“Türkiye’nin “İhracat başarısı” bir efsanedir”

Yeni Kıbrıs Partisi

Maraş’ta provokasyona hayır!

YKP, BKP, KTÖS, KTOEÖS, Basın-Sen, DEV-İŞ, Mağusa İnisiyatifi, Sol Hareket,  Hayata Dokun Hareketi açıklama yaparak “tüm demokrasi ve barış güçlerini 15 Şubat Cumartesi saat...

YKP, ortak yurdun yeniden birleşmesi için ortak mücadele çağrısı yaptı

Yeni Kıbrıs Partisi, bugün, 12 Şubat, Çarşamba günü sabah saat 10:00’de YKP Genel Merkezi’nde Kıbrıs’taki ve Doğu Akdeniz’deki gelişmelere bağlı TC’nin tavırları, Kırımlaştırılma, Hataylaştırılma,...

2020 Asgari ücreti ne oldu?

YKP Genel Sekreteri Murat Kanatlı, döviz krizi ile alım gücünün eridiği, iğneden ipliğe her şeye zam yapıldığı koşullarda 2020 için asgari ücretin hâlâ belirlenmemiş...

Savaş hazırlıklarına hayır, barış için mücadele zamanı

YKP Genel Sekreteri Murat Kanatlı, Akdeniz’deki son gelişmeleri değerlendirdi, “barış için mücadele zamanı” dedi. Açıklama şöyle: Doğu Akdeniz’de bir süredir gerginlik sürekli olarak artmaktadır. Savaş...

YKP’nin de katıldığı, Avrupa Sol Partisi 6. Kongresi gerçekleşti

YKP’nin de gözlemci üyesi olduğu Avrupa Sol Partisi’nin 13-15 Aralık tarihleri arasında Malaga yakınındaki İspanya şehri Benalmádena’da 6. Kongresi yapıldı. YKP Genel Sekreteri Murat...

mustafasonmez Fikret Başkaya’ın Mustafa Sönmez’le söyleşisi

Fikret Başkaya: Şimdilerde ekonomik büyüme tam bir fetiş haline getirilmiş  durumda. Neyin, nasıl, ne pahasına büyüdüğü, büyümenin kimin için ne  anlam ifade ettiği, sonuçlarının kimlere nasıl yansıdığı dikkate  alınmadan büyümenin tartışmasız ve mutlak  bir başarı sayılması saçma değil mi?

Mustafa Sönmez: Büyüme, ülkeler için temel başarı göstergesi olarak takdim ediliyor. Ülke analizleri, büyüme oranları ile, devamında kişi başına milli gelir göstergeleriyle yapılıyor. Nedir büyüme? Bir zaman diliminde üretilen mal ve hizmet katma değeri. Yani değer üretimi. Yani, aslında geniş anlamda sömürü. Değer üretemeyen, başarısız sayılıyor. Başarının ölçüsü, daha fazla değer üretmek, yani büyümek. Bu yapılırken, işgücü ne ölçüde kullanılıyor, yani “istihdam yaratıyor” mu, işgücüne kendini yeniden üretecek bir pay çıkıyor mu, üretilen değerin bölüşümü görece adil gerçekleşiyor mu, büyüyen ülke, üretilen değerin ne kadarını kendinde alıkoyabiliyor ve paylaştırabiliyor, ne kadarını dışarı aktarmak zorunda kalıyor, bunlar hep es geçilen konular. Büyüme de son tahlilde sınıfsal olarak farklı tanımlanabilir. Emekten yana bir iktidarın büyümeden anladığı, büyüme perspektifi, büyümenin bileşimi, öncelikleri ile sermaye yanlısı bir iktidarınki değişir. Birincisi, örneğin, işsizliği azaltacak, dolayısıyla emek kullanımı yüksek bir büyüme perspektifi tercih edebilir, ona göre alt sektörler seçer. Mümkün olduğu kadar yerli girdi kullanır, yerli kaynak kullanır, çevreyi en az kirletecek teknikler tercih eder. Büyümenin sevk ve idaresinde daha kolektif tercihler kullanır, çalışanları söz ve karar süreçlerine katarak hem kaynakların en iyi biçimde kullanılmasını hem iş tatminini dikkate alır. Yolsuzlukları, adaletsiz bölüşümleri yine özyönetimsel büyüme tercihleri ile  aza indirir. Sermaye -egemen büyüme süreçlerinde, aslolan yatırılan sermayenin en yüksek getiriyi sağlamasıdır. Bu anlamda yüksek büyümeyi en az istihdam ve en az ücret gideri ile gerçekleştirmek ana prensiptir. Enerji, aramalı, iş örgütlenmesinde tercihler hep en düşük maliyete endekslidir. Çevreye, topluma yüklenecek maliyetler hiç dert edilmez. Dış kaynak kullanımının yaratacağı bağımlılıklar, politik riskler fazla dert edilmez. Benden sonrası tufan anlayışı, bu yaklaşımda daha dominanttır. Özetle, büyüme de sınıfsaldır.

Fikret Başkaya: Eğer kapitalizm geçerliyse, üstelik söz konusu olan onun  neoliberal versiyonuysa, aslında büyüme denilen sermayenin büyümesi  veya aynı anlama gelmek üzere “sermayenin genişletilmiş ölçekte  yeniden üretilmesidir”. Ve böyle bir büyümeyle “kalkınma” arasında  özdeşlik varsaymak uygun değildir. Bu bakımdan Türkiye’de onca  övünülen “kalkınmaya” sonuç itibariyle bir “lümpen kalkınmadır” diyebilir miyiz?

Mustafa Sönmez: Diyebiliriz. Lümpenliği, daha baştan yabancı kaynağa bağımlılığı ile başlıyor. O kaynak olmadıkça büyüme olmuyor. Dış kaynağı çekmek için kamu varlıkları satışa çıkarılıyor, içeride emek baskı altında tutulup dış yatırımcı için cazibe unsuru olarak takdim ediliyor. “yatırım ortamını iyileştirmek” adı altında dış yatırımcıya herhangi bir ülkenin sağlayacağından bir gömlek daha üstün şeyler sunuluyor. Kâr transferinde kolaylıklar, imar engellerini temizlemek, yargının alanını daraltmak, her tür çapağı temizlemek gibi… Lümpenlik kısa görüşlülüğü de içeriyor. Bizdeki burjuvazinin uzun vadeli birikim perspektifi de yok. Daldan dala geçebiliyor. 1950 öncesi tüccardı, 1980’e kadar sanayici geçindi, 1980 sonrası bankacı, süpermarketçi, giderek devlet tekellerini parselleyen avantacı, şimdi de inşaatçı-emlakçı…Bu köksüzlük, ona uluslararası arenada bir omurga sahibi olmayı, söz sahibi olmayı da imkansız hale getiriyor. Şimdi sorulsa, Türkiye uluslar arası arenada hangi alanlarda “mukayeseli avantaja sahiptir?” diye. Bir çırpıda söylenecek şeyler bulunamaz. Ne tekstil-konfeksiyon, ne gıda, ne tarım, ne turizm, ne inşaat..Hepsinden birkaç kıymık ama esaslı bir iddiası, bir uzmanlığı yok. Bu da lümpenliğin sonucu aslında.

Fikret Başkaya: Türkiye’nin ihracat “başarısından” çok söz ediliyor. Aslında  sorunun özüne nüfûz edildiğinde bu abartılı bir değerlendirme olmuyor  mu? Mesela “ihracattan kalan değer” bakımından olsun, Türkiye’nin  mukayeseli üstünlük sağladığı ürünler bakımından olsun, söylemle  gerçek durum arasında bir uyumsuzluk yok mu? Bu ihracat başarısı  hangi “ileri” teknolojilerin eseri?

Mustafa Sönmez: Türkiye’nin “ihracat başarısı” tamamen bir efsanedir…İhracatı, ithalat ile birlikte okumak gerekir. 2012 ithalatı 240 milyar dolara yakındır, ihracat 152,5 milyar dolar olarak açıklanmıştır. Ancak bunun 15 milyar doları, İran’a doğalgaz ithalatının karşılığını altınla ödemeyi ihracat olarak göstermekten kaynaklanmaktadır. Net ihracat için 135 milyar dolar ifadesi gerçek olanıdır. 2011’de de ihracat aynı düzeyde, ithalat 240 milyar dolardı. Demek ki, her 100 dolarlık ithalata karşılık ancak 52 dolarlık ihracat yapılabilmektedir. Bu, başarı değil başarısızlıktır aslında. Bunun sonucudur ki, yapısal bir dış ticaret açığı, bunun devamı olarak da döviz açığı, yani cari açık sorunu vardır ve hızla kemikleşmektedir. Dış ticaret hacmi 375 milyar doları bulan Türkiye, bu sayıya son 10 yılda ulaşmış ve milli gelirinin yüzde 48’i büyüklüğünde Türkiye kapitalizmi ile metalar üstünden bütünleşmiştir. 240 milyar dolarlık mal alıp 135 milyar dolarlık mal satmakta, ve aradaki 105 milyar dolarlık açığın turizm, vb. döviz gelirleriyle kapanamayan kısmını yine dış kaynakla finanse etmek zorunda kalmaktadır. Bu kaynak için ya özelleştirmelerle yabancı bulmaya çıkılmakta, dış yatırımcı çekilmeye çalışılmakta, ama daha çok da cazip faizlerle borçlanmaya çıkılmaktadır. Sonuçta 350 milyar dolara yakın dış borç stoku oluşan bir ülke vardır orta yerde ve bu çok önemli bir kırılganlıktır. Dış borçlarda kısa vadelerin payı hızla artmakta, kırılganlığı iyice tehlikeli boyutlara taşımaktadır. Türkiye’nin ihracatçılığı, ithalata bağımlı bir ihracatçılıktır. En önemli ihraç kalemleri olan otomotiv, demir-çelik, vb.  üretiminde ithal girdi oranları yüzde 60-70’leri bulmaktadır. En yerli gibi görünen tekstil-konfeksiyon bile iplik, kumaş, aksesuar yönünden ithal girdi kullanıcısıdır ve bu ithalata bağımlılık, ülkeye gerçek anlamda döviz kazandırmamakta, ihracat üstünden döviz açığı büyümektedir.

Fikret Başkaya: Ağzını açan her iktidar sözcüsü, akademisyen ve medya erbabı, bıktırırcasına Türkiye’nin zenginleştiğinden söz ediyor… İşte  büyüyen orta sınıftan söz ediliyor. Geride kalan yaklaşık 20 yılda Hindistan’da 2 milyon milyoner yaratıldı ama bu 62 milyon yoksul  yaratmak pahasına gerçekleşti… Türkiye’de durum farklı mı? Farklı  olabilir mi? 2008’de milli gelir hesaplarıyla oynadılar. 2007’de kişi  başına düşen [per capita] gelir 5840 dolardı. Yeni hesaptan sonda  2008’de 7500 dolar olduğu söylendi, Yani %35 artttığı söylendi. Bunu  seçim malzemesi bile yaptılar. Rakamlarla, istatistiklerle oynanmasını, manipüle edilmesini nasıl değerlendiriyorsun? Sence şu  kişi başına düşen gelir denilenin gerçekten bir kıymet-i harbiyesi  var mı? Ben buna “kişi başına düşmeyen milli gelir” demenin daha uygun olacağını söylüyorum. Bu konuda neler söylemek istersin?

Mustafa Sönmez: Kişi başına gelir, bir refah göstergesi değil. “Nüfusun ne kadarından, ne ölçüde değer sağabiliyoruz”un bir başka ifade tarzıdır. Nüfusuna göre bunu daha yüksek düzeyde gerçekleştirenler, işgüçlerini daha iyi sömürenler, düşükler ise beceriksiz, işgücü sömüremeyenlerdir aslında. Orta sınıf yaratılması da bir efsanedir. En son Aile Bakanlığı bir araştırma yayımladı ailelerin profili üstüne . 12 bin aile, gelirine göre tasnif edilmiş. Özetleri vereyim;  Araştırmadan anlıyoruz ki, birçok aileye giren gelir “asgari ücret”in bile altında. “En ezilen” yoksul kesim, toplam hanelerin yüzde 6,4’ünü oluşturuyor ve aylık gelirleri 430 TL’yi ya buluyor ya bulmuyor. Kim bunlar? Araştırma,  bu kesimi “büyük ölçüde geçici, mevsimlik veya marjinal işler yapan bireylerden oluşan aileler” olarak tanımlıyor.

İkinci düşük gelirli sınıfı , “geliri 450-810 TL aralığında olan ve  en az bir asgari ücretli bireye veya birden fazla gelir getiren üyeye sahip haneler” oluşturuyor. Bu alt sınıf, toplumdaki ailelerin üçte birini oluşturan en kalabalık kesim. Onun üstündeki alt sınıfın aylık geliri 812 TL- 1.200 TL arasında ve sayıları, toplam ailelerin yaklaşık dörtte birini oluşturuyor. Böylece bu üç alt sınıfın toplamının yüzde 60’a ulaştığını gösteriyor bize araştırma.

Aylık geliri 1250 TL-1870 TL arasında olanlar, alt-orta sınıf diyebileceğimiz kesim ve toplamdaki büyüklüğü yüzde 17 dolayında. Araştırma, aylık geliri 2000-3000 TL dolayında olanları bir kümeye toplamış.  Orta sınıf denebilecek bu kesimin payının yüzde 16-17 dolayında olduğu söylenebilir. Üst-ortada olanlar ise, aylık geliri 3.200-5.500 TL olanlar ve toplamdaki payları yüzde 4’ten ibaret…

Geriye “üst sınıf” kalıyor. Onları da aylık geliri 5600 TL’nin üstünde olanlar oluşturuyor ve toplumdaki aileler içinde payları yüzde 1,2’den ibaret bir azınlık bu…Tabii, bu tasnifte, evine ayda 5600 TL’nin üstünde gelir giren mesela bankacı karı-kocanın, kiraya, okul taksidine para yetiremezken nasıl ilk yüzde 1 içinde olduklarına akıl erdiremeyecekleri açık. O zaman da bu üst dilimi biraz daha rafine hale getirip rantiye yüzde yarımları, diğer alttaki beyaz yakalı ücretli yüzde yarımlardan ayırmak gerekiyor. Gelir pastasından aslan payını  götürenler, gerçekte gelir piramidinin en tepesindeki yüzde yarımlık rantiye oligarşi…

Fikret Başkaya: Son olarak, aileler borçlu, şirketler borçlu, devlet borçlu… Bu  sürdürülebilir bir durum mu? Bu araç duvara toslamadan daha ne kadar yol alabilir? Başka türlü sormak gerekirse, bundan sonrasını nasıl  görüyorsun?

Mustafa Sönmez: Borç ile devam etmek, bu rejimin ve arkasındaki büyük burjuvazinin kaderi. Bunu, götürebilecekleri kadar götürecekler.Yapabilecekleri başka bir şey, uygulayabilecekleri b planları yok. Aileler, onlara göre henüz borç ile yeni tanışıyorlar, borçlanma kültürünü, alışkanlığını derinleştirecekler. Nüfusun üçte birinin borcu olduğu saptanmış. Demek ki, diyorlar, daha üçte iki var borçla tanışacak ve onları borca teşvik edecekler, geleceklerini şimdiden harcamaları istenecek. Kamu varlıklarını satarak, rehin göstererek dışarıdan kaynak çekmeye, kaynak kullanmaya, borçlanmaya devam edecekler. Özellikle AB’deki derin kriz, borçlanma şanslarının birkaç yıl sürmesini sağlayabilir. Ama atasözü der ki, borç yiyen kendi cebinden yer, diye. Sonunda, elin parası. Bunun toplumu hızla fakirleştiren, çürüten bir süreç olduğu, büyük gerilimler, basınçlar biriktiren bir süreç olduğu açık. Bu, şimdilik büyük baskılarla kontrol edilebiliyor. Devamını nasıl sağlayabilirler? Ancak baskı ve zorbalıkla…

- Advertisement -

More articles

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

- Advertisement -

Yaklaşımlar

Dünyanın ve ülkemizin geldiği hal ve ne yapmak lazım – Ulus Irkad

Üç haftadır eve kapandık. Şimdiye kadar pek karşılaşmadığımız bir salgın var ve öncelikle kendi sağlığımızı korumaya çalışıyoruz. Elbette kendi sağlığımızı korurken aslında birlikte yaşadığımız...

Korona virüsün felaketinin ekonomik ve politik etkileri – Halil Paşa

ÇÖZÜM VE BARIŞ KARŞITLARI KAZANDI Koronavirüs felaketinin dünyada ve adamızda hızla yayılarak derinleştiği bu günlerde daha kötü sonuçlara hazırlıklı olmamız gerektiği ortaya çıkıyor. Böyle bir...

Korona virüs kafalarımızı karıştırdı – Alpay Durduran

İnsanlık yeniden derin sorunları tartışmaya açtı. Bazıları konunun temeline girdi. Sol politikalar hızlı zenginleşme yarışında kapitalist politikalara yenilmiş dedi idi ya şimdi o yarışı...

Coronadan önce Coronadan sonra ve kktc – Rasıh Keskiner

Coronadan önce bazıları için ne güzeldi dünya.. Ne güzeldi yaşamak. Neoliberalizmin kendilerine sağladığı imkanlarla bir eli yağda bir eli balda doymadan yaşamak. Emekçilerin emeklerini...

Öğrencilere olanların düşündürdükleri – Alpay Durduran

Küçük ülkemizde önce denize nazır diploma hazır üniversiteleri kuruldu şikâyetleri duyuldu ama daha öncesinde benim meclisteki konuşmalarda DAÜ’nün kurulması için yüksek teknoloji okulunun adının...