Hikmet Kıvılcımlı’nın anısına -2- Ulus Irkad

0
133

Tarih alanında Marksizm bilimine ve metoduna oldukça yeni kazanımlar getiren ve adeta bir devrim diye adlandırılacak daha detaylı araştırmalar yapan Kıvıcımlı’yı anlatan Demir Küçükaydın onun araştırmaları hakkında bizlere bilgiler vermeye devam ediyor:

“Tarih ve Kıvılcımlı’yı öğrendikçe de, Türkiye’deki strateji tartışmalarında metodolojik bir yanlış yapıldığı düşüncesi giderek netleşiyordu.

Kıvılcımlı’yı okuyarak, Türkiye’deki devrim stratejisi tartışmalarının dayandığı ortak var sayım olan, İlkel, köleci, feodal vs. biçimindeki şematik, sözde Tarihsel Maddecilikten kopmuş; bambaşka, Marks ve Engels’teki orijinal ve o orijinale dayanarak Kıvılcımlı’nın geliştirdiği Tarihsel Maddeciliğe bağlanmış bulunuyorduk.

Kıvılcımlı’nın yaklaşımı, o birbirini izleyen aşamalar anlayışını yerle bir ediyordu. Bu yaklaşıma göre, ülkeler için, ille de feodalizmden sonra kapitalizm, kapitalizmden sonra sosyalizm gelir, sosyalist devrim için kapitalist olmak gerekir diye bir koşul yoktu. Kitabının adı bile alışılmış şemaları yerle bir ediyordu: “İlkel Sosyalizm’den Kapitalizme”. Eğer böyle ise, niye “Feodalizm”den “Sosyalizm”e geçilemesin ki?

Nasıl İngiltere’de “İlkel Sosyalizm’den Kapitalizme” geçişi uygarlıkların yarattığı bir dünya pazarı olanaklı kılmışsa, aynı şekilde pek ala Dünya kapitalizminin yarattığı koşullarda “feodalizm”den de sosyalizme geçilebilirdi. Kategorik olarak bu reddedilemezdi. Türkiye’deki tartışma ise, bunu kategorik olarak reddeden ve ülkeleri tek tek ele alan yanlış bir varsayım üzerinden; aşamaların birbirini izlediği ve atlanamayacağı varsayımı üzerinden yürütülüyordu. Yani örneğin Türkiye’nin yarı feodal olması, devrimin sosyalist olmasının önünde bir engel olmazdı. İşte Çin ve Vietnam gibi ülkeler aslında yarı feodaldi ama oralarda sosyalist devrimler yapılmıştı.

Yani Kıvılcımlı’yı okuyarak aslında el kitaplarından edinilen birbirini izleyen aşamalar Prokrutes yatağından kurtarmış oluyorduk tarihe ve toplumlara bakışımızı. Bu baha biçilmez bir metodolojik kazançtı.

Böylece Marks’ın Vera Zasuliç’e yazdığı mektuplarda sözünü ettiği, Batıda bir sosyalist devrim olduğu takdirde Rus Komünü’nün “Kapitalist Olmayan Yol”dan sosyalizme geçilebileceği veya Troçki’nin “Sürekli Devrim Teorisi”nde sözünü ettiği, demokratik görevlerin eşitsiz gelişme nedeniyle, burjuvaziyi değil de işçileri iktidara getirebileceği ve buradan da devrimin sosyalist devrime dönüşmek zorunda olabileceği gibi sonuçları kabul etmekte zorlanmayacak ve onları anlayacak metodolojik bir temele geçmiş bulunuyorduk. Ama henüz bunlardan ya haberimiz yoktu (“Sürekli Devrim”) veya ne oldukları (“Kapitalist Olmayan Yol”) hakkında bildiklerimiz yanlıştı.

Yani sosyalist bir devrim stratejisi için ille de bir ülkenin Kapitalist olduğunu kanıtlamak gerekmezdi, kapitalist olmayan bir ülkede de sosyalist devrim olabilirdi. Türkiye’de Sosyalist ya da demokratik devrim stratejisinin doğruluğunu dolayısıyla ülkenin ne kadar kapitalist veya feodal olduğunu kanıtlamaya yönelik tartışmalar baştan bu metodolojik hatayla maluldü ve yanlış bir zemin üzerinde yürüyordu.

Ama Kıvılcımlı’nın metodolojik katkısı sadece bu da değildi. O tartışmaların ardındaki varsayımları oluşturan şemalarda, sadece aşamalar birbirini izlemiyor, her üst üretim biçimi, diğerini tasfiye ediyor diye düşünülüyordu. Yani Türkiye’de kapitalizm geliştikçe feodalizmin tasfiye olduğu varsayımından hareket ediliyor ve her iki taraf da bu varsayımı kabul ettiği için kapitalizmin gelişmişlik düzeyi üzerinden yürüyordu tartışma. Bu nedenle Türkiye’ye kapitalist bir ülke dendiği takdirde bundan devrim stratejisinin sosyalist devrim olması gerektiği sonucu çıkarılıyordu. Ve tam da her iki taraf da kapitalizmin prekapitalizmi tasfiye ettiği varsayımını paylaştığı için MDD’ciler, Türkiye’nin ne kadar feodal ve yarı feodal olduğunu yani kapitalizmin ne kadar az gelişmiş olduğunu; diğerleri de ne kadar kapitalist olduğunu, dolayısıyla da feodal kalıntılardan arınmış olduğunu kanıtlamaya çalışıyorlardı.

Kıvılcımlı ise, bütün bu tartışmanın varsayımını sorgulayan ve boş düşüren bambaşka bir yaklaşım içindeydi. O bir yandan Türkiye’deki kapitalizmin gerici finans kapitalizm olarak doğduğunu söyleyerek yine o aşamaları bir de kapitalizmin kendi gelişimi içinde berhava ediyor ve tam da böyle olduğu için, finans kapital çağında kapitalist gelişmenin, prekapitalist ilişkileri, (Yani “feodal” ilişkileri diyelim) tasfiye etmediğini, aksine onlarla simbiyoz bir yaşama girip (“Etle tırnak gibi”), onları güçlendirdiğini söylüyordu. Türkiye’de Finans-Kapital ve Tefeci Bezirgan sınıfları egemendir önermesinin ardında aslında böyle çok farklı bir metodoloji bulunuyordu. Yani üst üretim biçimi alttakini tasfiye etmeyebiliyor, hatta aksine güçlendirebiliyordu. Bir ülke, tam da kapitalist olduğu için, öndeki devrim demokratik karakterli olabilirdi

Bu yaklaşımda, kapitalizmin güçlü ve yaygın oluşu, finans kapitalizmin güçlü ve yaygın oluşu anlamına geldiğinden, aynı zamanda kapitalizm öncesine ait ilişkilerin ve egemen sınıfların da güçlü olduğu anlamına geliyordu. Yani Türkiye’nin kapitalist bir ülke olması, demokratik tarihsel görevlerin aşıldığı anlamına gelmiyordu. Türkiye tam da kapitalist, hatta rekabetçi kapitalizmden sonra ortaya çıkan, finans kapitalin egemenliğinde bir ülke olduğu için; Türkiye’de kapitalizm adeta Finans-Kapitalizm olarak ortaya çıktığı için; (bu da kapitalizm öncesi egemen sınıfların tasfiyesi bir yana güçlenmesi anlamına geldiğinden) devrimin acil görevleri demokratik karakterde olmalıydı. Kıvılcımlı’dan sadece kapitalist olmayan bir ülkede sosyalist devrim olabileceği gibi bir sonuç çıkmıyor; Kapitalist, hatta finans kapitalist bir ülkede de devrimin demokratik karakterde olabileceği sonuncu da çıkıyordu.

Gerek programatik ve stratejik sonuçları, gerek dayandığı metodoloji bakımından bambaşka bir tarih ve toplumsal gidiş anlayışına dayanıyordu Kıvılcımlı’nın yaklaşımı. Birbirini sırayla izleyen aşamalar değil, başka toplumların birikimlerine dayanarak geriden gelip öne fırlamalar; sadece ilerlemeler ve sonra gelen aşamanın öncekini tasfiye etmesi değil; ilerledikçe gerilemeler; en ileri ve geri olanların karşılıklı bağımlılıkları ve bir sistem oluşturmaları vardı.

Türkiye’deki bütün solun strateji tartışmalarını yürütürken kabul ettikleri varsayımlardan bambaşka bir tarih ve toplum kavramı idi karşımızdaki.

İşin ilginci Türkiye’deki tartışmadaki tarafların hepsi, kendi kabullerini ve metodolojik temellerini sorgulayan bu yaklaşım karşısında tam bir suskunluk ve yok sayma tavrı içinde bulunuyorlardı.

Bu tavır öyle etkili olmuştur ki, bu gün bile, aradan neredeyse yarım asır geçmiş olmasına rağmen, Kıvılcımlı’nın bu yaklaşımını bırakalım Türkiye ve dünya sosyalistlerini bir yana “Doktorcu” olduklarını söyleyenler bile bilmez ve bu biçimiyle metodolojik düzeyde tartışmaz. Ve Türkiye solunun bütün bölünmeleri bu yaklaşımlar bilinmeden onun dışında, yanlış varsayımlara dayanarak gerçekleşmiştir.

Kıvılcımlı’yı okuyup kavradığımız ve benimsediğimiz ölçüde, Türkiye’deki solun dayandığı sadece politik ve stratejik değil, mekanik ve bayağı metodolojik yaklaşımlardan uzaklaşmış, otantik, yaratıcı, eleştirel Marksizm’in mecrasına akmış bulunuyorduk.

O zaman farkında değildik ama, bu akış çok derin bir kopuştu. Şimdi geriye baktığımızda, bu kopuşun aynı zamanda sadece Türkiye’deki değil, dünyadaki yaygın ve egemen soldan kopuş; evrimimizin hepsinden ayrı bir mecraya akması anlamına geldiğini daha iyi görüyoruz.

Bir bakıma, Kıvılcımlı’yı okuyarak, bütün Türkiye solundan ayrı bir tür olmamıza yol açan bir mutasyon geçirmiştik, bu mutasyon organizmanın temel yapısına ilişkin bir mutasyon gibiydi, metodolojik bir değişimdi. Bu değişimden (Mutasyon) sonra artık Türkiye solundan farklı bir doku grubundaydık; tür bölünmelerine benzetilirse, artık “dölü tutmaz” olmuştuk. Bütün devrimci hayatımız boyunca bizi terk etmeyecek olan anlaşılmama ve yalnızlık duygusunun temelinde bu metodolojik ya da “anatomik” fark yatıyordu.

Devrimci mücadelenin ihtiyaçları, somut politik tavır alışlarda ve sorunlarda, başka akım ve kişilerle benzerlikler ve paralellikler yaratıyordu ise bile, bu görünüşteydi, o görünen yüzeyin derinliklerinde, metodolojide, anatomide çok temel farklar bulunuyordu.

Bu, canlılarda görülen “konvergenz”e (yakınlaşmaya, benzeşmeye) benzetilebilir. Doğa yasaları her yerde aynı olduğu için benzer sorunlar farklı türler tarafından benzer biçimlerde çözülür. Yani doğa aynı çözümü birbirinden bağımsızca birkaç kez keşfedebilir. Bu da aslında anatomik bakımdan birbirinden çok farklı türler arasında benzeşmelere yol açar. Örneğin suda yaşayan memeliler balıklarla aynı hidrolik yasalarla karşı karşıya bulunduklarından, bu memeliler giderek balıklara benzemişlerdir. Yarasalar kuşlar gibi kanatlar geliştirmişlerdir. Bir yumuşakça, yani midye ve istiridyelerin akrabası olan ahtapot son derece gelişmiş bir göz ve zekayı bağımsızca geliştirmiştir vs., vs.. Bütün bu benzerliğe rağmen onların aralarında anatomik olarak çok derin ve köklü farklar vardır. Doğadaki anatomik farkın düşünce ve politikadaki karşılığı metodolojidir, hareket noktası olan varsayımlardır. Politik bir duruş veya taktikler bağlamında aynı toplumsal sorunlarda, benzer sınıf çıkarlarına sahip olduğumuzdan elbette başkalarıyla benzerlik ve yakınlaşmalar içinde bulunuyorduk; ama bu görünüşün ardında metodolojik olarak bambaşka bir tarih ve toplum kavrayışı, bambaşka bir anatomi bulunuyordu. Ve Filistin’deki okumalarımızın esas önemli sonucu buydu”.

-DEVAM EDECEK-