Milliyetçilik gerekli miydi? -8- Ulus Irkad

2
187

Kıbrıs’taki milliyetçiliklerin hatalarına başlamadan  önce tekrar gene Milliyetçiliğin genel dünya üzerindeki tarifine de bakmak gerekir diye düşünmekteyim:

Irkçılar bilindiği gibi daha fazla miliyetçiliğe sarılırlar ve ırkçılıklarını gizlemeye çalışırlar. Aslında, ırk ve ulus söylemleri bir inkar biçimi altında da olsa hiç bir zaman birbirinden çok uzak olmamıştır; Kuruluşunu tamamlamış bir ulusal devlette ırkçılığın kaçınılmaz olarak gözden saklandığı inkar edilemez.

Tarihçilerin, en azından bir kısmı, bu noktadan hareketle ırkçılığın – kuramsal söylem ve kitle görüntüsü olarak – modern çağda her yerde var olan “milliyetçilik zemininde” geliştiği savını öne sürmüşlerdir. Şu halde milliyetçilik ırkçılığın tek nedeni değilse de ortaya çıkışının belirleyici koşuludur. Şöyle  de diyebiliriz: İktisadi (krizlerin sonucu) ya da psikolojik (kişisel kimlik ya da kollektif aidiyet duygusundaki çelişiklik) açıklamalar milliyetçiliğin sonuçlarını ya da önvarsayımlarını  aydınlattıkları ölçüde anlamlıdır.

“Kuşkusuz böyle bir sav, ırkçılığın nesnel biyolojik “ırklar”ın varlığıyla hiçbir ilgisi olmadığını onaylamaktadır. Bu sav ırkçılığın tarihsel ya da kültürel bir ürün olduğunu, dolambaçlı bir yoldan olsa da ırkçılığı insan doğasının değişmez bir şartı haline getirmeye yönelen “kültürcülerin” açıklamalarının çeşitli anlamlara çekilebilirliğinden de kaşınarak gösterebilmektedir. Irkçılığın psikolojisinin yine tamamen psikolojik olan açıklamalar yoluyla yorumlandığı çemberi kırmak gibi bir avantajı da vardır. Nihayet, sanki ırkçı hareketleri hesaba katmadan, yani bunlara yol açan ve çağdaş milliyetçilikten (özellikle de emperyalizmden) ayrılamayacak olan toplumsal ilişkilere dek uzanmadan milliyetçiliği olduğu gibi tanımlamak mümkünmüşçesine, ırkçılığı, milliyetçilik zemininde ayrı bir yere yerleştirmeye özen gösteren diğer tarihçilerin yumuşatma stratejilerine oranla eleştirel bir işlevi yerine getirmektedir. Bununla beraber tüm bu güçlü nedenler, ne ırkçılığın milliyetçiliğin kaçınılmaz bir sonucu olmasını ne de daha ziyade açık ya da gizli bir ırkçılığın varlığı olmadan milliyetçiliğin tarihsel olarak imkansız olmasını zorunlu kılar. Kategorilerin ve eklemlenmelerin belirsizliği süregitmektedir. Bunun her türden kavramsal “saflığı” etkisiz kılan nedenlerini uzun uzun aramaktan çekinmemeliyiz.”(Balibar, Wallerstein,51)

Aynı yazarların(sf.61) milliyetçilik için getirdiği aşağıdaki açıklama da oldukça ilginçtir:

“Hiçbir şey bize ezilenlerin milliyetçiliği ile ezenlerinkini, kurtuluş milliyetçiliği ile fetih milliyetçiliğini kayıtsız şartsız özdeşleştirme hakkını vermez. Fakat bu bizi Cezayirli FLN’nin milliyetçiliği ile sömürgeci Fransız ordusununki arasında, bugün de ANC’nin milliyetçiliği ile “Afrikaner”lerinki arasında – bir durumun mantığına, çağdaş dünyanın siyasal biçimlerine yapısal olarak dahil oluşa ilişkin- ortak bir unsurun varolduğunu bilmezlikten gelmeye de yetkili kılmaz. Durumu en uç noktasına götürürsek, bu biçimsel simetri tekrar yaşamış olduğumuz acı verici deneyime yabancı değildir; bu deneyim (nasıl ki sosyalist devrimlerin devlet diktatörlüklerine dönüşmesini yaşadıysak) kurtuluşu amaçlayan milliyetçiliklerin tahakkümü amaçlayan milliyetçiliklere dönüşmesidir; bu deneyim bizi her türden milliyetçiliğin baskıcı potansiyelleri konusunda kendimizi sürekli sorgulamaya mecbur kılmaktadır. Çelişki, kelimelerden önce tarihin kendisinde yatmaktadır.”(Balibar,Wallerstein,61)

 

“…Irkçılık  milliyetçiliğin bir “dışavurumu” değil, milliyetçiliğe bir ektir; ona oranla her zaman aşırıdır, ama onun inşası için her zaman gereklidir ve bununla projesini tamamlamakta her zaman yetersiz kalır; tıpkı milliyetçiliğin, ulus oluşumunun ya da toplumun “ulusallaştırılması” projesinin tamamlanması için hem gerekli olması hem yetersiz kalması gibi.”

“…Fakat bugün, geçmişe dönüşün asıl anlamıyla mümkün olduğu ya da mümkün göründüğü bazı durumlar az sayıda da olsa kuşkusuz vardır. Geçmişe dönüş, ya (on beşinci ve on altıncı yüzyıl entellektüellerinin bakışıyla) yüzyıllarca unutulmaya terk edildikten sonra yeniden kurgulanması gerekecek ölçüde uzak bir şeye, klasik antikitenin “yeniden doğuşu” veya “rönesansı”na geri dönüş, ya da, daha muhtemel olanı, zaten hiç varolmamış ama bir amaç uğruna icat edilmiş bir şeye geri dönüştür. Siyonizm, hatta modern milliyetçilik, kayıp bir geçmişe geri dönüş olmadan düşünülemez, çünkü bu akımların tasarladığı düzenleme türünü yansıtan bölgesel ulus devletler on dokuzuncu yüzyıldan önce zaten yoktur. Onlar devrimci yeniliği bir restorasyon olarak göstermek, meyve verdiğini savundukları tarihi icat etmek zorundadırlar. Ernest Renan’ın yüz yıl kadar önce söylemiş olduğu gibi: “Tarihi çarpıtmak bir ulus olmanın asli öğesidir”. İşte bu tür mitolojileri yıkmak meslekten tarihçilerin işidir, tabii, ideologların  köleleri durumuna düşmekten hoşnut olmadıkları sürece –ama korkarım ulusal tarihçiler genellikle böyle bir eğilim içindeler). Bu tarihin bize çağdaş toplum hakkında anlatacaklarına önemli –olumsuz da olsa- bir katkıdır. Zaten tarihçiler, tarihin kasıtlı olarak çarpıtıldığını ortaya çıkardıkları için politikacılardan genellikle teşekkür almazlar.

Kat kat yığılmış ve pıhtılaşmış bir deneyimler tarihinden böyle bir ders çıkarmak artık pek kayda değer bir şey değildir. Bugün, belli ki geçmişin bir kopyası değildir ve olamaz: bugünün modeli de işe yarar bir anlamda geçmiş üzerine kurulamaz. Sanayileşmenin başlamasından beri her kuşağın bulduğu şeylerin yeni yönleri, onların geçmişte kalan yönleriyle benzerliğinden çok daha çarpıcıdır. Yine de geçmiş, dünyanın çok büyük bir bölümünde otoritesini hala korumaktadır ve bu yüzden modası geçmiş olan gerçek anlamıyla tarih ya da deneyim de hala atalarımızın devirlerinden olduğu gibi etkisini sürdürmektedir. Daha karmaşık konulara geçmeden önce size bunu hatırlatmanın gerektiğini düşünüyorum..”( Hobsbawn;42-43)

“Tarihin çağdaş politikayla kopmaz biçimde bağlı olması (Fransız Devrimi’yle ilgili tarih yazımının kanıtlanmaya devam ettiği gibi) bugün herhalde ciddi bir güçlük çıkarmaz, çünkü, en azından entellektüel özgürlüğün bulunduğu ülkelerde, tarihçilerin tartışmaları disiplinin kendi kuralları içerisinde yürütülmektedir. Bunun dışında, profesyonel tarihçiler arasında ideolojiyle en yüklü tartışmaların birçoğu da, tarihçi olmayanların az şey bildiği ve fazla üzerinde durmadığı konularla ilgilidir. Bununla birlikte, tüm insanlar, kollektif yapılar ve kurumlar bir geçmişe ihtiyaç duyar, fakat bu da ancak sınırlı örneklerde, gerçekten tarihsel araştırmalarla su yüzüne çıkarılmış bir geçmiş olur. Kendini tarih kılığına girmiş mitlerle geçmişe demirleyen bir kimlik kültürünün standart örneği milliyetçiliktir. Ernest Renan milliyetçilik konusunda yüz yılı aşkın bir süre önce şu gözlemde bulunmuştur: “Tarihi unutmak, hatta çarpıtmak, bir ulusun oluşumunun asli faktörlerindendir; bu yüzden tarihsel incelemelerin ilerleme kaydetmesi miliyetler açısından genellille tehlikelidir.” Çünkü uluslar, çok uzun bir süreden beri varolduklarını iddia eden, oysa tarihsel bakımdan yeni olan varlıklardır. Dolayısıyla, bir ulusun kendi tarihinin milliyetçi versiyonu da, kaçınılmaz bir şekilde, anakronizmden, bazı şeylerin atlanmasından, olayların bağlamlarından koparılmasından ve aşırı örneklerde de yalanlardan oluşacaktır. Bu tablo daha az bir ölçüde, eski olsun yeni olsun kimlik tarihinin her biçimi için de geçerlidir.”(Hobsbawn; 409).

“Milliyetçiliğin anakronikleştiği tesbiti, dünyanın uluslarüstü veya milli devlet üstü kurumlaşmalara yöneldiği, bu nedenle millet ve milli devlet ‘bazında’ ‘titizlenme’ devrinin geçtiği  savına dayanıyor. Yaşanan milliyetçi kabarma tekdir edilirken “mikro-milliyetçilik” kavramına sıkça (küçük etnik toplulukların milli devletleşme heveslerini kastetmek için kullanılabileceğinden daha sık) başvurulması da, ölçeğe ilişkin kaygıların ağırlığını düşündürüyor: Milliyetçilik akımının özsel içeriğinden öte –veya ondan ziyade-, bu akımın “mikro” birimleri savunuyor oluşu, huzursuzluk kaynağı imiş gibi… Sahiden de, milliyetçilik dalgası karşısında Batı establishment’ında duyulan huzursuzluk, milliyetçiliği esası itibarıyla sorgulayan bir tutumu değil, belki ‘makrı milliyetçi’ diyebileceğimiz bir yönelimi ima ediyor. Milliyetçilik-dışı, …-ötesi bir kavram olarak sunulan “globalleşme”, makro ölçekte belirlenen bir ‘kültürel ırkçılık’momentini taşıyor…”(Bora;21)

Milliyetçilik ve milli devlet, kapitalizmin kurumsal çerçevesini oluşturma işlevi gördü, yani denebilir ki sanayi toplumunun kadrajını oluşturdu. Günümüzde, “sanayi toplumu” denilen olgu önemli bir değişim geçiriyor; milli devletin ve milliyetçiliğin oluşturduğu kadrajın da bu değişime uyarlanması sorunu kendini dayatmış görünüyor. Milli devletin, hem yukarıya hem aşağıya doğru politik ve iktisadi düzeylerde işlevselliğini, düzenleme  yeteneğini, ‘iletkenliğini’ yitirdiği, tıkaç haline geldiği saptanıyor: Yukarıya doğru, yani milletlerarası ve uluslarüstü düzeyde; aşağıya doğru, yani milletlerarası ve uluslarüstü mercileri, kurumları geliştirme çabaları ve “globalleşme” söylemi, aşağıya doğru ise bölgesel-yerel birimlere ağırlık kazandırma iteği ve “yerelleşme”/ “ademi merkezileşme”/”federalizm” söylemi, milli devletin yerine yeni bir kadraj oluşturma arayışının ürünleri.(Bora;22)

Bu düzenlemelerin ve kurumsallaşmaların içine oturacağı yeni kadraj, esasen, bir piyasa (dünya pazarı) kadrajı. Bir (‘the’) sistem’den ve onun örgün belirleyiciliğinden söz etmek her zamankinden daha fazla mümkün –veya daha az ‘vulger’- oluyor. (Gellner’in “inançsız tüketiciler enternasyonali” betimlemesini yine yadedelim!) Milliyetçilik ve milli devlet, bu kadrajın, ‘sistem’in işlerliği açısından rasyonel olmadığı için aşılmakta., aşınmakta. Doğulu milliyetçilik, ancak bu kadraja uymanın, ‘sistem’e eklemlenmenin bir aracı olarak işlev gördüğü ölçüde, bu hedefe uyarlandığı takdirde ve geçici olarak meşrulaşıyor. Bir coğrafyayı ve düzenlemeler/kurumlar silsilesini ‘sistem’e eklemleme hedefine uyarlanmamış, veya hacmi/yeteneği itibariyla bu hedefe varması rasyonel/’feaseble’ olmayan, yahut verili bir eklemlenme çerçevesini zedeleyen/daraltan milliyetçilikler, dışlanıyor. “Anakronik” ve “mikro-milliyetçi” teşhisi de, coğrafya ve nüfus ölçütünden ziyade, böyle bir rasyonel ölçütle konuyor(Bora;22-23)

Milli devleti ikame etme yönelimi, bir veçhesiyle, etkinlik/verimlilik ölçütlerine dayalı olarak, iktisadi ve yönetsel anlamda politik bir çerçevede yürüyor. Bir başka veçhesi ise ideolojik ve kültürel sorunlara açılıyor. “Globalleşmenin” uluslarüstüleşmenin ideolojik ve kültürel sıvası ‘nereden’ temin edilecek; milli devlet ideolojisinin çözülüp ‘klasik’/”anakronik” milliyetçiliğin ‘out’ olmasıyla toplumda oluşacak aidiyet ve kimlik ‘açığı’ nasıl, neyle kapanacak? Batı dünyasında geçerlilik kazanan eğilimler ve gelişen akımlar, ki “globalleşme”nin refakatçisi olan bölgecilik de kimlik açığını kapatmaya aday akımlardan birisi, bu sorunun cevabını kültürel bir Avrupalılık/Batılılık kimliğiyle verileceğini düşündürüyorlar.(Bora;24)

“Son olarak, milletler ve milliyetçilik alanındaki ciddi tarihçilerin inançlı bir politik milliyetçi olamayacaklarını eklemeden geçemeyeceğim; bunun ek istisnası, Kitabı Mukaddes’in harfi harfine doğru olduğuna inanların, bir yandan evrim kuramına katkıda bulunamazlarken, öbür yandan arkeolojiye ve Sami dilbilimine katkılarını esirgememeleridir. Miliyetçilik, açıkça öyle olmadığı bilinen bir şeye sıkı sıkıya bağlanmayı gerektirir. Renan’ın dediği gibi, “Tarihinin yanlış yazılması bir millet olmanın parçasıdır”. Tarihçiler meslekleri gereği bir milletin tarihini yanlış yazmamak veya en azından bu doğrultuda çaba harcamak zorundadırlar.  İrlandalı olmak ve gururla İrlanda’ya bağlanmak (Hatta Katolik İrlandalı ya da Ulsterli Protestan İrlandalı olmaktan gururlanmak) kendi başına İrlanda tarihiyle ilgili ciddi araştırmalar yapmakla bağdaşmaz bir şey değildir. Bana kalırsa, nasıl bir siyonist olmak Yahudilerin gerçekten ciddi bir tarihini yazmaya engel değilse, bir Ferian ya da Orangeman olmak da ciddi bir İrlanda tarihi yazmaya engel değildir…”(Hobsbawm;26-27-28),

-DEVAM EDECEK-

2 YORUMLAR

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.