aşık olmak hoş karşılanmazdı. Zaten seks ve cinsel tercihte özgürlük talebi, devrimden yan çizmek isteyenlerin, yoz tercihleri olduğuna dair yaygın bir kanı hakimdi o yıllarda. Aşk-meşk işleri, devrimci iradeyi zayıflatan ilişkiler olduğu hasebiyle mi küçümsenirdi?

Ya da mücadelede bir ayak bağı mı olarak görülürdü?

Din gibi, aşk ve seks’in de, kapitalizmin bir afyonu olduğu konusunda genel bir kabul mü vardı biz devrimcilerin arasında?

Belki de…

Ben, hem Ankara’da ODTÜ’de, hem de Ege Üniversitesi’nde sırf sarmaş dolaş oldukları için, öpüştükleri için, devrimciler tarafından ikaz edilen, aşağılanan ve hatta dayak yiyen pek çok öğrenci bilirim.

ODTÜ’de yurtlara yakın ormanlık arazide el ele gezdikleri, birbirlerine sarıldıkları ve nihayet öpüştükleri için, ahlak bekçiliğine meraklı devrimciler tarafından tartaklanan o kadar çok olay duyuyordum ki.

İşin ilginci de şu ki; tartaklayanlar zorbalıklarını yüksek sesle anlatırlarken, uğradıkları saldırıdan dolayı şikayetçi olması gerekenler, baskıya maruz kalanlar, öğrenciler arasında aşağılanacakları düşüncesiyle olmalı, gıklarını çıkarmıyorlardı.

Bu nedenle Türkiye 68 ve 78 Kuşağı gençler, ne Üniversitede, ne de başka bir mekanda özgürce aşk yaptıkları için okul yönetiminin kurallarını çiğneyerek onlarla ters düşen ve sırf bu yüzden Columbia Üniversitesi’nden atılacak olan Amerikalı iki sevgili örneğindeki gibi bir olaya, bırakınız sahip çıkmayı, bu yüzden okuldan atılan gençlere eylem yaparak destek olmayı, okul çağında kadın-erkek arasında, nişan, nikah ya da aileler ya da ilişkiye geçen kişiler arasında karşılıklı söz beyanı kesilmeden seks ilişkisinin gerçekleşmesini kabullenecek kadar modern kent yaşamına ve dolayısıyla kentli bir kültüre sahip değillerdi.

Çünkü ne içinde yetiştikleri toplum, ne de onların kafalarında şekillenen Devrim, böyle bir “küçük burjuva talebi” içerecek kadar esnek değildi. Devrim kutsal bir şeydi ve bu tür aşk-meşk olaylarıyla esnetip sulandırılamazdı!.

İşin özeti 78’liler için üniversitelerde kadın-erkek ilişkilerinde iki aşık gibi el-ele, kucak kucağa ortalıkta gezinmek, gizlice de olsa öpüşmek, iki tarafın isteğiyle de olsa, resmiyete dökülmeyeceğini bile bile seks yapmak, toplumun geleneklerine ters olan ilişkilerdi. Bu nedenle de bu tür “zamansız ve ayıp”, daha çok burjuva özentisi olan ve son tahlilde “karşı-devrime” yarayan şeyler olduğu konusunda genel bir yaklaşım vardı.

Cinsel tercih işinde ise çok daha katıydı 68 ve 78 kuşağı.

Heteroseksüelliğin “doğallığına ve gerekliliğine” karşılık, lezbiyenliğin, geyliğin, biseksüelliğin ve transsesksüellerin “anormal” ve “namus dışı” sayılıp dışlandığı, horlandığı, yalnızlaştırıldığı günlerdi o günler.

Şeyh Said İsyanına katıldığı için idam edilen Hacı Hasan’ın torunu ve 68 Kuşağı öğrenci liderlerinden Diyarbakır’lı Hasan Bozçalı’nın bu konuda söyledikleri oldukça ilginç:

“Bizim (68’liler-hp) pek kız arkadaşımız olmadı. Üniversiteyi kazandım, aman dediler, İstanbul’a gitme seni baştan çıkarırlar… Devrimci olduktan sonra kızla gezmenin oportünistlik olduğunu düşünmeye başladık. Özellikle Deniz’in (Deniz Gezmiş-hp) etkisiyle kız arkadaş edinmedik…” (1)

ÖDP’nin kurucularından Haydar İlker ise; “68’in cinsiyeti için biraz erkek’ti demeliyim” (2) diye yazmış o yılları değerlendirirken.

…………………………………………………………..

60’lı ve 70’li yıllardan, bu yıl patlak veren ve Türkiye solu’nun siyasal tarihine “Gezi Parkı” diye geçeceğini sandığım eylemelere bakınca…

Türkiye solunun ve gençliğinin, geçmişi ilk kez ve büyük oranda aştığını ve batının 68 Kuşağını yakaladığını söylersem, benim gibi hızlı evrim geçirmemiş eski solcu arkadaşlarım bana kızarlar mı bilemeyeceğim…

Ama yaşamın gerçeği de galiba böyle bir şey…

(1)Sovyetler Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği

(2) Sovyetler Birliği Komünist Partisi.

(3) Sokaklar Güzeldir, N. Matter, Metis Yay, sf.108-109.

(4) Sokaklar Güzeldir, N. Matter, Metis Yay, sf 98.

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.