“TC artık ‘Taşeron Cumhuriyeti’dir”

0
150

nuce_04052012-095734-1336118254.57Türkiye’de siyasal iktidarın bir istihdam biçimi olarak hayatın her alanına yaydığı taşeron çalıştırma, düşük ücretler, sendikasızlık ve sosyal hak kayıpları gittikçe boyutlanıyor. Yeni çıkarılan 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi (STİS) Yasası, 657’de düşünülen değişiklik, taşeron çalıştırmanın asıl işlere indirgenmesi, kıdem tazminatının fona devredilmesi, işsizlik bürolarının yaygınlaştırılması derken parça parça hayata geçirilmeye çalışılan “Ulusal İstihdam Stratejisi” despotik bir emek rejimi olmaya başladığı dillendiriliyor. Bütün bunları DİSK’e bağlı Dev Sağlık- İş Sendikası Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu ile Özgür Gündem gazetesi konuştu. Taşeronlaşmaya karşı yoğun mücadele veren Çerkezoğlu, ortak mücadelenin önemini bir kez daha anımsattı.

Taşeron sistemin son zamanlarda özelikle sağlık alanında yaygınlaştırılmasını neye bağlıyorsunuz?

Taşeronlaştırma bir sermaye stratejisidir. Neoliberal politikalarla uyumlu olarak tüm iş kollarında ucuz ve güvencesiz çalışma koşullarının yaratılmak istenmesi var. Son 20 yıldır dünya ve Türkiye’de taşeron çalıştırma yaygınlaştırılıyor. Sağlık alanında ise çok ciddi bir artış var. 2002 yılında Sağlık Bakanlığı bünyesinde taşeron işçi sayısı 21 bin idi, bugün 150 bin. Şu anda hekimlik hizmeti dışında, neredeyse sağlık çalışmalarının tamamına yakını taşeronda çalıştırılan sağlık personeli eliyle görülüyor. İnsan emeğinin alınıp satılması insanlık onuruna aykırı bir çalıştırma biçimidir. O nedenle insan ihaleyle çalıştırılmaz. İkincisi, sağlıkta taşeron olmaz. Çünkü sağlık, bir ekip hizmeti olarak bütünlük, süreklilik ve istikrar ister, bölünüp parçalanmaz. Artık sağlık hizmeti kamu hizmeti olmaktan çıkartılıp bir işletmeye dönüştürüldü ve piyasa koşulları üzerinde şekillenmeye başlandı. Bir maliyet unsuru olarak görülen sağlık emekçilerinin emeği doğrudan taşeron şirketlere peşkeş çekildi.

Şili ve Güney Afrika gibi ülkelerde de benzer durumlar görüyoruz. Taşeronlaşma günümüzde bir istihdam biçimi mi oldu?

Evet Şili, Güney Afrika gibi ülkeler var. Dağılan Sovyet ülkeleri ve Doğu Avrupa ülkelerinde de benzer süreçler yaşandı. Taşeronlaşma bir ucuz işçi politikası olarak hayata geçiriliyor. Çünkü bu hizmetler taşerona verilirse yıllık izinler, iş güvencesi, mesailer, kıdem tazminatı, sendikal hak ve özgürlükler, yani işçi sınıfının yüzyıllardır bedel ödeyerek elde ettiği en temel haklarını fiilen ortadan kaldırıyor. Taşeronlaştırma sermaye açısından bir rejim biçimidir aynı zamanda. Doğrudan sermayenin politik tacirleri tarafından yönlendirilen, bir sermaye politikası olarak, bir rejim olarak taşeronlaştırmanın hayata geçirildiğini söylemek daha doğru olur.

Yeni çıkarılan 6356 sayılı yasanın mağdurusunuz. Ne düşünüyorsunuz?

Taşeronlaştırma bütün iş kollarında yaygınlıştırılıyor. Şimdiye kadar çalışanların sendika üyelikleri Çalışma Bakanlığı üzerinden yapılıyordu, şimdi Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) üzerinden tanımlanıyor. Bu yasayla taşeron işçilerin sendikalaşmasının önüne geçilmiş olundu. Çünkü taşeron şirketler SGK kayıtlarını istedikleri biçimde, tek taraflı beyan edebiliyorlar. Hukuksuz bir biçimde ve bu beyan üzerinden Çalışma Bakanlığı sendika üyeliklerini tanıyor. Taşeron şirketleri de işin kolayını bulmuş. Bu, enerjide de, madende de bütün iş kollarında aynı. En son Zonguldak Kozlu’daki maden göçüğünde de gördük. Orada Star maden şirketi işçiyi maden iş kolunda değil inşaat işkolunda göstererek sendikalı olmasının önüne geçmiştir. İş kolu değişikliği nedeniyle üyelikleri düşüyor. Aynı şeyi biz de yaşıyoruz. Yıllardır sağlık hizmetinin bir parçası olan sağlık emekçileri hukuksuz bir şekilde inşaat şirketinde, nakliye-kargo şirketinde hatta hatta başka kentlerde göstermişlerdir. Bursa Uludağ Üniversitesi’ndeki üyelerimiz Konya’da bir nakliye, Kayseri’de bir kargo şirketinde gösterilmişler. Hayatta gitmedikleri, görmedikleri yerlerde çalışıyormuş gibi gösteriliyorlar. Bu şekilde sendika üyelikleri engellenmiş durumda. Bu teknik bir sorun değil, sermayenin, iktidarın, AKP’nin sorunudur. Burada açıkça siyasi bir tercih var.

 

Dahası da var…

Sendikal baraj 12 eylülle birlikte getirilen yasakçı bir anlayışın sonucu. Çalışma yaşamında darbe izlerini siliyoruz diyen AKP, örgütleme önündeki engelleri devam ettiriyor. Baraj yüzde 10’dan kademeli olarak yüzde 1- 2- 3’e düşmüş gibi gözüküyor ama işkolu sayısının düşürülmesiyle birlikte düşünüldüğünde çok yüksektir. Birçok işyerinde, iş kolunda işçiler toplu sözleşme yapamayacaktır. İşçiyle sendika ilişkisine doğrudan devlet müdahalesi var. Ayrıca, e-devlet sistemine geçildi. Teknik alt yapısı hazırlanıyor. Ciddi sıkıntıları olacak. Türkiye’de sendikalı olmak işten atılmak ile eşdeğerdir. Dolayısıyla işçilerin şifreleri patroların elinde olacak. Rahatlıkla insanlar istenilen sendikaya üye yaptırılabilir. Taşeron işçiler artık istediği sendikaya da üye olamayacak. Bizim üyelerimizde olduğu gibi başka iş kollarında ya da şehirde sigortalı gösterilecek. Böyle bir sürece doğru gidiyoruz.

Kıdem tazminatı ve yeni bir taşeron yasası ile 657’nin değişimi gündemde. Geriye ne kaldı?

Ulusal İstihdam Stratejisi denilen programlarını gizlemiyorlar. Taşeron çalıştırma bir rejim olarak hayata geçiriliyor. Şu an yasalarda taşeron çalıştırmayı düzenleyen bir takım hükümler var. İş kanunun ikinci maddesi önemli; bir işin alt işverene verilebilmesi için 1- yardımcı iş olması 2- Özel uzmanlık gerektiren işler olmalı. Bu madde ortadan kaldırılacak, hazırlıkları yapılıyor. Artık TC’nin açılımı Türkiye Cumhuriyeti değil Taşeron Cumhuriyeti’dir. Kamu-özel fark etmez her alanda bütün işler taşerona yaptırılacak. Kuralsızlık kural haline getirilecek. Güvencesizliğe güvence getiriyorlar. Sermaye açısından son derece açık ve net bir süreç. Bizler açısından ise şu dönemde çok güçlü bir karşı koyuş söz konusu değil. Başta sendikal hareket olmak üzere bir bütün olarak işçi sınıfının, kendi programını, planını, stratejisini, araçlarını ve yöntemlerini bu süreç üzerinden yeniden tanımlamaya, yenilemeye ihtiyacı var. Geleneksel sendikal hareketin ve onun yöntemlerinin bütünüyle kapandığı bir süreçtir. Artık yetki alıp toplu sözleşme yapma eksenli sendikal hareketin bir karşılığı kalmadı. Kayıtlı kayıtsız, işsiz, her kesimi içine alan ortak mücadeleyi esas alan bir stratejiye ihtiyaç var.

Son birkaç yıldır çalışanların, patronlardan çok hükümet ile karşı karşıya olmasının sebebi tüm bu saydıklarınız mı?

Bu dönemde doğrudan devleti ve hükümeti hedef almış bir sendikal hareket ortaya çıkmış durumda. Örneğin Şişecem işçisi, Tekel işçisi, ataması yapılmayan öğretmenler karşısında devleti buluyor. Bu süreçte verilen mücadelenin ve talep edilen hakların karşısında sermaye iktidarının temsilcisi var. Bu, dönüşüm süreciyle ilgili bir şey. Sermaye, çalışma yaşamında ve emek alanında kendi rejimini inşa ediyor. Bunun sözcülüğünü ve “işçiliğini” doğrudan devlet, hükümet yapıyor. Çok açıktır ki devlet sermayenin devleti, hükümet de sermayenin hükümeti. Önceleri TİSK ve TÜSİAD ön plana çıkardı, şimdilerde AKP’nin kendi sermaye tabanındaki örgütleri olan TUSKON, MÜSİAD, TOBB ön plana çıkıyor. Bir yandan da yandaş sendika var etme çalışmalarını yürütüyorlar. Kamuda Memur Sen ile yapılanlar özelde de Hak-İş üzerinden yapılmak isteniyor.

Bu kadar karşı güç yaratması hükümet açısından bir tehlike arz etmiyor mu?

Kapitalizm krizden çıkmak için tarihsel olarak her dönemde bir takım adımlar atmak zorunda. Bu dönemde de krizi aşmak için müthiş bir proleterleşme yaratmakta. Bu aynı zamanda işçi sınıfı için de yeni bir takım olanaklar sağlamakta. İşçi sınıfı nicel ve nitel olarak tarihin hiç bir döneminde olmadığı kadar muazzam bir büyüme içinde. Güvencesizleştirme, örgütsüzleştirme temelinde yapılıyor, ama bu, aynı zamanda kapitalist sistem açısından da başka bir risk noktasını oluşturacak. Ancak bu kendiliğinden bir süreç değildir. Dolaysıyla öznelere, yani işçi sınıfı başta olmak üzere, tarihi değiştirecek temel öznelere, mücadele örgütlerine, sendikal örgütlere, sınıfsal örgütlere, siyasal örgütlere çok önemli görevler düşmektedir.

Son olarak eklemek istedikleriniz var mı?

Taşeron sistemi AKP’nin en zayıf noktasıdır. Türkiye’deki tüm toplumsal dinamikleri aynı çizgide buluşturmak adına en önemli zeminlerden biridir. O yüzden güvencesizleştirmeye, taşeronlaştırmaya karşı sadece sendikaları değil, işçi sınıfın tüm örgütlü güçlerini aynı çizgide buluşturan bir ortak mücadele çizgisine ihtiyaç var. Bunun bu dönemde yavaş yavaş oluştuğunu görüyoruz. Ayrıca 10 bin üyemizin sendikasız bırakılmasına ilişkin ve taşeron sisteme karşı mücadelemiz çeşitli eylemlerle devam edecektir. Önümüzdeki günlerde hastanelerin bahçelerine referandum sandıklarını kuracağız. O hastanede çalışan üyemiz basının önünde sendika üyeliğini ve çalışma koşullarını anlatacak. Bunlara benzer eylem planımız var.

 

Gelen de giden de aynı

Kabinenin ilk değişen bakanlarından biri de Sağlık Bakanı oldu. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Recep Akdağ bu kabinenin en eski üyesi. Başbakan’dan da eski. Sağlık alanı hükümetin en öncelikli alanıydı ve bütün bu süreci onlar açısından başarıyla tamamladı. Bir yıpranma meydana geldi ve onlar bunu düşündü. Bu yıpranma sürecini yeni bir bakanla onarmaya çalışıyorlar. Kamu Hastaneleri Birlikleri yasası ile son noktayı koydular. Yıpranma sürecini bir önceki bakana devrederek yeni bir bakanla, yeni projelerle devam edecekler.

Yeni bakanı nasıl görüyorsunuz?

Avcılar’da özel bir hastanenin sahibidir ve sırf bu hastane para kazansın diye yıllarca bu ilçeye devlet hastanesinin yapılması geciktirildi. Sistem bu şekilde kendi unsurlarını koruyor. Sonuçta özel hastane patronudur ve tam da sağlıkta gelinen duruma en uygun kişidir. Hem vizyon değişti, hem süreç parlatıldı, hem de özel hastaneciliği en iyi bilen bir bakan getirilmiş oldu.

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.