Mali: Emperyalist Müdahalecilik ve Teröre Karşı Savaş – Umud K. Dalgıç

0
100

maliNobel barış ödüllü Obama’nın kararsız başkan imajını kararlı Afganistan bombalamalarıyla yıkmaya çalışmasına benzer bir şekilde barış yanlısı Fransız cumhurbaşkanı Hollande da 11 Ocak’ta bir eski sömürgeyi hedef alarak prestij yükseltme operasyonu başlattı. İşin halkla ilişkiler kısmı tanıdık: Müdahale İslami teröre ve Avrupa’nın etrafını çevreleyen cihatçıların ilerleyişine karşı başlatıldı. Sonuçta ulusal ve uluslararası arenada insani değerlerin en yüce koruyucusu olarak alkışlanmak, medeniyeti tehdit eden teröristlere karşı etkin bir genelkurmay başkanı olarak parlamak her devlet başkanının rüyalarını süsler.

Hollande her ne kadar ‘harekâtın hiçbir politik ya da ekonomik amacı olmadığını’ ve tamamen özgürlük adına gerçekleştirildiğini ifade etse de, müdahalenin 2001’den bu yana sözüm ona terörle mücadele adına sürdürülen savaşlar dizisinin son halkası olduğu aşikar. Tabi ki bu operasyon sadece Hollande’ın Fransa içindeki kararlı lider imajını pekiştirmek amacıyla düzenlenmiyor. Müdahaleyi jeostratejik, ekonomik ve ekolojik arka planıyla değerlendirmek gerekiyor. Libya konusundaki cevval tutumunu göstermekte henüz çekingen davranan Türkiye Dışişleri Bakanlığı ise Fransa’nın tek taraflı müdahalesine karşı olduğunu ve çalışmaların BM çatısı altında yürütülmesi gerektiğini bildirmekle yetindi. Bir yılı aşkın bir süreye yayılacağı (hatta İngiliz başbakanına göre yıllarca süreceği) tahmin edilen operasyon Afganistan, Pakistan veya Suriye üstüne yürütülen tartışmaların bir benzerini uzun süre gündemde tutacağa benzer.

Nijerya’dan, Cezayir’den ve Fransız Sol Cephe içinde bir eğilim olan Antikapitalist Sol’dan sosyalistler ve tabi ki Yeni Antikapitalist Parti (NPA) (bkz. http://www.internationalviewpoint.org/spip.php?article2874) Fransız müdahalesine ve operasyonlarda rol alan hükümetlerine hayır dedi ve yabancı güçlerin Mali’yi terk etmesini talep etti. Batılı güçlerin BM desteğini arkalarına alarak ya da almayarak bir ülkeye müdahale etmesi, gittikçe güç kazanan islami militanların ulusal direniş hareketlerinin asli unsuru haline gelmesi, ‘insani’ nedenlerle meşrulaştırılan müdahalelerin mağdur halklar nezdinde olumlu değerlendirilip değerlendirilemeyeceği gibi meseleler ise liberal vicdanı dertlendiren ikilemler olarak bir süre daha gündemdeki yerini koruyacak.

ABD uzun yıllar, Afganistan ve Ortadoğu’nun aksine, Afrika’da direk askeri müdahaleden kaçınıp İslamcı militanlara karşı savaşacak birliklerin eğitimine milyonlarca dolar harcamayı tercih etti. El kaide bağlantılı militan grupların ortaya çıkışının kökleri Fransız-ABD işbirliğinin Cezayir ile olan emperyalist bağları kaybetmemek için izlediği stratejiye uzanıyor. Fransa’nın, Müslüman Kardeşler tarzı bir siyasi iktidarı önlemek adına 1992’de Cezayir ordusunu desteklemesi ve seçimlerden zaferle çıkan İslami Kurtuluş Cephesi’nin yönetime geçmesine engel olması, ülkede on yıl sürecek ve yüz bini aşkın sivilin hayatına mal olacak bir iç savaşı tetiklemişti. Askeri yönetim ve islamcılar arasındaki çatışma bugün Mali’deki isyanın islamcı kanadında başı çeken İslami Mağripteki El- Kaide’nin (AQIM) tohumlarının yeşerdiği koşulları oluşturdu. Tıpkı ABD’nin Pakistan ve Mısır’da uzun yıllar kanlı diktatörleri destekleyerek siyasal islamın yükselişini kontrol altında tuttuğunu düşünürken El Kaide’nin ana kolunun oluşum koşullarını da yaratması gibi.

Mali’deki ayaklanmanın kökleri İslamcı militanların ortaya çıkışından çok daha eski. Milliyetçi ve laik bir çizgide direnişini örgütleyen Tuareg halkının Fransız sömürgecileriyle savaşı 20. yüzyıl başlarına, Mali hükümetine direnişiyse 1960’larda birer birer sömürge olmaktan çıkan Afrika devletlerinin kuruluşuna uzanıyor. Tuareg halkları Kürt halkına benzer bir şekilde çevre ülkelere (Nijer, Cezayir, Libya, Fas ve Burkina Faso) bölünmüş bir şekilde yaşıyor ancak kendilerini tek bir halk olarak görüyorlar. Göçebe bir yaşam biçimi sürdürdüklerinden zaten yapay bir şekilde belirlenmiş sömürge sonrası sınırlar onlar için pek bir şey ifade etmiyor. Toplamda 15 milyondan olduğu tahmin edilen Tuareg nüfusunun en büyük kısmı Mali sınırları içerisinde yaşıyor. Mali devletine karşı ilk büyük Tuareg isyanı 1962-64 yılları arasında gerçekleşti. 1990-95 ve 2007-2009 arası çıkan isyanlar Mali ordusuyla yaşanan çatışmayı günümüze kadar taşıdı. Bu isyanların nedenini genel olarak Tuareg halklarının dışlanması ve hükümetin yapılan barış anlaşmalarını bozması oluşturdu. 2012 Ocak ayında başlayan son isyan Azawad’ın Kurtuluşu Ulusal Hareketi’nin (MNLA) Mali’den bağımsızlığını ilan etmesine vardı. Adını Mali’deki Tuareg bölgelerinden biri olan Azawad’dan alan hareket kısa sürede İslamcı güçlerin oluşturduğu Ensarüddin ve Batı Afrika Birlik ve Cihad Hareketi tarafından saldırıya uğradı ve kontrolünde tuttuğu şehirleri bir bir kaybetmeye başladı.

Mali’nin kuzey bölgeleri dünyanın doğal kaynaklar açısından en zengin, ekonomik gelir açısından ise en yoksul bölgelerinden birisi. Mali devletini karakterize eden gerçeklik sömürgeci geçmişin üstüne inşa olan neoliberalizmin yarattığı ekonomik ve sosyal yıkıntıdan ibaret. 1980’lerden beri özellikle Fransa’ya olan borçlar üzerinden şekillenen yapısal uyum programları Mali toplumunun sosyal, iktisadi ve siyasi kurumlarını ciddi bir erozyona tabi kılmış. Devlet Mali’nin kuzey bölgelerinde çok uzun süredir yok. Mart 2012’de darbeci bir hükümet tarafından sona erdirilen 10 yıllık sıkıntılı bir “demokratikleşme süreci” siyasi zemini son derece kaygan hale getirmiş. Bu süreçte ana akım Batı medyası tarafından örnek bir demokrasi olarak pohpohlanan Mali hükümeti aslında yozlaşmış ve kayırmacı bir yönetimden oluşuyordu. Üstelik bu rejim yine ABD’nin eğittiği ordunun liderlerince yapılan bir darbeyle yıkılmış. Durum alabildiğine karmaşık çünkü bazı ordu üyelerinin isyancıların İslamcı kanadına katıldığı da biliniyor.  Ama şu açık, ABD ve Fransa’nın bölgede on yıllardır yürüttüğü iktisadi ve siyasi güvenlik stratejisi direnişin terörist olarak nitelenen en radikal ve militan unsurlarının tarihsel ve bölgesel açıdan yayılımını artırıyor, bölgesel kaosu zirveye tırmandırıyor.

Batı Afrika uranyum, petrol ve altın kaynakları açısından önemli bir bölge. Öncelikle, Mali’nin Afrika’daki üçüncü büyük altın üreticisi olduğunu hatırlamak gerek. Kanada’nın IAMGOLD şirketinin bölgede iki tane madeni var. Operasyona ABD’nin yanında Kanada’nın verdiği lojistik desteği anlamak için faydalı bir bilgi.

Mali’nin kuzeyini oluşturan bölge aynı zamanda zengin uranyum yataklarına sahip. Nijer ve Mali sınırının etrafındaki bölge dünyanın dördüncü büyük uranyum üretim merkezi. Yani Fransız bombardımanının hedef aldığı bölge, sömürgeciliğinin bir mirası olarak, doğal kaynaklarıyla Fransa’yı ve diğer yabancı maden şirketlerini besleyen önemli bir maden sahası. Bilindiği gibi Fransa elektrik enerjisinin yaklaşık yüzde 75’ini nükleer enerjiden elde ediyor ve aynı zamanda uluslararası nükleer enerji piyasasında en önemli ihracatçılardan bir tanesi. Nükleer enerji sektörünün devlerinden Fransız Areva şirketi Nijer’in tam da bu bölgesinde dünyanın ikinci büyük uranyum madenini inşa etmekte. Nijer, Libya ve Cezayir’in güneyinde yüzyıllardır yaşayan Tuaregler su kaynaklarının ve mera alanlarını bu madencilik faaliyeti nedeniyle zehirlenmesine başkaldırıyor. Yüzyıllardır zorlu çöl koşullarında yaşamayı başarmış Tuareg halkı uranyum çıkarma sürecinin zaten kıt olan su kaynaklarını kurutması ve radyoaktif kirlenmeye neden olması yüzünden sürdürülebilir yaşam koşullarından mahrum.

Buna iklim değişikliğiyle tüm Sahra altı bölgesinde hızlanan çölleşme eklendiğinde, bu insanların güneyin çiftçi topluluklarıyla zaman zaman yaşadığı gerilimlerin ekolojik nedenleri de daha net ortaya çıkıyor. Aslına bakarsanız, Juan Cole’un da altını çizdiği gibi, 1970’lerde yaşanan kuraklık binlerce Tuareg’in yaşadığı bölgeleri terk etmesine ve Libya’ya doğru hareket etmesine yol açmıştı. Albay Kaddafi bu insanları paralı asker olarak ordusuna katmış ve ‘İslami Lejyon’ adını verdiği bağımsız bir birim içerisinde örgütlemişti. Fakat bu birimleri 1980’lerin sonunda lağvetti. Libya’dan dönen bu ilk dalga Tuaregler Mali’de 1990 yılında gerçekleşen darbede önemli bir rol aldı. Bugünkü Ensarüddin lideri Iyad Ag Ghali aslında bu Tuareg askerlerinden bir tanesi. Önceleri milliyetçi MNLA için savaşan Ghali 2000’li yıllarda Vahabi ideolojisini benimsiyor ve Cezayir gizli servisiyle girift ilişkiler içinde olan AQIM ile birlikte hareket etmeye başlıyor. Yani birçok ana akım medya organının vurguladığı gibi 2011’de Kaddafi’nin devrilmesinden sonra Libya’dan Mali ve Nijer’e ağır silahlarıyla birlikte dönen birkaç bin Tuareg savaşçısı bölgeyi Batı müdahalesine götüren sonuçların yegane yaratıcısı değil. Kökleri 1970’lerdeki ekolojik krizin yarattığı koşullara uzanan bir sürecin sonunda yolları İslamcı radikalizmle buluşan isyancıların milliyetçi Tuareg örgütleri aleyhine Mali’nin kuzeyini ele geçirmesi ve başkent Bamako’ya doğru ilerlemesi hikayeyi görünenden daha karmaşık hale getiriyor.

Mali müdahalesi 11 Eylül 2001’de başlayan terörle mücadele stratejisinin direk bir uzantısı. Libya’da bir müdahalenin gerekli olup olmadığı liberal ve sol çevreler tarafından uzunca bir süre tartışılmıştı. Mali vakası, olaylara tarihsel bütünlüğü içerisinde bakmayı ihmal edenlerin düşebileceği çukurları işaret eden uyarı levhası niteliğinde. Dış müdahale hiç bir zaman yalıtılmış tek bir ülkeye ve onun soyut olarak tanımlanan halkını özgürleştirmek için yapılan bir eylem değildir. Emperyalist müdahale tarihsel akış ve bölgesel yayılım içinde ulus devlet sınırlarını aşan sonuçlar getiren bir gerçeklik olarak anlaşılmalıdır. Daha şimdiden yüzbinlerce Malili komşu ülkelerdeki kamplarda yaşıyor. Teröre karşı savaş 2001’den beri kendi düşmanını şekillendiriyor ve bölge sathında yaygınlaşan bir yaygın hastalık misali islami cepheyi ve gerici hareketleri genişletiyor. İslamcı canavarlardan bir halk kurtarılmış gibi görünüyor, liberal entelektüel kendi yukarıdan ve uzaktan bakış açısından ‘bir ülke daha şimdilik kurtuldu, bu da bir şey’ diyor. Ama hiçbir jeopolitik hikâye net tarihlerde başlayıp bitmez. Tarih devam ediyor, bir müdahalenin kazananları başka bağlama sirayet ediyor ve mazlumları haline geliyor (mülteciler). Bir müdahalenin kahramanları bir sonrakinin canavarları halini alıyor. Fransa ve ABD’nin bölgede giderek yatırımlarını artıran Çin’e karşı tüm sahra ve sahel bölgesinin doğal kaynaklarına hakim olma savaşı ise genişleyerek devam ediyor.

http://www.antikapitalisteylem.org