“Ataerkil pazarlık bozuldu!” – Doç. Dr. Sibel Özbudun

0
480

sibel özbudun3Doç. Dr. Sibel Özbudun ile Evrensel Gazetesinde yayınlanan söyleşi:

Evde, sokakta, işyerinde hakları hep “feda edilesi” görülen, her gün benzer gerekçelerle şiddete maruz bırakılan, bir yandan “kutsanan” ama öte yandan da “fitne fesatlıkla” sıfatlanan kadınlar… Kadınların “ikinci sınıf insan” görülmesine neden olan kültürel, ideolojik, ekonomik pek çok gerekçe sıralanabiliyor bir çırpıda. Peki kadınlığın üzerine serilen bu örtüyü kaldırdığımızda karşımıza ne çıkıyor? Peki ya bu örtüye neden gerek duyuluyor? Bu örtünün kumaşı ne zaman, kimler tarafından dokundu? Zor sorular bunlar. Çünkü yalnızca bugünün değil, insanlık tarihinin masaya yatırılması gerekiyor bunlara cevap bulabilmek için.

Biz de bu sorulara cevap aramak için Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Antropolog Doç. Dr. Sibel Özbudun’un kapısını çaldık. Kadına yönelik şiddetin bu kadar meşru görüldüğü, kadınların toplumsal hayatın eşit parçası olabilmelerinin önüne bunca engel çıkarıldığı toplumumuzda değişen birşeyler de var. Ancak bu değişim kadınların hayatını ne kadar değiştiriyor? Sibel hoca yanıtlıyor: Ataerkil pazarlık bozuldu. Ama gerçek eşitlik için yeniden yükselecek ekmek ve gül mücadelesi hepimizi dönüştürecek, toplumsal konumlarımızı ve cinsiyet rollerimizi yeniden tanımlamamızda faydası olacak.

 

Soru: Araştırmalar gösteriyor ki erkeklerin yüzde 26’sı, kadınların yüzde 15’i kadına şiddeti meşru görüyor. “Eşinizden şiddet görürseniz ne yaparsınız?” sorusuna karşılık kadınların yüzde 25’i “Hiçbir şey yapamam, hayat böyle” diyor. Bu meşruiyeti mümkün kılan şey nedir?

Sibel Özbudun (SÖ): Tek kelimeyle cevap vermemi isteseydin ataerki derdim. Ama bazı kavramlar çok fazla kullanılınca içi boşalıyor. Ataerki, adı üzerinde eril iktidar. Genel olarak bu kavramın eril yönü vurgulanır, ben iktidar yönünün vurgulanması gerektiği kanaatindeyim. Yani iktidar ilişkileri, ortaya çıktığı andan itibaren zaten eril olarak tezahür ediyor.

Soru: Ne zaman ortaya çıktı bu peki?

SÖ: Neolitikle birlikte ataerkinin biçimlediği söylenebilir. Marksist literatür genellikle sınıflı toplumların yani devletin ortaya çıkmasıyla birlikte ataerkinin ortaya çıktığı kanısını paylaşır. Bana kalırsa ataerki biraz daha öncesinde ortaya çıkmıştı. Etnografik literatürde de taradığın zaman avcı toplayıcı toplumlarda kadın erkek ilişkilerinde bir asimetri yok. Şiddet olabilir, ama erkeğin kadın üzerinde kurumsallaşmış iktidarı avcı toplayıcılarda gözükmüyor. Nerede ortaya çıkıyor? Toprağa yerleşmede. İlk yerleşik toplumlar soy grupları, kabileler olarak örgütleniyorlar. Ve insanlığın tarihinin çok uzun bir dönemi, soy grupları olarak, akrabalık ilişkileri üzerinden örgütlenmeleri şeklinde geçiyor. Bu noktada kadın hem işgücü olarak hem de soyun yani toprağı ve sürüleri sahiplenen grubun müstakbel üyelerinin üreticisi olarak kritik bir önem kazanıyor.

Soru: Namus meselesi buradan mı ortaya çıkıyor?

SÖ: Evet. Yani çocuğun gruba ait olması kritik bir önem kazanıyor. Çünkü soy grubunu sürdürecek olan çocuklar kadından geliyor. Ve o çocukların gruba ait olması son derece önemli, çünkü sürülere ilerde onlar bakacak, toprağı ilerde onlar sürecek… Toprağı ve sürüleri temellük edecek korporat soy grubunun üyelerini onlar oluşturacak. O günden bu güne değişimlerle birlikte süregiden bir gelenekten söz etmek mümkün. Ataerki aynı zamanda bir iktidar kavrayışı. Yani bir grubun -ki bu soy gruplarında ya da kabile topluluklarında yetişkin erkekler grubu oluyor- toplumun güçsüz olanları üzerinde, yani kadınlar, çocuklar, erginlenmemiş gençler, savaşçı gençler üzerinde sistemleştirilmiş bir yaptırım yetkisini elinde tutması anlamına geliyor. İktidarın çekirdeği tam da bu. Ön Asya coğrafyasındaki ilk devletlerin ilk iktidar biçimi de bu şekildeydi. Demek ki ataerkil gelenek, insanın toprağa yerleşmeye başladığı noktaya dek tarihlendirilebilir, en azından bizim bölgemizde bu böyle.

Soru: Nasıl oluyor da üç beş bin yıl öncesinin kalıtsal değerleri bu zamana kadar gelebiliyor?

SÖ: İktidar kendini her zaman sadece zora dayalı olarak sürdüremez, aynı zamanda tarihsel bir meşruiyet üretmek zorundadır. Kritik moment dinlerin, özellikle de hem Mezopotamya dinlerinin hem de tek tanrılı dinlerin bu geleneği içselleştirerek yeniden şekillendirmesi. Aslına bakarsak kapitalizm bir eşitsizlik rejimidir ve kendisini mümkün kılan hiçbir eşitsizliği kendisi üretmemiştir, geçmişteki üretim tarzlarından devralmıştır. Nedir bunlar? Kır-kent, kadın-erkek, kafa gücü-kol gücü gibi eşitsizlikler… Kapitalizm bu eşitsizlikleri temellük edip, kendisini sürdürmeye yönelik yeniden dizayn etmeyi becermiştir sadece. Dolayısıyla eşitsizlik formları, bir üretim tarzından bir başkasına devrolurken iktidar sanki yekpare ve değişmez bir görüngü gibi süregeldi.

Soru: Yani kapitalizmle ataerki ayrı şeyler değil aslında?

SÖ: Kapitalizm ataerkil bir rejim. Ataerkil olmak zorunda. Kapitalizm ataerkisiz yapamaz. Kadın ve erkek arasındaki eşitsizlikten kapitalizm ekonomik fayda sağlıyor bu yabana atılır bir ekonomik fayda da değil. Bunlar bir madalyonun iki yüzü gibi yani.

Soru: “Seviyordum öldürdüm, sevişmedi öldürdüm, yemek geç kaldı öldürdüm…” Bunlar bir erkeğin rahatlıkla ortaya koyabildiği ama bir kadının ortaya koyamadığı gerekçeler… Bu gerekçelerin “erkeklik”le bağdaştırılmasının arka planında ne var?

SÖ: Öncelikle dinler burada bizim farkında olmadığımız kadar çok önemli bir arka plan oluşturuyor. Türkiye’de temel bilgi kaynaklarından biri cami önünde satılan ilmihâller. Bunlar sıradan insanın gündelik dünyasını biçimlendirmede çok önemli bir rol oynuyor. Ya da son zamanlarda televizyonlarda, internette mecra bulan dini sohbetler… Cuma günleri verilen vaazlar, erkek sohbetleri, camiye bitişik olarak sürdürülen kahvehane sohbetleri vb. bir erkeklik dünyası biçimlendiriyor. Bu biçimlendirmede erkek kesin olarak kendini ayrıcalıklı ve bir tanrı benzeri olarak görüyor. Çocuklara tanrıyı nasıl anlattıklarını sorun… Hiç çocuk tanrı, kadın tanrı, genç tanrı olarak tarif eden çıkacak mı? Tanrı imgesi erkektir, yaşlıdır, mal mülk sahibidir. O iktidar konseptinden erkekler de bir pay alarak erkekliklerini tahayyül etmeyi öğreniyor. Bunun bir iktisadi karşılığı mutlaka var, İslâm dininde de belirtildiği üzere erkekler kadın üzerinde buyurucudurlar, çünkü mallarından kadınların nafakasını sağlarlar. Şimdi bu bir denge. Erkek evin temel ekmek sağlayıcısı, kadın da ona yardımcı olacak bir konumda. Her erkek bu imajla büyüyor. Devletin otoritesinin aile içerisindeki sürdürücüsü olarak… Kadın da bu hegemonyayı kabul edecek tarzda, hatta bu hegemonyayı yeniden üretecek tarzda sosyalize oluyor. Aslına bakarsanız çocuklukta kadınlık ve erkeklik rollerimizi analarımızdan öğreniriz, babalarımızdan değil. Aile içindeki o ataerkil şablonun aktarıcısı kadınlardır, annelerdir.

Soru: “Bu erkekleri de kadınlar yetiştirmiyor mu, sonuçta onlar böyle yetiştirmese o erkekler de bunu yapmayacak” demek kadınları ikinci kez ezen bir yerde durmak anlamına gelmiyor mu?

SÖ: Ataerkinin sadece erkeklere özgü bir şey olduğunu kim söyledi? Ataerki kadını da erkeği de kapsayan ve biçimlendiren bir sistem. Ve bundan nemalanan ağırlıklı olarak erkek olsa da ataerkinin kendisine sağladığı güvenceden kadın da yararlanıyor.

Soru: Nasıl bir faydası olabilir kadının? 

SÖ: Gayet basit; evinin ekmek kazanıcısı olan kocayı elinde tutmak! Yani kendi düzenini, evin içinde kurduğu düzeni riske atmamayı sağlıyor en azından. Deniz Kandiyoti’nin lafıdır, “ataerkil pazarlığın” kendisine sağladığı güvencenin sınırlarının zorlanmaması, kendisi için örülmüş kozanın dışına çıkmamak yani bir cangıl olan dış dünyaya karışmamak… Çünkü dış dünyaya karıştığı andan itibaren zedelenecektir, örselenecektir. Bizim çayhanelerimizde bile kadınlar aile salonunda tecrit edilirler. Kamusal yaşamımız tamamen erkek merkezli olarak organize olduğu için kadın orada bir av olarak görülür ve bu alana çıktığı anda özelin sınırlarını ihlal etmiştir ve her ihlal gibi cezaya tabi tutulur. Mesela öldürülen Amerikalı kadın Sarai Sierra için “ne işi varmış, çoluğunu çocuğunu bırakıp Amerikalardan kalkmış gelmiş” ya da “o kadın kurye, ya uyuşturucu kuryesi ya da casus” deniyor. Kabul edemiyoruz yani bir kadının kendi başına çıkıp başka bir ülkeye gidebileceğini. Kadın kendisi için çizilmiş sınırları ihlal ettiği anda cezalandırılmaya açık ve hak eden bir durumda görülüyor.

Soru: Ama o sınırın içi de pek güvenli değil. Bugün kadınların çok büyük kısmı o güvenli sınırlar içinde şiddete uğruyor, öldürülüyorlar…

SÖ: Denge bozuldu. Daha önce ataerki kadınlara yedikleri dayaklar pahasına yemek, güvence, gelecek güvenliği, çocuklarını yetiştireceği bir yuva sağlıyordu. Ama artık erkeklerin toplumsal rolleri dönüşmeye başladı. İşsizlik, kriz, bir erkeğin gelirinin dört kişilik bir aileyi geçindirmeye yetmeyişi, işten çıkarılma tehdidi, pahalılık, enflasyon vb. erkeğin ailenin ekmek sağlayıcısı olarak pozisyonunu sarstı. Bu “ataerkil pazarlığı” bozdu. Erkekler bir taraftan mevzi kaybederken bir yandan da kadınlar tarafından bu iktidarlarının aşındırılıyor olması karşısında çok daha tepkisel hâle geldi.

Soru: Kadının da ataerkil ailenin içinde mutlu olduğuna ilişkin bir argüman da var. Orman kanunlarıyla yürüyen çalışma hayatına, günde 12 saat üç kuruş para kazanmak için niye katılmak istesin ki kadın, deniliyor… 

SÖ: O güzellemeyi yapanlar, yani muhafazakâr iktidarımız, evin tek ekmek getiricisi olarak çalışan bir erkeğe karısına ve 6-7 çocuğuna insanca bir yaşam sürdürecek bir gelir sağlıyor mu? Giderek aşağıya çekildiğini gördüğümüz ücretler 7-8 kişilik bir ailenin insanca hayat sürdürmesini sağlayacak bir refah seviyesine çekilecek mi? Bunu yanıtlamak durumunda bunu söyleyenler. Bir kere cin şişeden çıkmıştır. Üstelik de örgütsüz, deregülarize, talepkarlık düzeyi son derece düşük olan kadın emeği neo liberalizmin iştahını kabartmaktadır. Bugün Sabancılar, Koçlar “kalkınmak için kadınların çalışmasını sağlamamız lazım, kadın istihdamını artırmamız lazım” diye feminist oldukları için debelenmiyor. Çünkü kadın emeği neo liberal ekonomi için kaçınılmaz ve zorunlu bir girdidir. Çünkü kadınların ücret düzeyi erkeklerin yarısı ile üçte ikisi arasında seyretmektedir. Ve kadınlar buna itiraz etmemektedir. Kadınlar günde 16 saat, 10 dakika tuvalet molasıyla çalışmaya razıdırlar ve bunun için asgari ücret alırlar. Çünkü kadın kendi gelirini asli olarak görmemektedir, evin bütçesine katkı olarak görmektedir. Dolayısıyla bu girdiden vazgeçemez kapitalizm.

“Kadınlar evin içinde memnun” söylemi manipülatif bir söylem bana kalırsa. Bu sizi neden kurtarıyor? Kadınların çalışmasını sağlayacak bir eğitim bütçesinden kısıyorsunuz, çocuklarının yükümlülüğünü aile kisvesi altında yeniden kadının sırtına yüklüyorsunuz, çocuk bakımının sosyalizasyonunun getireceği ek masrafları, hastalarınızın, yaşlılarınızın bakımını kadının sırtına yıkıyorsunuz, bunun yanı sıra kamusal bütçeden kestiğiniz her türlü zorluğu yine kadının sırtına yıkıyorsunuz.

 

EKMEK VE GÜL MÜCADELESİ HEPİMİZİ DÖNÜŞTÜRECEK

Soru: Kültürel, ideolojik, ekonomik boyutlarıyla karşımızda duran bu sistemle nasıl mücadele edeceğiz, nasıl baş edeceğiz?

SÖ: Öncelikle eve kapanmayı reddedeceğiz ve çalıştığımız zaman da insani koşullar talep etmesini öğreneceğiz. Gayet basit aslında, başka bir yolu da yok; İnsanca koşullarda yaşamamızı sağlayacak koşullar talep edeceğiz ve ürkmeyeceğiz. Ama bunu tek başına kadınlar olarak yapabileceğimizi zannetmiyorum. Çok ansiklopedilik bir şey yaşadık biz Tekel İşçileri Ankara’da komün kurdukları zaman. Bu komün kadın ile erkeği eşitlemek için ya da tüm emekçileri birleştirmek için kurulmadı. Tekel işçileri, işlerini, ekmeklerini yitirmemek üzere geldiler Ankara’ya. Yan dönüşüm gerçekleşti burada. Sizin gazetede çıkmıştı yanılmıyorsam; Samsunlu bir kadının sözlerini unutmuyorum, beynime çakıldı. “Biz erkeklerle göz göze gelmekten kaçardık. Ama işte burada, çadırda etimiz birbirine değerek yatıyoruz” diyecek kadar insanları dönüştürdü o mücadele. Böyle bir dalga, böyle yeniden yükselecek ekmek ve gül mücadelesi hepimizi dönüştürecek, toplumsal konumlarımızı ve cinsiyet rollerimizi yeniden tanımlamamızda faydası olacak. Başka bir yol göremiyorum.

 

‘MODERN MÜSLÜMAN’LA DEĞİL SULTANBEYLİ’DE YAŞAYANLA KONUŞUN

Soru: Her anlamda bir dönüşüm sürecinde olduğumuzu söylüyorsunuz. Peki kadınların tüm bu dönüşüm sürecinde “kadın olmaya” ilişkin bir tahayyül değişikliği var mı sizce?

SÖ: Bir kere kitle iletişimin patlaması önce televizyonlar, arkasından da cep telefonları, internet gibi iletişim araçlarının olması, kadınların rol modellerini çok büyük değişikliğe uğrattı. Kadınların rol modelleri 30-40 sene öncesine kadar neneleriydi, anneleriydi. Şimdi Saba Tümer, Müge Anlı, ya da (X) artist ya da (X) manken. Bir de kadınlar erkeklerin kendi ihtiyaçlarını karşılayamaz hâle geldiğinin bilincinde. Bir; ihtiyaçlar daha fazla çeşitlendiği için. İki; erkek bireyin konumu da sarsıldığı için… Üç; çocuklar giderek daha bağımsız ve daha talepkar varlıklara dönüştükleri için değişen bir şey var. Eğer koca sana bunları sağlayamıyorsa “ne biçim babasın sen, ne biçim adamsın sen” tartışmaları başlıyor. Ve evdeki iktidarı erkeğin sığınabileceği, örselenmiş özgüvenini tazeleyebileceği son sığınağı.

Bir diğer yan da şu: İslâmi söylemin toplumsal hayatta bu kadar görünürlük kazanması gündelik yaşamın yeniden İslâm’ın öngördüğü tarzda düzenlenebileceğine ilişkin bir fikir ortaya çıkardı.

Soru: İslâm bu topraklarda hep vardı. Bugün değiştirdiği şey ne oldu gündelik yaşam açısından? Politikleşmesi mi?

SÖ: Politize olması ve gündelik bir söylem. Artık gündelik hayata nüfuz etmesi son derece meşru, arzulanabilir ve iktidar partisi tarafından desteklenen bir söylem olarak hayatımıza girdi. Şimdi İslâm’ın sağladığı bir takım referanslar var, meşruiyet kaynakları var. Bunları Müslüman kadınlar farklı algılıyor olabilirler ama konu iktidar sahibi olan erkekler olduğu için bence onların bunu nasıl algıladığı çok önemli.

Soru: Nasıl algılıyorlar?

SÖ: Karınızı dövebilirsiniz diyen bir din, itaatsizliğinden çekindiğiniz kadınları önce ihtar edin uslanmıyorsa dövün diyen bir kitap günlük hayatta uygulanmaya başladıysa bir erkek nasıl algılarsa öyle algılıyorlar.

Soru: Ama özellikle bu dönem İslâm’da kadınlara yönelik bu tür uygulamaların gerçek İslâm’da olmadığına ilişkin tartışmalar da yapılıyor…

SÖ: Ben onu gidip Sultanbeyli’de konuşmayı tercih ederim, bir avuç ”modernize olmuş Müslüman” ya da “modern başörtülülerle” değil. Çünkü gündelik olarak şiddete ya da kadın kırımına uğrayan kadınlar İslâmcıların bu versiyonundan değil genel olarak sıradan insanlar arasından geliyor. Hatta bu kadınlar ve erkekler İslâmcı da olmayan ama dini hayat biçimi olarak hayatlarına katan insanlar.

 

BİYOLOJİ KADERİMİZ Mİ?

Soru: Erkek ve kadın hep zıt özelliklerle tanımlanır. Erkeğin doğası saldırganlık, etkinlik, girişkenlik, mücadelecilik; kadınınki ise edilgenlik, besleyicilik, boyun eğicilik, barışçılık… Bu ayrımları bu kadar doğallaştırmayı kolaylaştıran şey nedir?

SÖ: Bizim coğrafyamız için yani Ön Asya ve Akdeniz havzası için konuşuyorum; bunun kaynağı zannediyorum düalist bir düşünce yapısına sahip olmamız. İkili olarak, siyah-beyaz, doğu-batı, dişi-eril kategorilerini birbirini dışlayacak zıtlıklar olarak kurgulamak gibi bir düşünsel alışkanlığımız var. Yani dişinin erilin tersi olduğu ya da erilin dişinin tersi olduğunu varsaymak gibi. Oysa biyolojik olarak da bu böyle değil. XX, XY kromozomları nedeniyle dişi erili de içeriyor örneğin.

Soru: İş hayatına giren, eşitlik isteyen, farklı bir hayat isteyen kadınların “kadınlıklarını” kaybettikleri, erkekleştikleri söyleniyor. Biyoloji bizim kaderimiz mi? Biyolojik farklılıklarımız eşitsizliğin temel belirleyeni mi?

SÖ: Bu, biyolojinin ideolojileşmiş hâli. Margaret Mead adında Amerikalı bir antropolog vardı. Güney Pasifik adalarından Samoa’da birbirine çok yakın yaşayan üç kabile üzerinde, özellikle kadınların statüsü açısından bir araştırma yapıyor. Ada aynı ada, aynı coğrafya, üç kabile var ve kadınlığa ilişkin kavramlar ve kadınların toplumsal cinsiyet rolleri bu üç halk arasında birbirine taban tabana zıt. Yazar bunu farklı sosyalizasyonla açıklıyor. Örneğin Arapeşlerde kadın ile erkek arasındaki toplumsal cinsiyet farklılıkları minimal düzeyde, erkekler de çocuklara bakıyor. Anne de baba da çocuklarını kendi bedenlerine sararak büyütüyor, çocuklar 3-4 yaşlarına kadar süt emiyor ve çocuklar birbiriyle dayanışacak şekilde sosyalize oluyor. Biraz daha iç kesimde yaşayan Mundugomourlarda ise tam tersine kıran kırana bir hayat var. Herkesin herkesle savaş sürdüğü ve herkesin birbirine düşman olduğu bir toplum, gayet kıyıcı ve gayet şiddetli. Çambri denilen halkta ise erkekler kendi kulübelerinde süslenerek, boyanarak, marangozlukla ilgilenip kendilerine oyuncaklar yaparak geçiriyor günlerini. Kadınlar bütün geçim faaliyetlerini üstleniyor. Ama erkekler karşısında saygılıymış gibi davranıyorlar. Kadınlarla konuştuğunuz zaman, “hayatı aslında biz yönetiyoruz ama erkeklerin gururlarıyla fazla oynamayalım” havasındalar.

Biyolojisi aynı biyoloji, birbirine bu kadar yakın üç toplulukta üç farklı kadınlık rolü biçimlenmiş ise biyolojinin ötesinde bir şey gerekiyor demek. Burada biyolojinin nasıl yorumlandığı önemli. Biyoloji kültürel olarak yorumlanıyor. Dolayısıyla biyoloji ideolojikleştiriliyor ve ben ne zaman “kadın fıtraten acizdir ya da fıtraten doğurgandır, sevicidir, şefkatlidir” gibi laflar okusam bunun biyoloji üzerine yerleştirilmiş ideolojiler olduğunu düşünürüm. Çünkü bedenimiz bizim için en somut gerçek. Bedenimizin bize herhangi bir ideolojik mesaj sunduğunun farkına varmayız, yani bedenimiz üzerine yerleşen her türlü metaforu doğal kabul ederiz. Kalıcıdır ve sorgulanamaz. Örneğin sağ ve sol el kullanımı: basit bir nöral asimetri üzerine devasa bir kültürel kurgu yerleştirilmiştir: Sağ taraf meleklerin, sol taraf şeytanın mekânıdır; kutlu işler sağ, murdar işler sol elle yapılır vb. vb. Beden üzerine yerleşen bu değerler, politikaya dek genleştirilmiştir…

 

AİLE ATAERKİNİN FARKLI BİR VEÇHESİ OLARAK DÖNÜŞÜYOR

Soru: Son dönemde kadın hareketi içerisinde “Kadınlar artık hayır demeyi öğrendikleri için ya da daha çok hayır dedikleri için erkek şiddetiyle daha fazla karşı karşıya kalıyor” şeklinde yaygın bir değerlendirme var. Siz ne dersiniz?

SÖ: Mutlaka kadınlar üzerinde, kadınlık dünyasını biçimlendiren ya da kadınlığın öz algısını biçimlendiren faktörlerde çeşitlenme oldu. Kadın hareketinin bunda ne kadar etkisi olduğu konusunda fikrimi sorarsanız, dolaylı bir etkisi olabileceğini söylerim. Kadın hareketi kanaat önderlerini yeniden biçimlendirdi. Ama bugün Saba Tümer, Seda Sayan tarzında bir içselleştirme de söz konusu. Bu ise farklı bir alana yol açtı. Yani kadını bir cazibe unsuru olarak medyatik dünyaya katma biçiminde tezahür etti. Bu aslında kadın hareketinin niyetlenmemiş sonuçlarından biriydi. Bu anlamda evet, kadınlık imgesini biçimlendiren öğeler kadın hareketinden etkilendiler ama bunlar kadın hareketi önderleri olarak etkilenmediler. Kadınlığın biçimlenişini manipülatif bir şekilde etkileme şeklinde dâhil oldular sürece.

Bir de “talep eden” dünyası çok çeşitlendi. Mesela annemin bir lafı vardı “eskiden markete giderdik, bir torbayla eve dönerdim, şimdi taşı taşı bitmiyor.” Bir zamanlar bir Arap sabunuyla tüm evi temizlerdin, saçını da yıkardın, çamaşırları da yıkardın. Şimdi ürünler o kadar çeşitlendi ki! Çoğu da kadınların tüketicisi olduğu ürünler bunlar. Dolayısıyla bütün bir kitle iletişim araçları kadını tüketime yönlendirmek için biçimlendi. Bu, talepleri arttırdı. Ciddi bir değerler dönüşümü yaşıyor toplum. 1970’li yılların filmlerine bakın, insanlar birbirine dertlerini anlatamaz, konuşamazlar. Gülşen Bubikoğlu Tarık Akan’a bakar melül melül, o da ona. Anlatamamaktan dolayı bütün trajediler ortaya çıkar. Şimdi anlatamamaktan görselleşmeye dönüşen bir iletişim hâli var. 1980’lerden günümüze yaşananlar aile içini, hani kolun kırılıp yenin içinde kalacağı mekânları çok etkiledi. Buradan nasıl bir olumlu sonuç çıkarılır bilmiyorum. Çünkü bunun da ataerkinin farklı bir veçhesi olduğu kanaatindeyim ben.

Soru: Bu dönüşümün bir yansıması da politikacılarda sanırım. Sorsak “Kürtaj ya da bir kadının doğurup doğurmaması öyle uluorta konuşulacak şeyler değildir” denir bu toplumda. Ama her gün bir bakanın ya da başbakanın ağzından dökülüveriyor. Kadın bedeninin de ortaya serildiği bir süreç var sanırım. Bu “uluorta” olma hâlini nasıl değerlendirirsiniz?

SÖ: Kadın bedeni bütün bu sürecin tam da merkezinde duruyor. Yani eril bilinçaltının dışavurumu olarak tam merkezde duruyor. Niye mesela kadın denmez de bayan denir? “Bayan” cinsiyetsizdir. Bir maçta bu kadar anne, bacı, karı, kadın lafı geçen ya da işte maça ilişkin değerlendirmelerin yatakla özdeşleştirilen metaforlarla anlatıldığı, bu kadar cinsellik merkezli bir kültür var mıdır bilmiyorum.

Soru: Peki, kürtaj tartışmalarını buradan değerlendirdiğimizde neler görüyorsunuz?

SÖ: Muhteşem bir saptırma! Bu, egemenlerin sık sık yaptığı manipülasyonlardan bir tanesi. Tuttu çünkü Uludere gibi bir katliama dönük algıyı kürtaj gibi mahrem bir konuya çekmesi yani toplumsal dikkatin yeniden kadın bedeni üzerine çekilmesi bir başarıydı. Bir de ben AKP iktidarının elinde gizli bir gündem olduğunu ve bu gündemin adımlarını yavaş yavaş hayata geçirmek üzere bir şey uyguladıkları kanaatindeyim.

Soru: Bu gizli ajandada sırada ne var sizce?

SÖ: İçkinin gündelik hayattan çıkarılması, içkili mekânların ortadan kaldırılması, kürtajın yasaklanması, kadınların giderek eve doğru çekilmesi yani giderek gündelik yaşama İslâmi normların hâkim kılınmasına yönelik bir süreci işletiyor AKP iktidarı. Bazı şeyler artık din ve inanç özgürlüğünü aşmaya başladı. Çünkü giderek hayatını hiçbir dinsel inanç doğrultusunda biçimlendirmek istemeyen insanları etkilemeye başladı. Toplumsal yaşama bir şekil şemal verme girişimine dönüştü.

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.