Zapatista’dan HDP’ye: Yatay Siyasetin Zorunluluğu – Sarphan Uzunoğlu

0
209

Sarphan-_Uzunogluwww.soldefter.com

Horizontalism (ing. yataycılık) politik bir terim olarak 2000’li yılların yükselen politik eğilimleri arasında en çok tartışılan başlıklardan biri olma niteliğini taşıyor. Bu ‘tartışmalı’ başlığın tartışmalı olmasının sebebi ona yüklenen olumsuz anlamlar olmaktan ziyade geçmişten bugüne gelen siyasi geleneklerin olumladığı birçok hiyerarşik mekanizmayı da kırıyor olması.

Foti Benlisoy’un da Gezi’deki hareketlenmeyi tanımlamak için kullandığı ‘kendin yap reformizmi’ kavramı ile birlikte düşünebileceğimiz yatay siyasi hareketlenmeler ile ilgili Thomas Nail tarafından yazılan Zapatistacılık ve İşgal Hareketi’nin Kökenleri (orijinal başlığı ZAPATISMO AND THE GLOBAL ORIGINS OF OCCUPY) isimli makale üstünden giderek bir şeyler söylemek ve dahi bunu Halkların Demokratik Partisi özelinde pratik bir anlayış olarak ortaya dökmek gerekiyor. Her ne kadar Nail Zapatistacılığı yataylığın yanı sıra, konsensus ve maskelerin poltiik kullanımı gibi kavramlarla birlikte işlese de ‘yataylık’ başlığı aslında hem konsensusun oluşumu hem de maskelerin politik kullanımı vesilesiyle elde edilen bir sonuç olarak ele alınabilir.

Bu anlamda şimdi ele alacağım ‘yataycılık’ perspektifi birçok hareket açısından hoş gözükmese de HDP’de ‘başkanlığın sönümlenmesi’ üstünden ortaya koymaya çalıştığımız anlayışla fazlasıyla uyuşmakta. Aslına bakılırsa genel parti içi yapının devletteki yürütme ve güç mekanizmasıyla oldukça benzer olduğu aşikardır. Keza Türkiye’deki ‘örgütlenme pratikleri’ sağdan sola birçok anlamda her ne kadar ‘demokrasi’ bir kavram olarak kullanılıyor olsa da aslen bu alana hiçbir şekilde referans olmamaktadır.

Gezi HDP dahil olmak üzere tüm siyasi hareketlerin tüzüklerii yenilemelerini gerekli kılmış, geçmişin liberal paradigmalarının ‘ölümü’ haline gelmiştir. Agora Kitaplığı’ndan çıkan Foti Benlisoy ve Cihan Tuğal imzalı broşürleri birlikte okuduğumuzda, iki yazarın argümanlarının netice olarak Gezi Hareketi’nin ortaya çıkardığı yeni pratiğin birer methiyesi olduğunu ve özellikle Benlisoy’a göre mevcut siyasi hareketlenmenin sol hareketin geçmişten gelen birikimlerinden çok daha farklı bir ‘sıçrama’ ile ilintili olduğunu görüyoruz ki Benlisoy’un Lenin’den ödünç aldığı bu ‘sıçrama’ kavramını Gezi’deki bilinç ve siyasal aktivizm sıçraması için düşündüğümüzde tam bir karşılık bulduğu ortada.

Bu noktada yaşadığımız sıçramada hem ‘imece’ tipi ortak, kolektif eyleme geçme süreçlerinde hem de otonom biçimde farklı birimlerin ‘kontrol’ olmaksızın birlikte çalışabilmesi konusunda hem de bu eylem pratiklerinin artı değerine bakmak konusunda aceleci davranmamız gerekiyor.

Denetlenemezlik yerine otokontrole dayalı ve ‘kural’ yerine etiği koyan bir grup içi dinamiğin söz konusu olduğu, iletişimsel birliktelik sonucu ırkçılık dahil birçok eğilimin sönümlendiği bir pratik olarak Gezi’nin HDP projesine öğretmesi gereken birinci şey tüzüğün bir siyasi mekanizma olmadığıdır.

Keza tüzükler ve programlar tek başlarına bir şey ifade etmemekle birlikte Gezi öncesinde yazılan birçok siyasi metnin gezi ile birlikte anlamını yitirdiği aşikardır. Hele ki HDP gibi bir ‘komisyonlar bütünü’ proje meyvesi olan sürecin varıp varabileceği tek yerin Gezi’nin ortaya çıkardığı dinamik olduğu aşikarken.

Bu noktada elzem olan HDP’nin Syriza gibi bir ‘parti’ olmaktan önce bir konsensus olarak anılmasıdır. Bu HDK’nin K’sinin P’sine dönüşmesine karşı oluşturulmuş paranoyak bir tavır olmanın ötesinde Türkiye’deki ‘berbat’ siyasi partiler kanununa karşı da bir şerh olarak okunabilmeli.

İçinde bulunduğumuz örgütlenme koşulları Allah’ın kelamı olmayıp o koşulların dinamik bir biçimde değişime açık hale getirilmesi ancak ve ancak kurulacak otonom ‘çekirdeklerin’ özgür bırakılması ve çalışma yöntemi dair birçok konuda ‘kontrol’ mekanizmalarına tabi tutulmadan hareket etmesiyle mümkündür.

Özellikle de siyasetimizi ‘yüksekten’ kurgulamak gibi bir ‘delilikle’ sınanacaksak HDP’nin anlamının ne olduğunu sorgulamalıyız. Peki HDP için hangi pratikleri kökten değiştirmemiz gerekir?

İşe Özgür Gündem, ANF, Yeni Özgür Politika ve etrafındaki haber ağımızı HDP’nin karakterine göre genişleterek başlamamız gerekiyor ve bu ayrı bir yazının konusu. İşin iletişimsel pratiklerini öne koymamın sebebi artık siyasetin asli pratiğinin yeni medya olmasından kaynaklanıyor. Keza Rojava’ya yardım giden Yoğurtçu’dan, kendi gazetesini çıkaran Abbasağa’ya dek ‘otonom’ ve ‘kolektif’ olan ve alternatif medya ve sosyal medya ağları aracılığıyla birlikteliklerin ne denli başarılı ve kitlesel olabildiği ortadadır. Ötekilerin Postası, Naber Medya gibi kolektiflerin işleyişi ayrıca işlenmelidir.

Bu yazının konusu olan ise ‘seçilmiş’ ve ‘seçen’ ayrımını kökten ortadan kaldırmak. Keza bu alanda çalışan biri olarak söylenmesi kolay olan bir şey var ki o da seçmen ve vekil arasındaki bağların partinin işleyişi ve Türkiye’deki legal siyasetin ‘kotaları ve barajları’ ile tamamen olumsuz biçimde etkilendiği ve yıpratıldığı.

Bu noktada yapılabilecek öneriler şunlar:

– Seçim süreçlerinde kurulana benzer büroların sürekli açık tutulması. (Bunun maddi imkanları ise ayrı bir tartışmanın konusu.)

– Tüm vekillerin tamamen interaktif işleyen web siteleri olması.

– Parti içerisinde çalışan tüm otonom ‘konsey’ ya da ‘çalışma gruplarının’ blogları olması ve blogların tüm yurttaşlara açık denetlenebilirlikler oluşturması.

– Occupycomm.cc gibi sitelerin sağladığı olanaklardan yararlanarak internet üstünde yeni projeler üretilmesine olanak tanınması. Vekillerin ve sözcülerin (şimdiki durumda başkanlar ve PM üyeleri) sürekli olarak buraları kontrol etmek ‘zorunda bırakılmaları’.

– Tıpkı meclisteki ‘soru önergeleri’ için işletildiği üzere parti üst yönetimine gelen talepleri denetlemek üzere periyodik (kısa periyodlar) olarak değişen bir talep denetleme kurulunun kurulması.

– Seçmen taleplerinin ‘şeffaflaştırılması’. Bu sayede de seçilmişler ya da yöneticilere yöneltilen ‘isteklerin’ siyasi olmasının sağlanması, sağcılaşan taleplerin engellenmesi.

– Başta LGBT bireyler olmak üzere Gezi’de en aktif rol üstlenen, anarşistler gibi gruplarla ‘parti mantığı’ dışı bir koalisyon biçiminde çalışılmaya devam edilmesi.

– HDP’nin bir partiden çok Syriza gibi bir ‘koalisyon’ ya da ‘kolektivite’ algısı yaratması için bireylerin ‘partili’ değil partiyle ilgili yaptığı işle ilgili birey olarak kendilerini tanıtması.

– Parti içerisinde ‘Başkanım’ vb. kavramların tamamıyla yasaklanması.

– Parti içerisindeki ideolojik tartışmaların süreceği interaktif veya basılı süreli yayınların çıkarılması.

– Partinin kendi kitaplığını oluşturması ve bu kitaplığın Gezi Kitaplığı fonksiyonlarıyla işlemesi.

– Demokratikleşme ve eşitleşme anlamında ‘cinslere’ ve ‘yaş gruplarına’ göre ayrılmayan sosyal aktivitelerin arttırılması.

– Çok sık duyduğumuz ‘yurtsever gençler’ diye bir ‘onlar’ kavramı üstünden yapılan yorum yerine, ki buradaki gençlik vurgusu bile bir hiyerarşiye işaret ediyor, daha eşitleyici bir dil kullanılması.

– Acilen teori yayınlarının online ya da basılı sayısının arttırılması.

– Parti içinde kurulan çeviri ekipleriyle partinin dünyadaki Occupy benzeri hareketlerle paralel işleyişinin sağlanması.

– Müşterekler, Taksim Dayanışması gibi grupların aktif olarak içinde bulunan HDK bileşenlerinin de, bu grupların üyelerinin de katılımıyla sürekli ve düzenli olarak birlikte hareket pratiklerine dair forum ve toplantıların düzenlenmesi.

– HDP’de çalışacak bireylerin kendilerini tanımlama biçimlerine yukarıdan aşağı müdahale edilmemesi.

– Partinin her türlü ‘maddi’ hesabının sabit üyelerce denetlenebilir olması. Partinin ‘seçmeni’ ya da ‘üyeyi’ kasası değil, artı değer üreten birer bireyi olarak görmeye başlaması.

– Radyo, gazete ve TV’lerde görünürlüğün ‘başkanlardan’ alınıp gençlere bırakılması.

– Yereldeki yöneticilerin özellikle 35 yaşı geçmemiş üyelerden seçilmesi.

– Kadın ve LGBT konularında partinin mevcut çizgisini ‘ideal’ gibi gösteren paradigmadan vazgeçilerek eleştirel olunması. Partinin her düzeyinde çalışanlara açık ve ‘hiyerarşiye biat etmeyen’ bir tartışma ortamı yaratılması.

– Parti içerisinde bireyler arası özel ilişkilere yönelik yaptırımların ortaya çıkması halinde yaptırımın uygulanma biçimine bakılmaksızın yaptırımı gerçekleştirenin partinin demokratik örgütlenmesi içerisinde yeri gözden geçirilmeli. Partinin ‘özgürlükçülük’ iddiası, metinle kalmaması.

– Parti ve partiye bağlı kuruluşların birbirine ‘hesap verir’ hali göz önüne alınarak bağlı kuruluşların seçmene, izleyiciye ve okuyucuya da hesap verir hale gelmesi. Örneğin partiye yakın bir kuruluş ‘sendikalı işçilerini işten çıkarırsa’ parti buna bağlı olarak tutum alabilmesi.

– Vekillerin görev ve sorumlulukları vekillere bağlı gönüllü komisyonlarca kurulan destek birimleriyle güçlendirilmesi.

 

Notlar:

Thomas Nail’in makalesi: http://mysite.du.edu/~tnail2/Thomas_Nail/Research._files/Zapatismo%20and%20the%20Global%20Origins%20of%20Occupy.pdf

Foti Benlisoy ve Cihan Tuğal’ın kitapları Agora Kitaplığı tarafından Ağustos ayı başında yayınlandı.

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.