ÖDP Eşbaşkanı Alper Taş: ‘Yeni rejim daha muhafazakar, piyasacı ve acımasız’

0
207

alper-taş(http://www.toplumsol.org) Yeni bir toplumsol buluşmasında 3 Ekim’de konuk olan Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) Eş Genel Başkanı Alper Taş, politik gündeme ilişkin kapsamlı bir analizin ardından toplantıya katılanların sorularını yanıtladı ve eşitlikçi-özgürlükçü güçlerin birleşik mücadelesi için çağrıda bulundu. 3 Bölüm halinde toplumsol.org’ta yayınlana söyleşinin tamamı şöyle:

Özgür Karaduman: Hepiniz hoş geldiniz. Bir yıl önce yayına başlayan toplumsol.org internet sitesinin yazı kurulu üyeleri ve ÖDP Eş Genel başkanı Alper Taş’ın katılımıyla, Türkiye’deki siyasal gelişmeleri ve solun geleceğini değerlendireceğimiz bir sohbet toplantısı düzenlemek ve izleyicilerimize de açık hale getirmek istedik. Yöntem olarak önce Alper’e söz verelim, Alper dilediği kadar söz hakkını kullansın, daha sonra bizler de ister soru cevap şeklinde, isterse fikrimizi ifade etmek kaydıyla tartışmayı derinleştirmeye çalışalım. Bant çözümlerini belli bir redaksiyondan geçirerek internet sitesinde yayınlayacağız.

Yalnız daha önce, toplumsol olarak 2012-2013 yayın döneminde yeni rejimin niteliğine dair bir tartışma süreci organize edelim diye ön görüşmeler yaptığımızı belirtmek isterim. Bu çerçevede aslında herkesle paylaşmayı düşündüğümüz bir dizi çalışma taslağı hazırlamış bulunuyoruz. Benzer tartışmaları yine herkese açık olmak ve yayınlamak kaydıyla sürdüreceğiz. Tablo şu: ÖDP’nin genel metinlerine bakıldığında benzeri bir terminoloji kullanıldığını görüyoruz, “yeni rejim” tabiri kullanılıyor. Alper’e, neden yeni bir rejim tarifi yapma ihtiyacı duyduklarını, yeni rejim diye tarif edilen şeyin kendisinin eski rejimden ne tür farklılıklar oluşturduğunu soralım ve sol açısından yeni rejim tespiti yapmanın ne tür siyasal, örgütsel, toplumsal görevleri önümüze koyduğuna dair fikirlerine başvuralım.

Alper Taş: Yeni rejim süreci[ni] ve bu süreçte solun, devrimcilerin ne yapması [gerektiği] üzerine konuşacağız. Tabii biz de Özgür’ün söylediği gibi yeni rejim tespiti yapıyoruz. En son Haziran ayında 7. Olağan Kongre’mizi gerçekleştirdik ve kongremizin başlığını “Türkiye’yi yeniden kuralım” olarak belirledik. Tesadüfen bulduğumuz bir slogan değildi, bunun altını kendimizce doldurduk ve eşitlik, özgürlük temelinde, yani solun en temel iki değeri olan ve birbirinin karşısına konmayacak olan eşitlik ve özgürlük temelinde “Türkiye’yi yeniden kuralım” çağrısını kongremizde ifade ettik.

Bu çağrıdan hareketle önümüzdeki süreçte, yani kurban bayramından sonra Türkiye’nin her tarafında yaygın olarak Türkiye çapında gücümüzün yettiği kadarıyla, elimiz nerelere uzanıyorsa oralara kadar geniş bir siyasi faaliyet yürüteceğiz. Bunun dayandığı temel: Türkiye’de yeni bir rejim kuruldu. Bu rejim esasen 12 Eylül’le başladı. Özal bunun önemli bir altyapısını kurdu, daha sonraki süreçlerde Kemal Derviş kararları, yasaları özellikle altyapıyı, ekonomide piyasa düzenini daha da tahkim etti. Bütün bu sürecin üzerine 28 Şubat, 28 Şubat sonrasında ortaya çıkan cumhurbaşkanlığı seçimi, Ergenekon, Balyoz, referandum süreci ve sonuçta bütün bu süreçten sonra yeni rejim büyük bir oranda tesis edildi. Burada en kritik süreç 2000’li yıllarda yaşandı, Türkiye bir iç iktidar kavgası yaşadı. Tabii bu iç iktidar kavgasının tarafları egemen güçler, egemen sınıflardı. Bu güçler bir yanıyla Soğuk Savaş’ın, eski dünya düzeninin aktörleri, o dönemin ortaya çıkardığı ve o süreçte kendisini iktidar olarak gören kesimler. Soğuk Savaş sonrası emperyalist, kapitalist dünyada ortaya çıkan gelişmelerden hareketle bu düzene, yani emperyalizmin yeni düzenine sahip çakan güçlerle eski düzenini savunan güçler arasında Türkiye’de büyük bir iç iktidar kavgası yaşandı. Bu iç iktidar kavgası özellikle sertleşti, keskinleşti ve 2007’de Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesiyle beraber başka bir düzleme doğru taşındı. Bu iç iktidar kavgasında eski düzen yanlılarının büyük bir oranda hegemonyası zayıflatıldı, yeni rejimi savunan güçler hegemonyayı artırdı. Bu hegemonya çerçevesinde Ergenekon, Balyoz, referandum süreçleri ve en son 12 Haziran seçimleriyle birlikte düşünüldüğünde büyük bir hegemonya kurdular ve bu rejim önemli oranda pekişti: Gördüğümüz tablo bu.

 

‘21. yüzyılın hegemonya kavgası Türkiye’nin de içinde yer aldığı coğrafyada cereyan ediyor’

Tabii bu rejim tartışmaları, uluslararası sermayeden, uluslararası emperyalist-kapitalist düzenden bağımsız olarak yaşanmadı. Bunun özellikle altını çizmek gerekiyor. Özellikle yeni dünya düzeni dediğimiz konjonktürde, yeni güç ilişkileri ortaya çıktı. Tek başına Amerika Birleşik Devletleri (ABD) hegemonyasından bahsederken, daha sonraki süreçlerinde ABD’nin hegemonyasının zayıfladığını ve başka güçlerin emperyalist-kapitalist dünyada ortaya çıktığını gördük; Rusya, Çin, Hindistan, yani dünya emperyalist sistemi aslında iki ana blok olarak oluşmaya başladı; biri Atlantikçi, klasik ABD-Avrupa ekseni ve diğer tarafta da Çin, Rusya ve benzeri ülkelerden oluşan Şanghay İşbirliği Örgütü diye kendisini ifade eden Avrasyacı hat. Bu güçler arasındaki kavga, Türkiye gibi bir ülkeyi esasen yakından etkiledi. Zbigniew Kazimierz Brzezinski’nin tabiri ile 21. yüzyılın hegemonik kavgası, Türkiye’nin içinde yer aldığı coğrafyada cereyan ediyor. Doğal olarak 21. Yüzyılın ana hegemonik gücü olmak, bu coğrafyada egemen olmaktan geçiyor. Türkiye bu konjonktürden oldukça etkilenen bir ülke oldu. Emperyalist-kapitalist güçler arası bloklaşma, çok açık bir biçimde Türkiye’deki egemen sınıfların çelişki ve çatışmalarına yansıdı; net ve set bir biçimde yansıdı. Şimdi buradan baktığımızda süreç hangi noktaya geldi? Bu süreçte Atlantikçi, Batıcı kampın kendini tekrar tahkim ettiğini, daha güçlü bir biçimde tahkim ettiğini görüyoruz. Türkiye’nin gelinen aşamada orduda, bürokraside, devletin değişik kanatlarında, dünya çapında oluşmuş olan bloklaşmada yerinin Avrasya hattında olmasını isteyen önemli bir kesimin tasfiye edildiğini görüyoruz. Bu tasfiyelerde de Ergenekon, Balyoz ve benzeri operasyonlar çok etkili araçlar olarak kullanıldı. Dikkat ederseniz bütün bu kesimler saflaşmada artık Türkiye’nin Batıcı tarafta değil de, yerinin Doğu’da olduğunu [söylüyorlar]; bunun siyasi bayraktarlığını yapan Doğu Perinçek’ten, Tuncer Kılınç’a kadar, “Artık Türkiye’nin yeri Avrasyacılıktır, Çin ve Rusya’nın yanıdır” diyen ordu içerisindeki kesimler kelimenin gerçek anlamında tasfiye edildi ve Türkiye, zaten emperyalizmle var olan ilişkisi -Özgür’ün sorduğu soru bağlamında- elbette ortadan kalkmadı, fakat bu bağımlılık daha da pekişti; bunu böyle söyleyebiliriz.

 

‘Türkiye bölgedeki çatışmaların merkez ülkesi haline geldi’

Klasik manada Mahir Çayan’ın tabiri vardır “Emperyalizm, Türkiye açısından içsel bir olgudur”; bu içselleşme olgusu daha da derinleşti, içsellik daha da pekişti; emperyalizmle ilişkiler bir stratejik ortaklıktan, model ortaklığa doğru evrildi. Özellikle Obama ile beraber bir model ortaklık öyle çok basit bir kavram değil. Herhalde dün burada [Suriye toplantısında] tartıştınız: Bu model ortaklık, bir tür AKP modelinin İslam coğrafyasında egemen kılınması projesi. AKP ile Türkiye’de ne yaptılarsa, AKP’ye benzer partnerlerle İslam coğrafyasını, Müslüman coğrafyasını yeniden dizayn etmeyi ve buna uygun aktörleri çıkarmayı hedefliyorlar. Tabii AKP’nin rolü ve katkısıyla.

Örneğin Müslüman Kardeşler üzerine yapılan hamleler; Müslüman Kardeşler’i bir tür AKP’nin model ortaklığı olarak görüp, İslam coğrafyasının daha Batı’ya açık, piyasa düzenine açık bir hale, tırnak içinde biraz da “modern” bir hale getirme ve oradaki radikal; bizzat kendilerinin yarattığı, bizzat kendilerinin güçlendirdiği radikal İslamcı kesimleri, daha doğrusu Amerikancı olmayan İslamı tasfiye etmek ve Amerikancı bir İslamı, İslam coğrafyasında geliştirmek, güçlendirmek temel politikası oldu. “Arap Baharı” adı altında –bunu daha uzun konuşmak mümkün- bir noktaya doğru taşımak istiyorlar. Yeni rejim, bu manada emperyalizmle ilişkilerini daha pekiştirdiği bir durum oldu. Kürecik Radar Üssü bunun son derece açık bir örneği, son derece önemli bir olay. Türkiye, bu coğrafyadaki çatışmaların merkez ülkesi haline geldi, yani çatışmaların merkez ülkesi haline geldi, bunu görmek lazım.

 

‘Yeni rejim daha piyasacı, daha acımasız, daha muhafazakâr’

Yeni rejim, daha muhafazakâr bir rejim. Bu muhafazakârlık AKP ile başlamadı, bunun tarihsel kökenleri var ama bu muhafazakârlığın AKP eliyle daha da derinleştirildiğini -işte 4+4+4 meselesinin bizzat kendisi- bir rejimle karşı karşıyayız. Bunun adını İslam rejimi olarak da koyabiliriz, bu kavrama karşı değiliz. Eski rejimden daha da piyasacı bir rejimle karşı karşıyayız. Eski rejimin birtakım sosyal boyutları vardı, tabii o eski rejimi yaratan dünya konjonktürü değiştiği için yeni rejimde sosyal haklar bütünüyle tahrip edildi; daha acımasız, daha piyasacı, kapitalist ilişkilerin daha çarpıcı ve acı bir biçimde yaratıldığı bir süreç ile karşı karşıyayız. Eskiden de kapitalizm Türkiye’de egemendi, eskiden de piyasa toplumuyduk ama bu derinleşti, yani tabiri caizse bir piyasa toplumu ile karşı karşıya kaldığımızı görmemiz mümkün.

 

‘Medya, polis ve ordu yeniden yapılandı’

Eski rejimin medyası vardı, bu medyanın başını Hürriyet gazetesi çekerdi. Daha önce de söyledim; öğrencilik dönemimizde birilerine operasyon yapılacağını Hürriyet gazetesinin manşetlerinden anlardık. Şimdi yeni rejimin medyası Sabah, Zaman gibi gazeteler oldu. Bu manada da rejim yeni bir medya inşa etti. Yeni rejimin bir polisi oluştu. Yeni rejimin polisi artık iç güvenlik aygıtı. Başbakan “Rejimin güvencesi polistir, ordu değildir” dedi. Burada da bir işbölümü yapılıyor: Polis, artık bizim gibi iç düşmanlarla uğraşacak, bunu eskiden ordu yapardı, iç savaş örgütü olarak tahkim edilmişti. Gerçi Kürtlere karşı savaşta ordudan vazgeçmediler ama yavaş yavaş buraya da polisi kaydırmayı düşünüyorlar ve daha profesyonel bir sürece geçmeyi amaçlıyorlar. Yeni rejimin güvencesi olan bir polis teşkilatı kuruldu. Komünistlerle mücadele, artık daha fazla bu polisin işi, eskisinden daha fazla işi. Bunların yanı sıra iç güvenlik tehditleriyle polis uğraşacak.

Ordu da yeniden yapılandı. Yeni bir ordu yapılanması oluşturuldu, bu yeni ordu yapılması artık iç güvenlikle uğraşmayacak, yani iç düşmanlarla uğraşmayacak, esasen dışarıya dönük operasyonel bir ordu olacak, yani emperyal bir vizyonla hareket edecek ve buna uygun bir ordu yapılanması oluşturulmak üzere. Bu manada da yeni rejimin kendine ait bir ordu yapılanması içerisinde olduğunu da görmemiz gerekiyor. Artık ordu misak-ı milli sınırlarını korumakla mükellef kılınmış bir ordu değil, dışarıdan emperyal, yayılmacı bir siyasetin aracı olacak, ona göre kendini örgütleyecek, daha profesyonel bir ordu yapılanmasına doğru gidiliyor. Ordudaki tartışmaları, gerilimleri, çatışmaları buradan da anlamak lazım, meseleyi tartıştığımızda buralara da bakmak lazım, buraları da görmek lazım.

 

‘Türkiye ya coğrafi olarak büyüyecek ya da coğrafi olarak küçülecek’

Yeni rejim yine sermayesiyle oluşuyor; eski rejimin Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği’yle (Tüsiad) daha belirgin sermayesi varken, şimdi Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (Müsiad) diye başka bir sermaye[nin etkinliği var.] Elbette ki Tüsiad sermayesinin egemenliği ortadan kalkmış değil ama bununla ortak bir Müsiad sermayesi de oluşmuş vaziyette.

Yeni rejimi üç ana başlıkla toplarsak; daha muhafazakâr, daha piyasacı ve emperyal bir vizyonla hareket ediyor. Onu söyleyelim. O yüzden bir bölgesel güç olma stratejisi içerisinde olduğunu görmemiz gerekiyor. Yeni rejimin bugünkü aktörü AKP, daha önceki aktörü ise doğrusunu söylemek gerekirse Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) idi. CHP, Cumhuriyet’i kurdu, bildiğim kadarıyla Cumhuriyet’ten sonra tek başına iktidar olmadı. 1950’lerde Demokrat Parti geldikten sonra kısa süreli bir CHP iktidarından söz etmek mümkün ama CHP hep bir iktidar olarak algılandı. Rejimin ana kurucu partisi CHP idi. CHP hükümet olmamasına rağmen Cumhuriyet’i kuran bir odak olarak Cumhuriyet’in bütün eleştirileri, yanlışları onun üzerine boca edildi, daha doğrusu bu eleştirilerden CHP bolca nasibini aldı. Şimdi AKP yeni bir devlet kurdu, yeni bir devletin kurucu partisi AKP oldu ama AKP yarın seçimden galip çıkmazsa, AKP giderse yeni rejim ortadan kalktı diye bir şey söz konusu olmayacak, çünkü AKP bildik bir parti olarak bir süreç yaşamadı ve yaşamıyor. Sonuç itibariyle 10 yıldır iktidarda ve devletin emperyalizmin çıkarları, kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden tahkimatını yaptı, rejimi yeniden düzenledi. Doğal olarak kimin ihtiyacına göre düzenledi? Emperyalist-kapitalist sistemin ihtiyaçlarına göre düzenledi. O nedenle yeni rejimi tesis eden, yeni rejimi kuran emperyalist-kapitalist güçler ve bunların Türkiye’ye biçtiği rolü AKP oynadı. AKP seçimi kaybetse, yeni rejim ortadan kalkmaz, bir hayli taşlar dizilmiş vaziyette. Artık egemen sınıf partileri de bu yeni rejimin döşendiği taşları atlayarak, onu göz ardı ederek siyaset yapamazlar ve hepsinde de, özellikle de yeni CHP’de de böyle bir adaptasyon sorunu olduğunu, buna uygun bir dil, tarz tutturmak zorunda olduğunu görmemiz gerekiyor. Yeni rejimin aktör partisi ve onun lideri, şefi Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Haziran 2011 Seçimleri’nden sonra yaptığı konuşmalara bakalım: AKP kongresinde çizdiği vizyon emperyal bir vizyon. Bunu görmek lazım. Önümüzdeki dönem bu süreç böyle giderse, bazılarının söylediği gibi Türkiye ya coğrafi olarak büyüyecek ya da coğrafi olarak küçülecek. Emperyal bir vizyonla hareket ettiğini görmek lazım, selamları öyle; Şam’a selam veriyor, İslam coğrafyasındaki değişik başkentlere selam veriyor.

Akçakale’ye düşen bomba, bu tür bir siyaset için onlara bir zemin de sunabilir; emperyal bir politikanın uygulanma aracına dönüştürülebilir. Sonuçta güvenli bölge oluşturma, çünkü bölge The Democratic Union Party (PYD)’nin egemen olduğu bir bölge. Suriye ile savaşmaktan çok orada PYD ile savaşacak, yani Kürt savaşı bölgesel bir düzeye sıçramış olacak. Tabii bunu yapar mı, yapmaz mı uluslararası dengelere bağlı. Hatta Mesut Barzani’nin önünü açmak için buraya güvenli bir bölge de kurabilir. Yeni rejim biraz Barzani ile çözmek istiyor, görünen o, yani yeni rejimde Partiya Karkerên Kurdistan’a (PKK) yer yok, doğrusunu söylemek gerekirse Barzani’ye yer var. Zaten kongreye gelip teşrif etmesi, mesaj vermesi de bunu gösteriyor.

 

‘Yeni rejimin sosyal ayağı Cemaat, siyasal ayağı AKP’dir’

Kaba hatlarıyla baktığımızda böyle yeni bir rejim var ve her düzeyde yarattığı sorunlar ortada. Yeni rejim bir koalisyondur ve eski rejim ve kendilerince engel gördükleri unsurları kendi tabirleriyle “engel olmaktan” çıkardıktan sonra tabii kendi iç iktidar kavgaları da, çelişikleri de artmaya başladı. Cemaat ve AKP arasındaki çelişkiler artmaya başladı ama bu zaten başından itibaren çelişkili bir ittifaktı, zaten kuruluş itibariyle çelişkili bir ittifaktı ve bu iki gelenek zaten mantaliteleri itibariyle birbiriyle çok uyumlu bir yapı arz etmiyordu: AKP’nin dayandığı gelenekle, cemaatin dayandığı gelenek aynı değil; İslami anlayış olarak da aynı değil. Bunları buluşturan esasen uluslararası konjonktür, emperyalizmin-kapitalizmin içinden geçtiği süreç ve bu süreçte bunların yan yana getirilmesi: Birinin yeni rejimin sosyal ayağı olması, diğerinin ise siyasal ayağı olması. Sosyal düzenlemeleri daha çok aşağıda cemaat eliyle yaptılar, yapmaya çalıştılar ve siyasal aktör olarak öne çıkan da AKP oldu. Şimdi bunlar arasında da özellikle cumhurbaşkanlığı eksenli bir çatışmanın ip uçlarını görmek mümkün. Ortada 2000’li yıllarda yaşanan çatışmadan şekillenmiş yeni bir rejimle karşı karşıyayız.

 

‘İkinci Cumhuriyet’e karşı mücadele, birincisini savunma mücadelesine indirgenemez’

Burada devrimci bir siyaset ne yapmalı, neyi esas almalı, neyi temel almalı? Burada esasen ÖDP açısından konuşayım. Bu egemen güçler ve kesimler arasındaki iktidar kavgasında biz ne eski dünya düzencilerinin yanında, eski rejimcilerin yanında ne de yeni rejimcilerin yanında durduk. Hep bir üçüncü seçeneği oluşturmaya işaret ettik ama doğrusunu söylemek gerekirse bunu oluşturamadık. Biz egemen güçler arasındaki kavgada bağımsız bir siyasi tutumu ifade etmemize rağmen bu tutumun toplumsal karşılığını, daha güçlü siyasal bir karşılığını oluşturamadık. Bunu kabul etmemiz gerekiyor, görmemiz gerekiyor. Yapabilseydik, daha başka bir şey olurdu ama yapamadık. Sadece ÖDP’den de söz etmiyorum, Türkiye devrimci hareketi olarak da yapamadık. Bu kavgayı AKP, yeni rejimciler kazandı. O dönem “ne eski rejim ne yeni rejim, biz başka bir rejim istiyoruz: Ne eski dünya düzeni ne yeni dünya düzeni, biz başka bir dünya düzeni istiyoruz” diyorduk. Şimdi bu konjonktür geride kaldı.

Şimdi yeni bir rejim var. Eski rejimin aktörleri ile uğraşmanın, onlarla ideolojik ve benzeri mücadele yapmanın zamanı değil. O yüzden AKP rejimi dururken CHP ile uğraşmanın politik bir akılla, mantıkla ilişkisi yok ama bu şu anlama gelmiyor: Eski rejimin, zaten yeni rejime karşı muhalefet tarzı yanlıştı. Biz bunun yanlış olduğunu o zaman dile getirdik. Eski rejim yanlılarının muhalefet tarzı, zaten yeni rejim yanlılarının elini güçlendirdi. 27 Nisan muhtırası ve benzeri müdahaleler, aslında yeni rejimin elini güçlendirdi ve biz şunu söyledik: Yeni rejime karşı mücadele, eski rejimi savunularak asla yürütülemez. İkinci Cumhuriyet’e karşı mücadele, Birinci Cumhuriyet’i savunma mücadelesine indirgenemez. Ortada savunulacak bir Cumhuriyet falan da kalmış değil, o yüzden devrimcilerin yapması gereken yeni bir cumhuriyete işaret etmek; eşitlikçi, özgürlükçü bir cumhuriyete işaret etmek ve bunun mücadelesini geliştirmek.

 

‘Eşitlikçi-özgürlükçü eksendeki siyasi güçleri yan yana getirmek lazım’

O nedenle şimdi bizim “Türkiye’yi yeniden kuralım” [şiarıyla] ortaya koyduğumuz çizgi[de], AKP eliyle kurulmuş emperyalist-kapitalist sistemin yeni rejimine karşı mücadele etmek esastır, buraya gitmek lazım ve bu rejime karşı eşitlikçi-özgürlükçü değerlere sahip güçleri yan yana getirmek lazım. Bunun altını özellikle çiziyorum: Eşitlikçi-özgürlükçü eksendeki siyasi güçleri yan yana getirmek lazım. Yeni rejime karşı hâlâ daha eski ulusalcı-milliyetçi bir çerçevede yeni rejimle mücadele etmeyi önüne koyan kesimlerle birleşebileceğimiz bir zemin yok; yani basit bir AKP karşıtlığı [üzerinden muhalefet], önümüzdeki dönemde AKP’ye karşıt olan herkesle yan yana geliriz diye bir şey söz konusu değil.

Tabiri caizse yeni rejime karşıtlığımızın içeriği ne? Burada eşitlikçi-özgürlükçü bir siyasete sahip değilsek, AKP’ye karşıtlığımızın bir manası olmaz. O yüzden eşitlikçi-özgürlükçü bir siyaseti birleşik bir mücadele olarak ifade etmenin, çoğaltmanın zeminlerini önümüzdeki dönem bulmamız gerekiyor. Bunu hem sokakta muhalefet bazında bulmamız gerekiyor hem de çok kritik bir süreçten geçecek Türkiye. Sandık bazlı üç seçim yaşayacağız: Yerel seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimleri ve milletvekili seçimleri. Buralarda da bu siyaseti ortaya koymamız gerekiyor; hem sokakta bu yeni rejimin saldırılarına karşı birleşik bir mücadele zemini örmemiz gerekiyor hem de önümüze gelecek bu seçim sathı mailinde de yine birleşik mücadele zeminlerini eşitlikçi-özgürlükçü bir siyaset kulvarında yeni rejime karşı oluşturmamız, güçlendirmemiz gerekliliğini düşünüyoruz. ÖDP’nin düşündüğü, yapmak istediği esasen bu diyeyim.

 

ÖDP’nin kurucu parametreleri

Zaten beraber tartışacağız, son bir şey ekleyeyim: Devrimcilerin önümüzdeki dönemde kurucu bir inisiyatifle davranması gerekiyor, bu çok önemli, yani sadece yeni rejimi teşhir etme değil, bu rejimin karşısında yeni bir kurucu rejim inşa etme yaklaşımıyla beraber davranması gerekiyor.

O yüzden buna ilişkin kurucu bir irade oluşturmamız gerekiyor. Biz ÖDP olarak kongremizde bunu beş başlık etrafında, temel parametreler olarak toparlamaya çalıştık: bir, Emperyalizmden bağımsızlık, yani Türkiye’nin emperyalizmle bütün bağımlılık ilişkilerini kopartması; ikincisi, kamusal bir ekonomi, yani piyasacılığın reddi ve toplumsal ihtiyaçlar için bir ekonomi ihtiyacı; üçüncüsü, Kürt sorununda bir arada yaşama çizgisi bizim açımızdan önemli; dördüncüsü, gerçek bir laiklik için mücadele. Buna kısaca vurgu yapayım.

 

‘Gerçek laikliği kazanmanın zamanıdır’

Biz özgürlükçü bir laiklik anlayışını geçtiğimiz dönem de dile getirdik. Özgürlükçü laiklik anlayışımız yanlış mıydı? Hayır, yanlış değildi ama şu anda gerçek bir laiklik için mücadele kavramını kullanıyoruz. Şundan dolayı kullanıyoruz: Özgürlükçü laiklik anlayışı eski rejimle, yeni rejim arasındaki saflaşmada bizim kendi laiklik anlayışımızı kavramsallaştırmak için bulduğumuz bir kavramdı, yani bu hem devletçi laiklik anlayışına karşı bir mesafeyi ifade ediyordu hem de siyasal İslamın gündelik yaşama müdahalesine karşı bir pozisyonu ifade ediyordu. Gerçek manada devletçi bir laikliğin de yavaş yavaş ortadan kalktığı, laikliğin son kırıntılarının da elden gittiği bir süreçte gerçek bir laiklik için mücadele ama bu laiklik asla ve asla yukarıdan aşağıya bir burjuva aydınlanması ekseninde oluşan bir aydınlanma olamaz, aşağıdan yeni bir emekçi aydınlanması olabilir. Gerçek bir laikliği kazanmanın artık zamanıdır, bunun için zorlu bir mücadeleye girmenin zamanıdır. O yüzden gerçek bir laiklik için mücadele de, bizim Türkiye’yi yeniden kuralım çağrımızın önemli bir başlığıdır. Özellikle Alevi yurttaşların eşit haklara kavuşması, herhangi bir dini inanca sahip olmayanların özgürlükleri -gerçek bir laiklikten söz edeceksek- burada önemli başlıklardır.

 

Doğanın sömürülmesine karşı birleşik mücadele

Ekoloji meselesi çok önemli, yeni bir doğa-toplum-insan ilişkisi, buna ekonomik bir bakış açısı, doğanın yıkımına karşı durma meselesi önemlidir. Doğa kıyıcı bir rejimle karşı karşıyayız. Bunu daha önce söylediğimiz için bir daha burada tekrar edeyim: 19. yüzyılın, 20. yüzyılın devrimciliği-sosyalistliği daha çok insanın sömürülmesine karşı bir mücadeleyi başat alıyordu, esas alıyordu ama şimdi 21. yüzyılın devrimciliğinin-sosyalistliğinin sadece insanın sömürülmesi değil, aynı zamanda doğanın sömürülmesine ve tüketilmesine karşı bir mücadeleyle birleşik yürütülmesi gerekliliğine inanıyoruz ve önümüzdeki dönemde kendi bulunduğumuz yerden ekolojik temelli mücadelelerin büyütülmesi, geliştirilmesi, güçlendirilmesi fikrindeyiz.

Kurucu bir çalışma çok detaylandırılabilir ama esasen bu beş başlık etrafında yeni bir kurucu siyaset, çerçeve oluşturup buradan Türkiye’yi aşağıdan yukarıya yeniden kurma konusunda toplumsal-siyasal bir mücadeleye girmemiz gerekliliği ortada.

Alper Taş: Arkadaşlar değişik noktalardan değişik sorular sordular. Şöyle yapalım, belki çok aktüel olması gereken, daha doğrusu konuşmamız gereken sol birlik, HDK, Birleşik Devrimci Merkez, solun ne yapması gerektiği meselesini en sona koyalım. Belki onun etrafında hep beraber çeşitli boyutlarıyla konuşuruz. Diğer meseleleri biraz öne alalım.

 

ANTİ EMPERYALİST ANTİ KAPİTALİST POLİTİK ÇİZGİ

Şimdi arkadaşım [Gökhan Uçar] ifade etti, elbette “Türkiye’yi yeniden kuralım” çizgisinin dayanması gereken iki ana zemin anti-emperyalist ve anti-kapitalist politik bir çizginin geliştirilmesidir; ne tek başına antiemperyalizm ne de tek başına antikapitalizm; ikisini birlikte düşünen, birlikte yapan bir çizginin bugün Türkiye’de geliştirilmesi ve güçlendirilmesi gerekiyor. Eşitlik, özgürlük temelinde antiemperyalist, antikapitalist bir politik çizgi önemlidir, daha doğrusu işin esasıdır. Bu esastan vazgeçersek, zaten devrimci bir siyaset yapma, geliştirme şansımız asla mümkün olmaz.

 

AKP – Cemaat gerilimi

Can [Atalay]’ın sorduğu soru, yeni rejim bitmiş bir süreç mi? Tamamıyla bitmiş diyemeyiz ama büyük bir oranda tamamlandı gibi görünüyor. Sadece bunun bir anayasayla taçlandırılması söz konusu, gerilim biraz o noktalarda ve yeni rejim sahipleri de bu işi bu dönem bitirmek, tamamlamak istiyorlar. Siyasi alanı biraz daha daraltacak başkanlık, yarı başkanlık veya partili cumhurbaşkanı diye ifade edilen, aslında 12 Eylül’de başlayan rejimi daha merkezde toplama sürecini anayasa ile taçlandırmak istiyorlar.

 

CEMAAT, ERDOĞAN’IN BAŞKANLIK REJİMİNİ İSTEMİYOR

Yeni rejim içi çelişkiler-çatışmalar var mı? Var tabii. Sürecin kendine ait birtakım çelişkileri, çatışmaları var. İşte cemaat-AKP arasındaki çelişkiler ama bu rejimin özüne dair çelişkiler değil. Esasen iktidar olmaya dönük, pastadan daha fazla pay kapmaya dönük. Zaten bunu da söylüyorlar “Rabbena, hep bana mı” diye, Cemaat Tayyip Erdoğan’ın başkanlık rejimi ile cumhurbaşkanı olmasını istemiyorlar, cemaat parlamenter sistemi öneriyor, örneğin Abant Zirvesi’nde bunun altını çizdiler, parlamenter rejim iyidir dediler. Gül, başkanlık seçiminin sakıncalarını diplomatik bir biçimde ifade etti. Bu manada baktığımızda cumhurbaşkanlığı konusunda başkanlık sistemi ve benzeri parlamenter sistem meselesinde de bir sıkıntıları olduğu belli, yani koalisyon güçleri arasında bir gerilim olduğu belli.

 

KÜRT SORUNUNDA YENİ REJİM DE AYNI

Tabii bu rejim krizi konusunda şu an yenemedikleri, tamamlayamadıkları Kürt hareketi ile Kürt sorunuyla bu meseledeki gerilimler devam ediyor.Yeni rejimde Kürtlere biçilen belli, yani bireysel, kültürel hak ve özgürlükler, yani yeni rejimin Kürtlere biçtiği, bir statü değil, anayasal bir statü değil. Daha çok bireysel, kültürel hak ve özgürlükler ile sınırlı, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve benzeri, yani AKP; Kürt sorunu yok, Kürt vatandaşlarının sorunu var çizgisine bağlı olarak daha AB’ci bir eksende meseleyi çözme konusunda bir siyaset yürütüyor. Buna karşı Kürt siyasi hareketi de bunun üstünde bir çizgi izliyor.

 

Kürt sorunu ve bölgesel güç olma stratejisi

Aykut (Kılıç) ’un sorduğu soru ile devam edersek, tabii Kürt meselesi bölgesel bir sorundu ama daha da bölgesel bir sorun oldu. Aslında AKP devleti de Kürt sorununda bölgesel oynuyor, PKK de bölgesel oynuyor. Hiçbiri aslında esasen Türkiye’ye bakarak, Türkiye’nin iç dinamiklerinden hareketle siyaset yapmıyor.

 

KÜRT SORUNUNU ÇÖZEMEYEN BÖLGE GÜCÜ OLAMAZ

Demokratik açılıma devleti zorlayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bölgesel güç olma stratejisi. Bölge gücü olma konusundaki en büyük handikabı Kürt sorunu. Kürt sorununu çözemeyen bir devletin bölge gücü olması mümkün değil. O yüzden demokratik açılıma başladı, bunu tamamlayamadı, çünkü zihniyeti meseleyi çözme değildi, sorunu Kürt hareketinin siyasi güçlerini tasfiye ederek eritme, bireysel çözümlerle meseleyi reforme etme, yumuşatma ve bir tür bölge gücü olma konusunda elini de güçlendirme.

“Biz Kürtlerin reformlarını yaptık, demokratik haklarını da verdik” deyip bölgeye dönük emperyal politikalarının bir aracı haline getirme yaklaşımı var ve burada bölgesel müttefiki de gördüğümüz kadarı ile Barzani oluyor. ABD de buna onay veriyor. Örneğin bölgenin petrollerinin Kuzey Irak’tan Türkiye’ye taşınıp Avrupa’ya taşınması, bu konuda merkezi Irak hükümetinden ayrı anlaşmalar yapmaları ve benzeri meselelere baktığımızda, bir tür Barzani ile Kürt hareketini denetleme sürecini de devlet bir politika olarak yürürlüğe koymuş vaziyette.

 

Demokratik konfederalizm

PKK de bölgesel düşünüyor. Kürt hareketinin Kandil’deki önderleri, bölge konjonktürlerinin lehlerine olduğunu düşünüyorlar, Cemil Bayık “Kürtlerin önüne, Suriye’deki gelişmelerle büyük bir bölgesel imkân çıkıyor” dedi ve Cemil Bayık’ın dediği çıktı. Ne oldu? Suriye’de birden bire kendilerine başka bir alan buldular. PKK de bölgesel oynuyor ve örneğin bu konuda demokratik konfederalizm tespiti, zaten bölgesel bir politikanın kendisi, yani Türkiye’de, Suriye’de, Irak’ta, İran’da demokratik özerklik, bölgeye dönük demokratik konfederalizm tezi zaten bölgesel bir politikanın ideolojisi haline gelmiş vaziyette.

 

DEMOKRATİK KONFEDERALİZM

Bu konuda Öcalan’ın bölgeye dönük demokratik konfederalizm önerisi önemli bir öneri, yani bunu konuşmak, tartışmak zorundayız. Bu demokratik konfederalizm, sınırlara dokunmadan ulus devletlerin kendisini yumuşatarak, Kürtlerin de o ulus devletler içerisinde daha demokratik bir yapıya kavuşarak, devletlerin de demokratikleşmesini içeren bir siyaset. Onu da bir bölge siyaseti olarak zaten Öcalan formüle etmişti.

[Böyle] bir durumla karşı karşıyayız. Biz buradan bazen “barış” filan diye bağırıyoruz, Türkiye’de siyaset şuraya gidiyor diyoruz ama aktörler salt Türkiye’ye bakarak siyaset yapmıyor, doğrusunu söylemek gerekirse bölgeye bakarak siyaset yapıyor. O yüzden orada ne oluyor ne bitiyor, kimin eli kimin cebinde, ne tür büyük bir pazarlık dönüyor, ne tür çelişkiler-çatışmalar var doğrusunu söylemek gerekirse bunları çok izleyemiyoruz. Zaten Türkiye solunun, devrimci hareketinin en büyük sorunlarından birisi –artık bunu önümüzdeki dönemde çözmemiz lazım, bizim dış politikayı izleyen bir [kurumumuz] yok. Türkiye’nin iç siyaseti, dış siyasetine tamamen bağımlı, oradan çok etkileniyor. Doğal olarak dış politikada olan biteni izleyen, takip eden, araştıran herhangi bir kurumumuz yok ve hep bize ait olmayan kaynaklardan bölgeyi takip etmeye, analiz etmeye çalışıyoruz. Oradan aldığımız verilerle de doğrusunu söylemek gerekirse bu kadar okuyoruz, bu kadar analiz yapabiliyoruz, bu kadar siyaset yapıyoruz.

 

Emperyal vizyon

Şimdi emperyal bir vizyon tespiti üzerine biraz duralım. Burada kastedilen şöyle bir şey: Emperyalizme rağmen emperyal bir vizyondan bütünüyle söz etmek, Türkiye emperyalizmden bağımsız bir şekilde bölgede politika geliştiriyor, kendi bağımsız gücüyle siyaset yapıyor diye bir şey söz konusu değil.

 

TÜRKİYE ÇATLATLARDAN FAYDALANMAYA ÇALIŞIYOR

Fakat Türkiye’nin emperyalizmle bağımlılık ilişkisini de 1980 öncesi kurduğumuz gibi düşünmemek gerekiyor. Türkiye de biraz çatlaklardan yararlanmaya çalışıyor, o çatlaklardan yararlanarak kendine alan açmaya çalışıyor ama belirli bir sınır çerçevesinde kalıyor. Yani bu emperyal hevesler Türkiye’yi bayağı bir çıkmaz noktaya itti. Sonuçta Suriye konusunda büyük bir açmazda, Kürt meselesi konusunda büyük bir açmazda, büyük bir çelişki içerisindeler. Bu süreci nasıl aşacaklarına ilişkin çok ciddi sıkıntılar var, yani dış politikada tam bir çıkmaz var. Kraldan fazla kralcılık AKP’yi büyük bir çıkmaza sokmuş vaziyette ve karizması, yani emperyal vizyonu çizildi; Suriye meselesinde çizildi.

 

İSRAİL ÇIKIŞI BİLİNÇLİYDİ

İsrail meselesi, Türkiye’nin İsrail’e o ‘one minute’ çıkışı yapması çok bilinçli bir politikaydı, çünkü İsrail’e posta koymadan bölgede önderlik yapmak mümkün değildi. Doğal olarak İsrail çok da fazla şımarmıştı, ABD de biraz burnunun sürtülmesini istiyordu, biraz Türkiye’ye rol verdi, daha doğrusu yol verdi ve Türkiye de İsrail ile çatışarak ama bir taraftan da ekonomik meselelerdeki ilişkilerini devam ettirerek –ticarette filan hiçbir kesinti olmaksınız- İsrail’e posta koyarak bölgede bir ağırlık oluşturdu ve bölge gücü olma konusunda önemli bir yaklaşım içerisine girdi.

 

Osmanlı coğrafyasına hükmetmek

Aslında bu manada AKP iktidarı bir tür Özalcı çizgiye sahip. Özal da emperyal bir vizyonla hareket ediyordu ama onun önüne aldığı coğrafya daha çok Türklük coğrafyasıydı, yani Orta Asya bölgesi, Türki Cumhuriyetler idi.

 

YENİ OSMANLICILIK

Orada da Türk-İslam sentezinin Türklük kısmı daha öndeydi, ama onu geliştiremedi. Özal, Adriyatik’ten Çin Denizi’ne büyük hayalini gerçekleştiremedi ve Orta Asya’da devletin herhangi bir etkinliği şu anda kalmadı; başlangıçtaki etkisi de giderek zayıfladı. Şimdi bu kez Türk-İslam boyutunun, yani buna Osmanlıcılık, neo-Osmanlıcılık diyebiliriz, neoOsmanlıcılığın dayandığı zemin, yani Sünni İslam ve Türklük meselesi, yani buradan bir neo-Osmanlıcılık kavramını şöyle kullanıyor: Osmanlı’nın egemen olduğu coğrafyada hegemonya kurma, yani neo-Osmanlılık bu. Osmanlı’yı yeniden diriltmekten daha çok esasen eski hükümranlık alanlarında bir tür hegemonya kurma hedefi.

AKP’liler kendilerine “ılımlı İslamcı” denmesinden ne kadar rahatsız olurlarsa, kabul etmezlerse, neo-Osmanlı denmesinden de hoşlanmazlar, yani tepki çekecek diye bunu böyle ifade etmezler ama Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabını okuduğumuzda, orada ifade edilenler neo-Osmanlıcı siyaset, yani Osmanlı coğrafyasına hükmetmek. İslam coğrafyasının şu an önderliği yok. Bu önderliği ele geçirmek lazım. Türkiye ancak Batı’daki yerini İslam coğrafyasında daha güçlü olmakla sağlar, yani Doğu’ya gitmek, Batı’dan kopmak manasına gelmiyor, tersine Batı’da etkinliğini artırmanın yolunun Müslüman coğrafyasından geçtiğini gördüğü için böyle bir strateji ile davranıyor. O yüzden son balon konuşmasında Erdoğan, Batı’dan daha çok İslam coğrafyasını, Ortadoğu’yu önüne koydu.

 

11 EYLÜL SALDIRILARI DEĞİŞİMİN BAŞLANGICI

Bu bilinçli bir tercih, AKP’nin zaten 2000’li yıllardan sonra bu kadar parlatılmasının, özellikle 11 Eylül saldırısından sonra parlatılmasının nedenlerinden biri, bölgeyi dönüştürebilecek uygun bir aktör olması; İslami bir geçmişi var, Batı ile uyumlu. Erbakan’ı tasfiye edip, Batı ile uyumlu hale getirdiler. Erbakan neyin politikasını yapıyordu? İslam ortak pazarının. AKP neyin politikasını yaptı? Avrupa Birliği’nin (AB), yani Erbakan çizgisi antipatik bir çizgiydi. Erdoğan çizgisi ise başka bir çizgi, Batıcı bir çizgi.

 

CHP’NİN BİR VİZYONU YOK

Doğal olarak CHP’nin iktidar olduğu bir ülkede bölgeyi dizayn edemezler. CHP’nin ne özelliği var? Bölgeye dönük yapacakları ne? Zaten partnerleri yıkılıyor. Birebir aynı şey değil ama laik çizgiler bir tür tasfiye ediliyor, tırnak içinde “laik bürokratik diktatörlükler” zaten bölgede gidiyor. O yüzden CHP veya başka bir parti bölgenin yeniden dizayn edilmesinde ana aktör olamaz. Bunu yapabilen İslamcı bir referanstan, gelenekten gelen ama Batı ile uyumlu olabilecek İslami çizgiydi ve AKP, 28 Şubat’ın ürünüdür derken, AKP ve 28 Şubat da aynı zamanda ciddi bir restorasyon hamlesidir derken, kastettiğimiz böyle bir şeydi: 28 Şubat’la birlikte İslami kesim AKP eliyle sistem içerisinde çekildi. Büyük bir başarı ile AKP bir model olarak geliştirildi ve şimdi bölgeye ihraç edilen bir parti haline, bir model haline geldi.

O açıdan şunu söylemek mümkün: Emperyalizme rağmen emperyal bir niyet değil ama o çelişkilere dayanarak kendine bir alan açma, alan bulma, bazen özerk davranabilme gibi özellikleri var ama Kürecik Radar Üssü esas, tercihinin zaten nereden yana olduğunu tak diye ortaya koyan bir örnek olarak önümüzde duruyor.

 

‘Darbeler ortadan kalkmadı’

Sömürge tipi faşizm meselesi ikili bir şeye tekabül ediyor, bizim gibi ülkelerde bazen egemen güçler işin nispi demokratik öğelerini öne çıkartılar, bazen de faşizm boyutunu öne çıkarırlar diye bir tespite dayanıyor ama bu gerçekleşen bir şey.

 

DARBELER DÖNEMİ NİYE KAPANSIN

Özellikle Soğuk Savaş sonrası demokrasi boyutu öne çıkarıldı; bizim gibi ülkelerde düşük yoğunluklu demokrasi denilen, yani baskı aygıtlarının biraz geri plana çekildiği, ideolojik baskı aygıtlarının güçlendirildiği, baktığında görece sanki demokratik bir hava varmış gibi bir tablo ile karşı karşıya kalınıldığı; ama sen mahkemelere gidiyorsun, nasıl bir demokrasi olduğunu daha yakından görüyorsun. İnce bir ayar çektiler ama bu şu anlama gelmiyor, diyelim ki Türkiye solu, devrimci hareketi, toplumsal muhalefet güçlendi, düzeni rahatsız etmeye başladı, doğrusunu söylemek gerekirse bu sopa öne çıkmaya başlayacak. Hatta o zaman darbe bile mümkün olabilir. Darbeler ortadan kalktı diye bir şey yok, darbelerin neden çıktığı belli,

Sonuç itibariyle yarın memlekette devrimci  bir dönem yükseldiğinde bunu burjuva sistemi içerisinde engelleyemeyen güçlerin daha askeri bir darbe ile bizim yolumuzu kesmeyeceklerinin garantisi yok. Sonuç itibariyle bu emperyalizmin, kapitalist sistemin niyetleriyle ilişkili bir şey ve toplumsal muhalefetin durumu ile yakından ilintili olan meseleler.

 

Tevekkül ve sömürüye karşı laiklik mücadelesi

Şimdi gerçek bir laikliğin dinamikleri nedir? Birincisi işçi sınıfı, emekçiler, ezilenler. Bunlar gerçek bir laiklik mücadelesine kazanılmadan sömürü politikalarını engellemek çok mümkün değil. Şu anki iktidarın yarattığı siyasi iklim, emekçileri biatçı, şükürcü, tevekkülcü bir hale sokmuş vaziyette, yani emekçiler meseleye sömürü olarak bakmıyor: Allaht’tan patrona, patrondan da bize diye bakıyor. Bize ne gelirse Allah’tan geldi diyor, yani doğrusunu söylemek gerekirse böyle bir [kabullenişe] sahip bir işçi sınıfı ile artık karşı karşıyayız.

 

GERÇEK BİR LAİKLİK ÇİZGİSİ GEREKLİ

Müsiad sermayesini büyüten de böyle bir işçi sınıfı. Doğal olarak gerçek bir laiklik meselesini, yani insanın kaderinin kendi elinde olması gerekliliği çizgisini vermeden, bunu sağlamadan, bunu ortaya koyan pratikler yapmadan sömürüye karşı mücadeleyi de güçlendirmek çok mümkün değil, çünkü o zaman zaten başına gelen her şey takdir-i ilahi olduğunu düşünüyor; kaderci bir bakış açısı. O çizgide nasıl bir siyaset sınıfı üretiyor? Olan biten her şeyi takdir-i ilahi olarak görüyor. En son açıklamaları, Çevre Bakanı’nın Afyon’daki açıklamalarını gördük; daha önceki açıklamalar da ortada. Doğal olarak bir işçi sınıfı, emekçiler böyle bir mücadele için olmazsa olmaz.

Ne dersek diyelim bir tarafıyla çok muhafazakâr bir toplum, hatta Türkiye toplumunun çok çok ilerisinde bir muhafazakârlıkla malul Kürtler var, Kürt toplumu var ama o Kürt toplumunun içerisinde de BDP’nin temsil ettiği modern bir hareket var, Kürt bölgesinde BDP diye bir hareket olmasa, bölge felaket bir şey olur. Oradan baktığımızda da gerçek bir laiklik mücadelesinin ana dinamiklerinden birinin Kürtler olduğunu söylemek mümkün.

Bir başka boyut da Alevi hareketi; Alevi hareketinin eşit yurttaşlık haklarına kavuşması, Türkiye’de gerçek bir laiklikten söz etmek için oldukça önemli.

 

İnanç özgürlüğü ve siyasal İslam

İslam meselesi çok [tartışmalı] bir mesele. Tamam, Nijerya’da kilise yakan bir İslam da var tabii ama İslam da tek bir şey değil. Bölgede iki İslam çatışıyor: Amerikancı İslamla, Amerikancı olmayan İslam. Amerikancı olmayan İslam bizim tercihimiz mi? Amerikancı olmadı diye, anti-emperyalist diye aman ne güzel onlarla ittifak yapacak değiliz. Yani bir şeye karşıt olmaları, bizim aynı [yerde] olmamız manasına gelmiyor ama sonuç itibariyle tek bir İslam yok.

Bizim burada devrimcilerin durması gereken yer, siyasal İslamla mücadele etmek, yani bir inanç sistemi ile mücadele etmek değil. Biz kimsenin inancı ile mücadele etmeyiz. Devrimcilerin yönettiği bir ülke, herkesin inancını özgürce yaşadığı bir ülke olacak. Bundan kimse şikâyet etmeyecek, biz böyle bir dünya kuracağız. Böyle bir ülke kuracağız, yani inançsız bir toplum olacağını düşünmüyorum, onu da söyleyeyim. Sosyalizmi, herkes Ateist olacak diye anlamıyorum.

İnsan var olduğu müddetçe dinin var olacağını düşünenlerdenim. Sınıfsız bir topluma vardığımızda, ben dini inancın ortadan kalkacağı fikrinde değilim ama onun etkinliği zayıflar, o başka bir şey ama sonuç itibariyle insan var olduğu müddetçe inançlar olacak, yani din olgusu olacak. Bizim burada dikkat etmemiz gereken nokta inançlara saygı ama, siyasal İslama karşı mücadele. Onun özellikle yaşam alanlarımıza dönük saldırılarına karşı gerekli yanıtı vermek, kendi yaşam alanlarımızı savunmak. İşte bu 4+4+4’e karşı, İmam Hatipler’in dönüştürülmesine karşı velilerin yürüttüğü çabalar, çalışmalar; işte gerçek laiklik böyle kazanılacak, başka türlü kazanılmayacak.

 

YAŞAM ALANLARIMIZA SAHİP ÇIKMAK ÖNEMLİ

O yüzden kendi yaşam alanlarımıza, halkın yaşam alanlarına sahip çıkmak, bu konuda bizi ezen, bastıran, bizi bir yaşam tarzına mahkûm eden politikalara karşı durmak önemli ve bunun siyasi teşhiri ve buna karşı aktif bir savunma izlemek, yani yaşam alanlarımızın karartılmasına ve bizi böyle bir boyunduruk altına almalarına karşı engel olan bir siyaset içerisinde olmamız gerektiğini elbette düşünüyorum.

 

‘ABD yükselen Çin’i durdurmaya çalışacak’

Aykut söylediği için: Türkiye, Batı cenahında ama bir hegemonya kavgası da var. Mesela Fransa ile Libya üzerinden hegemonya kavgasına girdi. Emperyalist güçler arasında çelişkiler var. Çin ile ABD arasında elbette bir karşılıklı bağımlılık var ama buna karşı aynı zamanda bir rekabet de var, bu da son derece açık. Adam [Obama] ilan etti, dedi ki “Önümüzdeki dönem ABD’nin savunma stratejisini Asya-Pasifik hattı olarak belirledik” dedi, yani Çin’i çevrelemeyi ana siyaseti olarak ortaya koymuş vaziyette.

 

DÜNYA DEĞİŞİYOR

Yükselen Çin’i durdurmak, şu anda ABD’nin en büyük stratejisi.

Çin, sosyalist mi? Bazılarına sorarsan sosyalist, onlara göre Çin’den daha büyük, daha güzel bir sosyalist ülke yok ama biz Çin’de kapitalizmi görüyoruz, sosyalizmi görmüyoruz. Çin, kapitalist bir ülke ve emperyal bir proje peşinde koşuyor ama şu anda ABD gibi hegemonik bir [güç] değil, ABD gibi kaba askeri bir yayılma içerisinde değil ama o da değişik düzeylerde bir nüfuz alanı yaratıyor, Rusya ile birlikte kendisine ait bir nüfuz alanı oluşturuyor.

 

‘Savunma pozisyonundan çıkalım’

21. yüzyıl dünyasında iki emperyalist-kapitalist odak birbiriyle çelişiyor, çatışıyor. Bunun karşısında bir üçüncü dünya var mı? Bunun ipuçları var. Aykut anlatmaya başladı. Bunun ipuçları nerede var? Daha çok Güney Amerika’da var, tam istediğimiz manada olmasa bile. İşte İspanya’da ortaya çıkan Öfkeliler hareketinde var. Yunanistan’daki isyanlarda var. Bunlar da yeni bir dünyanın ipuçları. Bizim sarılmamız gereken yer buralar, buralara bakmamız lazım. Buralara baktığımızda da bizim lehimize eskiye göre daha olumlu şeyler var. Sonuçta yaprak kımıldıyor; bir öfke, bir isyan, kapitalizmi sorgulama dünyasına girdik.

 

SOSYALİST İDEOLOJİ GELİŞTİRİLMELİ

Bu manada sosyalist ideolojiyi geliştirmemiz, ideolojik tartışmalara önem vermemiz, sosyalist ideoloji meselelerine eğilmemiz, kapitalizmin ideolojisine karşı her düzeyde bir saldırı içerisine girmemiz -ideolojik, kültürel, sosyal, politik- gerekiyor. Biz şimdi bunu politik yapmaya çalışıyoruz, buna eşlik eden kültürel bir mücadelemiz yok, buna eşlik eden sosyal bir mücadelemiz yok, ideolojik mücadele araçlarımız zayıf, yani kapitalizme karşı ciddi bir ideolojik mücadele veriyor değiliz ama dünya çapında baktığımızda bu mücadeleyi vermenin koşullarının artık bizim daha da lehimize olduğunu görmek mümkün. O yüzden daha önce bir düşünür, (Wallerstein) söyledi “Kapitalizme karşı savunmadan çıkmamız lazım, bir saldırı pozisyonuna geçmemiz lazım.” Aktif bir saldırı düzlemine geçmemiz lazım, çünkü artık kapitalizmin sorgulandığı bir dünyaya giriş yapıyoruz ve sosyalizme ait değerlerin tekrar, yeniden hayat bulabileceği, karşılık bulabileceği bir dünya iklimi ile yavaş yavaş yüzyüze kalıyoruz. Bu bizim açımızdan oldukça önemli.

 

‘AKP zaman kazanmaya çalışacak’

AKP de bundan [yeni siyasi iklimden] nasibini alacak. AKP’yi, bu kriz ortamında bu kadar ayakta tutan ona biçilen roldür. Bütün uluslararası sermaye, AKP’nin bu rolünü uygulaması açısından bayağı bir kaynak aktarıyor. Bir dış kaynak desteği var, kesilmiş değil. AKP de buna uygun bir iklim yaratmış vaziyette: Sendikal hareketi zayıflatarak, solu zayıflatarak dikensiz bir gül bahçesi [yarattı.] Yabancı sermaye geliyor, istediğini yapıyor; işçiler için cehennem, sermaye için cennet. Bunu daha da artırmaya çalışıyor.

Bir de İslami sermayeye çok büyük bir kaynak aktarımı söz konusu ama onda da artık deniz bitiyor, kuruyor. Bundan sonra ne yapacaklar? Ekonomik krizin işaretleri var. Kongre’de Başbakan öyle bağırdı çağırdı ama politik manada AKP krize giriyor: Bir Kürt sorununda kriz, Tayyip Erdoğan yine de atraksiyon yapmaya çalışıyor, yani ne yapabilirim de silahları tırnak içinde “silahları biraz susturup” bu yerel seçimlerini, cumhurbaşkanlığı seçimlerini [atlatırım diye davranıyor]. Taktiksel bakıyor, stratejik bir düşüncesi yok, ezme mantığından vazgeçmiş değil ama bir zaman kazanma süreci yaşıyor. Suriye meselesinde ileri gitse olmuyor, geri adım atsa olmuyor. Aslında çok ciddi bir kırılma sürecine girdi. Biz bunu önümüzdeki dönemde nasıl değerlendireceğiz? Bir taraftan ekonomik krizin kapıda olduğu, diğer taraftan dış politikada ciddi bir krizle karşı karşıya kalan AKP ile nasıl hesaplaşmak lazım? Bu hesaplaşmayı nasıl geliştirmek lazım? Bu bizim önümüzdeki en temel görevlerden biri.

O yüzden AKP’nin dayandığı ideoloji dünyada sorgulanıyor. Bu manada bunu da görmemiz gerekiyor. Piyasa ideolojisi sorgulanıyor. Bunun karşısında devletçilik de kapitalizmin içerisinde ortaya çıkmış değil, onu da görmek gerekiyor; ya daha da piyasalaştırma süreci ya da birtakım önlemler alacaklar, tam bir Keynes’çilik olmasa bile daha devletçi bazı önlemlerle krizi aşma ki zaten bunu yapmaya çalışıyorlar. Mesela devlet bankaların riskini alıyor, böyle devletleştirmeler oluyor ama bildik manada Keynes’ci politikaların olduğu dönem gibi bir döneme tekabül etmiyor, çünkü onu anlamlandıran, daha doğrusu onu zorlayan sosyalist bir hareket vardı. Kapitalizm kendi iç krizinden kaynaklı olarak tekrar o politikalara döner mi?  O ayrı bir tartışma konusu, bilmiyorum nasıl olur ama görünen piyasa düzenini daha da derinleştirecekleri, krizi daha piyasacı yöntemlerle aşmaya çalışacakları gibi bir tablo Türkiye’de gözüküyor. Bu tablonun karşısında muhalefetin gelişme zemini, işçi-emekçi muhalefetinin gelişme zemini de bir hayli fazla.

Gelelim kadim sorunumuza. Ne olacak bu Türkiye solunun hali? Bu krizden nasıl çıkacak?

Alper Taş: Basit bir birlik değil mesele, önce onu söyleyeyim: “Bir olalım, bu krizi aşarız”. Sanıyorum bu kadar basit bir durumla karşı karşıya değiliz.

 

ÇARE BASİT BİR BİRLİKTE DEĞİL

Bunu kuşkusuz “bir olmayalım” manasında söylemiyorum, ama sonuç itibariyle birlik sihirli bir çözüm değil. Birlikten vazgeçmeyelim, birlik ufkumuz hep olsun, ama önce dayanışmamız olsun, yani birlikten önce bir dayanışma kültürünü, beraber iş yapma kültürünü sol içinde geliştirelim. Ki sol içerisinde bu gelişiyor.

Ben bu konuda oldukça umutluyum: Sol birbirini daha fazla dinliyor, birbirinin işlerine daha fazla destek veriyor, en azından birbirinin kötülüğünü istemiyor. Yine de rekabetçi bir sol bütünüyle ortadan kalkmış değil, ama solun ana öbeklerinde bir arada iş yapma, birbirini anlama, birbirine saygı duyma kültürünün arttığı, dayanışmanın daha fazla ön plana çıktığı, rekabetçiliğin zayıfladığı bir iklimde olduğumuzu görmekteyim.

 

DAYANIŞMACI BİR SOL GELİŞİYOR

HDK sürecindekilerde de, HDK dışındaki süreçte de bunu görüyoruz. Solun bu manadaki iklimi önemli, o yüzden rekabetçi olmayan dayanışmacı bir sol burada önemli bir mesele. Birlik olunacaksa, biraz böyle kültürleri, iklimleri yaşamakla olur.

 

ÖDP’deki kırılmalar

ÖDP’nin, kültürel manada birçok eksikliğine rağmen, sol bir kültür oluşturmada ve solda bu iklimin oluşmasında da büyük katkısı oldu.

Her ne kadar biz de yaşadıysak da, ÖDP’de birbirimizin zaman zaman “boğazını sıktıysak” da, sonuç itibariyle birbirimize yumruk atmadık. ÖDP projesinden ayrıldıktan sonra sokakta birbirimizin yüzüne bakan insanlarız, birbirimize sarılan insanlarız ki, doğrusu da bu. ÖDP böyle bir kültüre sahip ama başlangıçtaki birlik korunamadı, sağlanamadı.

 

AYRILIKLARIN POLİTİK NEDENLERİ VAR

Bunun da nedenleri var. Bir, bu birliğin öncesinde kendini çok içselleştirememesi, çok yeni pratikler yaratamaması oldukça önemli ve bir de birlik mefhumunu çok öne çıkarması.

Mesela ÖDP’deki kırılmalar çok aktüel kırılmalar, yani bunun son derece objektif nedenleri de var ama arkadaşlar her şeyi sübjektif nedenlerle açıklıyor. Örneğin ne ile açıklıyor? “Efendim, ÖDP’de iki ana fraksiyon vardı; Kurtuluşçular, Dev Yolcular, zaten bunlar 1980 öncesinde de kavga ediyorlardı, ÖDP’ye geldiler, bir barış içerisinde oldular, sonra tekrar eski kavgaları depreşti, o yüzden ÖDP’de böyle şeyler oldu.”

Bu işin doğru bir tarafı değil.

 

KÜRT SORUNU AYRIŞMA KONUSU OLMUŞTUR

Elbette ki bu gerilimlerin etkisi olmuştur, bunu sübjektif olarak taşıyan insanlar olmuştur, kimi öznellikler vardır; reddetmiyorum ama esas olarak ÖDP’de üç tane kırılma oldu: Bir kırılma, Kürt sorunu ile ilgili kırılmadır, bu esaslı bir kırılmadır. Çok ilginç ÖDP’yi kıran Kürt sorunu, ÖDP’den ayrılan arkadaşları da ayrılıktan sonra tekrar kırdı.

Aslında Türkiye solunun ana kırılma konularından biri Kürt sorunu oldu.

Yaptığımız tartışmanın özü şuydu: ÖDP, özellikle Batı’da, bağımsız bir siyasal odak olacak mı, yoksa Kürt hareketinin izlediği çizgisinin destekçisi mi olacak? Yaptığımız tartışmanın özü buydu.

Belki bu tartışmayı doğru yöntem ve araçlarla yapamadık, yanlışlar yapıldı, kişisel öznellikler girdi, ama ana kopuş noktası böylesi bir siyasal tartışmanın ürünüdür.

 

AVRUPA BİRLİĞİ DE TARTIŞMA KONUSU OLDU

İkinci kopuş noktası, AB tartışması olmuştur, mesela bu tartışmaların sonucunda Birikimçevresinden arkadaşlar da partiden ayrıldı. O tartışmanın dayandığı temel de, Türkiye’de Avrupa Birliği’ni hararetle savunan bir sosyalist, sol parti yok, ÖDP, AB’yi hararetle savunan bir sol parti olmalı. ÖDP bunu Kongresi’nde kabul etmedi. Arkadaşlar, “ÖDP’den bir şey olmaz” dediler ve ayrıldılar.

 

SOSYAL DEMOKRAT PARTİ KURMAK İSTEDİLER

Üçüncüsü Ufuk Uras’larla bizim yaşadığımız tartışma oldu. Biz dedik ki, “Bu arkadaşlar sosyal demokrat bir parti kurmak istiyor” işin gerisi önemsizdir. Biz, ÖDP’nin daha solda bir yerde durmasını savunuyoruz; daha sol kesimlerle, daha toplumsal dinamiklerle buluşan, daha solda çözüm arayışlarına girelim, kolaycı çözüm arayışlarına girmeyelim dedik.

Ufuk arkadaş ve çevresindekiler: “ÖDP’nin solunda bir şey yok, daha solda bir arayışa da gerek yok, esasen yapılması gereken de zaten bu Deniz Baykal’ın CHP’si ortada, sosyal demokrat bir şey yapmak lazım, esas bir sosyal demokrat parti yapmak lazım” dediler.

Biz de “memlekete bir sosyal demokrat parti lazım ama bunu biz yapmayalım, sosyal demokratlar yapsın” dedik. Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) böyle bir projeydi. Alevilerden Kürtlere, sosyal demokratlardan kimi sosyal gruplara bir sosyal demokrat parti yapalım dediler. Bu arada Kemal Kılıçdaroğlu olgusu çıktı ve onlar açısından her şeyi alt üst etti.

 

ORTAK BİR HATTA ANLAŞMAK ÖNEMLİ

Burada kişisel olarak Hasan’ın, Ayşe’nin, Fatma’nın tarihsel anlamda yıkıcılığı, öznelliği elbette vardır ama işin politik analizi bu. Niye bu kadar şeyi anlattım?

Bir şey olacaksa, bir hatta birlik olmak lazım. Geldiğin gelenek önemli değil, bir hatta anlaşıyor muyuz, anlaşamıyor muyuz? Türkiye’nin en azından orta vadeli geleceğine ortak bakıyor muyuz, bakmıyor muyuz? Kürt sorunundan AB’ye ortak bir hattı savunuyor muyuz, savunmuyor muyuz; bu çok önemli. ÖDP bunları tartışamadan yan yana geldi ve bu krizler karşısında da bölünerek bugünlere geldi.

 

HDK ve birlik sorunu

Buradan HDK’ya gelelim. Bu hat konusunda “birleşik bir mücadele zemini” lazım diyoruz. “Birleşik bir mücadele zeminini” bizim güçlendirmemiz lazım. Bunun başlıca yolu, rekabetçi olmayan dayanışmacı bir iklimi geliştirmek ve zaman içerisinde ortak pratikler, ortak tartışmalarla birleşik araçlar yaratmak, birleşik zeminler yaratmak, basitçe belki birleşik kürsüler yaratmak. Şöyle bir gerçeklik yok: Herkes kendini dağıtsın, bir arada bir çatı kuralım ve o çatıyla, yeni bir parti ile hayata devam edelim diye bir tablo yok. Böyle bir gerçeklik bugün yok. O yüzden gerçeklikten yola çıkarak devam etmemiz gerekiyor ama birleşik bir mücadelenin ihtiyaçlarına da yanıt vermemiz gerekiyor.

 

TÜRKİYE’Yİ YENİDEN KURALIM

Mesela biz bunu yapmaya çalışıyoruz. Mesela ÖDP, kurban bayramından sonra Haziran ayına kadar sürecek olan “Türkiye’yi yeniden kuralım” diye bir kampanya başlatacak.

(Bu kampanya 9 Aralık 2012 tarihinde Türkiye’nin dört yanında gerçekleştirilen etkinlikler ile başladı. 9 Haziran 2013 yılında İstanbul’da gerçekleştirilecek büyük bir miting ile sona erecek olan kampanya çalışmalarının İstanbul ayağı Valilik tarafından yasaklandı. toplumsol)

Bu ÖDP’nin kendi inşası, kendi faaliyeti ama tabii bunu başka kesimlerle de buluşturmaya çalışacak. Birleşik mücadelenin ihtiyaçlarına uygun formlar, araçlar, işler tasarlamak zorunda, tasarlamamız gerekiyor, bunları konuşmamız gerekiyor. Buna dair bir argümanımız, bir bakış açımız da var. Bunlara ileride değineceğim tekrar.

 

ÇIKARDIĞIMIZ DERSLER VAR

Biliyorsunuz biz HDK’nın içerisine girmedik. Niye girmedik? ÖDP deneyiminden çıkardığımız sonuçlar var, yani tabiri caizse “sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek” yer.

Şöyle bir ders çıkardık, HDK’ya bakıyorsun, oradaki sol açısından şöyle bir duygu var: “Gelişmeler karşısında yeterince etkili olamıyoruz, burada da güçlü bir Kürt hareketi var, bir araya gelelim, daha güçlü bir tepki verelim.” Tamam, bu duyguyu da anlamak mümkün, fakat bunun politik ekseni ne?

 

FARKLI FARKLI TAVIRLAR AYNI ÇATI ALTINDA

Örneğin referandum yaşadık. Sonuç itibariyle Türkiye solu olarak kırıldık, saflaştık: “Yetmez ama evet”, “Evet”; biz hep “Yetmez ama evet”çileri tartışıyoruz ama bir de “evet”ciler var. Onlar “evet” dedi, öyle de bir şey var ama orada kürsüyü en çok “Yetmez ama evet”ciler kullandığı için en çok onlar tartışıldı. Şimdi ne oldu? Türkiye solu olarak biz de o dönem kırıldık, yani saflaştık. “Hayır”cılar, boykotçular; “Yetmez ama evet”ciler ve “Evet”ciler.

Referandum bitti, hepsi bir araya gelerek HDK diye bir çatı kurdular. Arkadaş, HDK’nın orta vadeli bir siyaseti olacaksa, referandum gibi bir süreçte bu kadar farklı çizgide olan insanlar Türkiye’nin yakın geleceğine ilişkin hangi konuda ortaklaşıyorlar? Hangi politik eksende ortaklaşıyorlar? Çünkü referandumda Türkiye solunda esas olarak iki hat karşı karşıya geldi. “Türkiye referandumla demokratikleşecek, buna destek vermek lazım” diyenler ve “hayır Türkiye daha otoriter bir ülke haline dönüşecek, buna karşı pozisyon almak lazım” diyenler.

Şimdi sonuçlar ortada: Türkiye daha mı demokratikleşti, daha mı otoriterleşti sonuç ortada. Bu iki çizgiyi savunmuş yapılar nasıl ortak bir çatıda bir araya gelecek de ortak siyasi bir hat oluşturacak? ÖDP’de yaşadığımız krizleri yaşarlar.

 

ANTİ EMPERYALİST ANTİ KAPİTALİST HAT

İkincisi, HDK’nın oturduğu antiemperyalist, antikapitalist bir hat yok. Birleşik mücadele zeminine oturması gereken antiemperyalist-antikapitalist bir hattır. HDK’da böyle bir şey yok; bu belirgin bir şeydir. Daha çok kimlik eksenli, tabii kimlikler reddedilemez, kimlikler bir tarafa konulamaz ama düşünün emperyalizmin bölgede büyük bir baskısı var, büyük bir taarruzu var, kapitalizmin krizi var; memleketin devrimcileri yan yana gelmiş yeni bir yapılanma, birleşik zemin kuruyorlar, bu hat esas değil. Bu manada politik eleştirilerimiz var ama gözlemciyiz, izliyoruz, takip etmeye çalışıyoruz. İyi bir şey olursa önyargımız yok, güzel bir şeyin yanındayız her zaman.

Türkiye solunda HDK ile dost olmaya, HDK’nın bileşenleriyle ortak iş yapmaya açığız ve yapıyoruz.

 

BAĞIMSIZ SOSYALİST BİR ODAK GÜÇLENDİRİLMELİ

Bugün memlekette “bağımsız bir sosyalist” odağı güçlendirmemiz gerekiyor.

Kürt hareketinin demokratik taleplerinin yanında olan ama ondan da bağımsız olan bir sosyalist odağa ihtiyaç var. Kürt sorununu daha Batıda şovenizm gölgesinden kurtarabilecek, Kürt yoksullarını sol bir çizgiyle buluşturabilecek, kendi ayakları üzerinde duran, daha bağımsız bir sosyalist devrimci odak için uğraşmak lazım.

 

TKP ve Halk Evleri ile temaslarımız var’

Bu çerçevede TKP ve bir de Halkevleri ile daha çok iletişim içinde oluyoruz. Bu arkadaşlarla da yakın olduğumuz kadar farklı olduğumuz da konular olmakla birlikte bağımsız bir sosyalist çizgi, odak yaratmamız gerektiği, başka bir kanal açmamız gerekliliği üzerinde duruyoruz.

Türkiye’nin orta vadeli sürecinde bu AKP rejimi ile kurulmak istenen sisteme karşı ikirciksiz bir mücadeleden yanayız. Böyle bir temas var ama buradan hali hazırda herhangi bir şey çıkartmış da değiliz. Bazen ortak iş yapmaya çalışıyoruz; bazen yapıyoruz, bazen yapamıyoruz. Ama diyaloglarımız sürüyor. Ama hali hazırda bir şeye bağlanmış bir durum yok.

Sonuçta bizim burada bütün bu söylediklerimizden çıkan sonuç da birleşik bir kürsü, birleşik merkez, birleşik hareket yaratmamız lazım geldiği, yani bir parti değil ama bir hareket yaratmamız lazım geldiği. Zaten bir parti yaratamayız ama bir hareket yaratmamız lazım. Bu nasıl olabilir? Buna biraz kafa yormalıyız.

 

KENDİ BAYRAĞI OLAN BİR HAREKET

Bu nasıl olabilir? En azından Halkevleri, TKP, ÖDP ama bunlarla sınırlı olmayan değişik kesimlere, gruplara, bireylere kadar uzanan yani bir form bulmamız, bir kürsü oluşturmamız lazım. Bu kürsü ÖDP’nin kendi flamasını, bayrağını açtığı; TKP’nin kendi flamasını, bayrağını açtığı; Halkevleri’nin kendi flamasını, bayrağını açtığı; böyle yan yana parçacıkların durduğu bir form değil. Çok değişik insanları, bireyleri de içeren, kapsayabilen birleşik bir form yaratmamız lazım. Bizim düşüncemiz o; bir hareket; kendi flaması, kendi sözcüleri, kendi meclisi olan bir hareket. Biz o hareketin arkasında duran özneler olabiliriz ama o hareketin kendisi esastır; bunu büyütme, bunu geliştirmek lazım. Bir birleşik mücadele zemini olarak da bunu düşünüyoruz, bunu anlatmaya çalışıyoruz, bunun olması gerektiğini siyaseten savunuyoruz. Şu anda böyle bir şey yok ama bu konuda bir tartışma var.

Soru: Burada şoven [yaklaşımları] nasıl aşacaksınız?

Alper Taş: Bizim oturacağımız zemin şudur: Kürt halkının kayıtsız şartsız bütün taleplerinin yanında olan bir hareket olacağız.

 

ULUSALCI DEĞİLİZ

Bize de ulusalcı diyorlar ama biz sonuç itibariyle ulusalcı olduğumuzu düşünmüyoruz. Dikkat edin, biz referandum sürecinde dört yapı olarak yan yana geldik, bir manifesto, talepler bütünlüğü çıkardık; 10 tane talepler bütünü vardı. Onu herkesin talebi haline getirip birleşik bir form öneremedik.

Mesela bizim ÖDP olarak referandum çalışmasından çıkarttığımız en önemli ders: Referandumda bizim gibi düşünen ‘hayır’cı cephe çok, fakat biz o cepheyi ÖDP, TKP, Halkevleri, EMEP olarak birleşik bir forma taşıyamadık. Kadıköy’de bir miting yaptık: ÖDP kendi korteji ile yürüdü, TKP kendi korteji ile yürüdü. Aslında bizim toplamımızın çok çok ötesinde bir topluluk var; TKP’nin, ÖDP’nin, EMEP’in, Halkevleri’nin mitingi değil de daha birleşik bir eyleme gelebilecek çok insanı taşıyabileceğimiz bir form yaratamadık. Orada dile getirdik.

Durduğumuz yer belli; ÖDP, TKP ile sosyalizm tahayyülü konusunda anlaşamayabilir ya da sosyalizmin geçmiş değerlendirmesinde de anlaşamayabilir. Ama TKP ile bugün bir arada yaşam, Kürt halkının kendi demokratik taleplerine sahip çıkma, onu destekleme, yani böyle bir hatta anlaşamazsak zaten bir arada olamayız.

Bizden daha başka türlü baktıklarının ben de farkındayım, daha derin bir analiz yapılıp bakıldığında ama sonuç itibariyle onun oturduğu asgari bir eksen olur ve bu eksen de Kürt halkının demokratik taleplerinin yanında olmaktır. Kürt halkının demokratik talepleri –onlar diyorlar diye söylemiyorum- İP, Aydınlık çevresinin söylediği şey aslında bölücü talepler olduğudur. “Bu taleplerin yanında olarak memleketi bölüyorsunuz, o yüzden bu taleplerin yanında olmayalım” diyorlarsa, zaten birlikte olamayız ama böyle bir şey demiyorlar, böyle bir politikaları yok. Bizim durduğumuz yer burası. Biz sadece üç yapıyla bir şey yapalım demiyoruz. Türkiye’nin ihtiyacı, AKP rejimine karşı antiemperyalist-antikapitalist, eşitlikçi, özgürlükçü bir temelde yan yana gelebilecek geniş kesimlerin birleşik bir kürsüsünü, zeminini oluşturmaktır. Bunun için konuşuyoruz, bunun için sohbet ediyoruz. Fakat ciddi bir mesafe aldık mı dersek, ciddi bir mesafe almış değiliz. Alabilir miyiz? Alabiliriz, alamayız diye de bir şey söz konusu değil. Bunun dışında önümüzde yerel seçimler var. Burada izleyeceğimiz siyaset önümüzdeki dönem için önemli.

 

CHP, BDP ve sosyalistler bir arada olabilirler mi?

[ÖDP] Kongre[si] öncesi biraz da tartışıldı, konuşuldu. Kongre öncesi bazı gazetecilerle buluşup kongremizi anlatalım dediğimizde, onlar zaten [derhal bunu] soruyorlar: CHP, BDP, sosyalistler bir arada olabilirler mi? Buna bir yanıtımızın olması lazım.

Bunu reddederek bir siyaset yapmak doğru değil. Olabilir ama nasıl olabilir? Bunun üzerinde düşünmek lazım.

Şimdi bütün Türkiye çapında ortak bir asgari program etrafında CHP, BDP, sosyalistler yerel seçimlerde ülke çapında bir ittifak yapabilir mi? Bunun zorlukları var. Böyle bir zeminin olması için, bizim açımızdan, bileşenlerin eşitlikçi ve özgürlükçü bir eksende buluşması lazım.

Ya da öte yandan yerel seçimler açısından yerel yönetimlerin kamusallığı önemli, yani yerel yönetimlerin kamusal niteliğinin altını çizmek oldukça önemli.

 

Yerel seçimlerde ortak aday

Yerel seçimlere dair geniş, esnek ama ilkeli bir siyaset yapılabilir, üretilebilir, geliştirilebilir. Mesela AKP’yi geriletmek, bugünkü konjonktürde tek başına ne ifade edebilir? AKP’yi geriletmek, basitçe bir partiyi geriletmek değil, bir siyaseti geriletmektir. O açıdan Ankara-İstanbul’dan bizim yansıttığımız solun ortak bir adayı, herkesi kesen bir ortak aday ve programla en azından Ankara-İstanbul’u AKP’den almak, geriletmek açısından önemli bir şeydir. Buna uygun bir iklim olur mu? Biraz zayıf gözüküyor. Kürtlerle buluşmayan bir CHP alamaz, mümkün değil. Kürtler alamaz, tek başına İstanbul’u.

Böyle şey bir siyaset öngörmemiz lazım. Taşradaki yerler önemli değil de esasen büyük kentler bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimi açısından kritik olacak, yani burada güçlenerek çıkan bir AKP, cumhurbaşkanlığı seçiminde de doğal olarak onun verdiği psikoloji ile istediği cumhurbaşkanını çıkartır, sonra zaten milletvekilleri seçimleri [ile] bir dönem daha kapanmış olur.

Abdurrahman Atalay: Alper herhalde son bir konuşma yapacak ama bana sanki bir manşet çıkarmışız gibi geldi.

Bu birleşik kürsü veya birleşik hareketin ortak simgeleri olan, ortak davranışı olan, daha organik bir hareket önerisi: Bunu çok hırpalatmadan konuşmak ve altını çizmek lazım. Bir de böyle bir fikir var, bunun birden bire ve aşırı bir şekilde içini doldurmaya çalıştığımız zaman bazı fikirler kolayca çürüyor ve gelişmiyor, çünkü artık belli normlara angaje oluyor. Bunun geliştirmek lazım, bu sol açısından bu sohbetten böyle bir manşet çıkabilir.

Geneli açısından ise şimdi Demirel’in muhalefet olduğu dönemde bir tasnifi vardı, hatta solcuların çok olduğu bir toplantıda yapmıştı, ben katılmadım da, sonradan okudum. Sorunları tasnif ediyor, diyor ki: “Bazı sorunlar var kardeşim, bunlar hakikaten sorun ama el bile süremezsin, yani uzun vadeli de süremeyeceksiniz” diyor. “İşte bir kısım sorunlar var, bunlar geleceğe matuf. O gelecek geldiği zaman parametreler değişeceği için belki o sorunlar da bambaşka bir hale gelecek vs.” Böyle birtakım tasnifler yapıyor. Burada benim kişisel olarak söylemek istediğim şeyler var; sol açısından bazı konular var ki çok önemli, fakat el bile süremezsin. Her seçimden sonra partiler ne der, “Halk bize muhalefet olma görevi verdi!” Halk bize muhalefet olma görevi dahi vermiyor. Şimdi bu görevi biz kendi kendimize vereceğiz ve buradan bir başlangıç yaparak bir yerlere gideceğiz. Dolayısıyla bu büyük bir iddia, yani bu görevi biz kendi kendimize vereceğiz ama bu bir hal bilmeyi, durumunu bilmeyi vs.’yi gerektiriyor. Konumuzu buradan geliştirmeye başlayacağız.

O yüzden bütün analizlerimizin iki düzeyde olması bana zorunlu gibi geliyor. Birinci düzey: Sanki hiçbir örgütsel yükümlülük altına girmeden, ‘buradan ne gibi vazifeler çıkartmalıyız kardeşim’ gibi bir baskı altına kendimizi sokmadan gerçekleri olduğu gibi görmek; gerçekliği olduğu gibi görmek, tamamıyla bütün nesnelliğiyle anlamaya çalışan bir göz olarak bakmak. Burada AKP’nin avantajlarını tespit etmek, dezavantajlarını tespit etmek, CHP konusu vs. böyle bir rahatlık ve genişlik içinde analizlerimizi yapmak: Bu üst düzey.

Diğeri ise tabii ki bir alt düzey olacak; kendimize ilişkin görevler çıkartacağız. Bu ikisi arasındaki bağı kurmak çok mümkün değil, benim görüşüme göre. Böyle bir analiz yapacağız, buradan hemen kendi görevlerimize geçeceğiz, bu çok mümkün değil. Şimdi bu ikisinden, birinden birine geçme çabaları da çok fazla zorluyor. Bütün örgütlerin içini zorluyor, arasındaki ilişkileri zorluyor. Çok başlıklarla bir şeyler söyleyebilirim ama hoşnut olduğum bir toplantıda daha da fazla devam etmeyeyim ama bu emperyal vizyon konusunun altını çizmek istiyorum: Her kartal tavşan avlarmış. Her kartal tavşan avlar ve tepeden tavşanı gördüğü zaman tükürük bezi var mı, ağzı sulanır mı bilmiyorum ama mutlaka bir niyet edermiş. Fakat her kartal kilosuna göre tavşan avlarmış. Ben bunu bir belgeselde izledim: Kartal geldi, 5 kiloluk tavşanı kaldıramadı gitti. Dolayısıyla her ülkede kendi kilosuna göre niyetlenir. Gider, Ortadoğu’da döner şöyle bir, Suriye’ye şöyle bir sulanır ama o 5 kiloluktur, kaldıramaz. Dolayısıyla AKP de aslında en kolay dalga geçilecek, en kolay vurulacak ve en kolay zaaflarının çıkacağı politika dış politikasıdır. (…)

İlk başlarda bu sıfır sorun politikası, AKP açısından çok farklı kesimler arasında diyalog kurmak ve onları bir araya getirmek misyonunun bir sonucundaydı, şimdi bu darmadağın oldu, bu bozuldu. Aslında belki tavşanı gördü, ağzı sulandı ama bu tarafı [açıklığa kavuşturmak] lazım: İstikrara kavuşmuş bir bölgede tabii ki Türkiye ekonomisi çok güçlü bir ekonomidir ve çok büyük avantajlara sahiptir ama bunun dışında problemlerin yoğun olduğu bir bölgede Türkiye’nin silah ve siyasi gücü, bu problemleri çözebilecek bir baskı yaratmaya, baskı oluşturmaya, bunu dayatmaya müsait bir konum değildir. Bu bakımdan dış politikası bir hayal içindedir. Suudi Arabistan ve Katar’la endekslenmiş bir Türkiye dış politikası, ne Mısır’a bir şey vaat eder, ne Tunus’a bir şey vaat eder, ne de başka bir yere vaat edebilir. Ben kendi açımdan teşekkür ediyorum, toplumsol açısından manşeti herhalde bulmuşuzdur diye düşünüyorum.

Katkı: Ben küçük bir şey ekleyeceğim, aslında bugünkü konunun başlığı ile direkt bağlantılı. Küçük bir şey olarak eklensin. Aykut (Kılıç) bir parça değinir gibi oldu: Yeni rejim nitelemesi kavramsal olarak bana siyasal içerikten yoksun ya da çok perdeleyici bir söylem gibi geliyor. Kastedilmek istenenleri anlıyorum, orada bir şey yok ama siyasal bir kavramlaştırmaya ihtiyaç olduğu kanaatindeyim. Bu nasıl giderilir konusu bir soru işareti ama abartarak söylüyorum belki “yeni rejim” örtük, olumlu bir reklam da içeriyor: Klasik reklamcı taktiği “Omo, yeni Omo” gibi aslında olumlayan bir niteleme içeriyor, yani siyasal içerikten yoksun bir kalıp kullanıyoruz aslında. Yeni rejim yerine bizim kendi ideolojik ve nitelememizi yansıtan bir kavrama ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim.

Abdurrahman Atalay: Şöyle bir farklılığı var mı yoksa aynı mı düşünüyorsunuz? Yeni bir şey var ama bunu doğru ifade etmek lazım mı diyorsun yoksa…

Katkı: Bunun siyaseten ve ideolojik olarak kavramlaştırmasının doğru olmadığını düşünüyorum.

Alper Taş: “AKP burjuva iktidarı” diyorsun, doğru ama daha öncekiler de burjuva iktidarıydı. Rejimi tarif ederken kastettiğimiz üretim ilişkileri falan değil, elbette ki burjuva iktidarı. Sonuçta CHP de 1950’lere kadar burjuva iktidarı idi. Başka bir şeyin iktidarı değildi. Sen başka bir kavram bulalım diyorsun.

Hüseyin: Ben kendi açımdan siyasal bir kavrama ihtiyaç var, bunun da kuşkusuz bütün söylenenleri anlıyorum ama belki daha sıkı bir analize ya da daha farklı bir yaklaşımla bu kavramlaştırmayı üretmek lazım. Benim açımdan “yeni rejim” denildiğinde kastedileni bir parça anlıyorum ama siyaseten altı dolu, açıklayıcı bir niteleme değil. Aslında niteleme, yeni rejim, yeni ortaya çıktığı iddia edilen siyasal koşulları ifade eden bir kavramlaştırma değil, siyasal bir kavramlaştırma gibi gelmiyor bana. O yüzden ifade, ideolojik olarak iletmek istenilen mesajı iletmek bakımından yetersiz bir kavram. Esas kastım o; derdimizi anlatabilecek ve daha iyi anlamamızı ve anlaşılmasını sağlayabilecek bir niteleme değil. Benim yalnızca altını çizmek istediğim şey bu. Küçük gibi görünüyor ama aslında o kadar da küçük bir şey değilmiş gibi de geliyor bana.

Katkı [1]: (…) yeni rejim derken kastettiğim üretim ilişkileri çerçevesinden kapitalist olan olmayan falan gibi bir tasnif yapmadım, politik sonuçları itibariyle söyledim. Şimdi siyaset eğer toplumu bölme meselesiyse, AKP toplumu şöyle bölüyor: Vesayet-antivesayet. Bu anti-vesayetçi bir popülizm, sağ bir popülizm. Bu popülizm neyi iddia ediyor? Sivilleşme, demokratikleşme falan. Bu tartışmalara girmeden basitçe sivilleşme, üniforma ile hesaplaşma meselesi değil ya da bir vesayet meselesi değil. Sadece ordu ile hesaplaşma meselesine indirgenemez. ‘Yeni’ dediğimiz zaman, AKP rejimin niteliğine dair bir şey söylememiz gerekiyor, yani buna dair de Marksizmin içinde, sosyalist hareketin içinde önemli bir tartışma, Can [Atalay] sordu sanırım, mesela AKP faşist mi? AKP faşist ise bunun siyasi sonuçları farklı olur. AKP faşist ise faşizme karşı en büyük burjuva partisi ile ittifak yaparsınız, bu mu? Faşizme karşı duracak en büyük siyasi parti CHP, zaten siz bunu siyasi programınıza koyarsınız ona göre de politik, pratik bir hat izlersiniz, yani ‘yeni rejim’in böyle çağrışımları var ve pratik olarak siyaset yaparken de alanda bunlarla zaman zaman karşılaşıyoruz. Şimdi bir metafor olarak faşizmi kullanmak var; “Faşizme karşı omuz omuza” sloganımızı onlarca yıldır atarız ama AKP faşisttir diye siyaset yapmanın farklı sonuçları var, yani ‘yeni rejim’le tam olarak kastedilen ne? Zaten AKP şunu iddia ediyor: “Evet, ben vesayetçi geçmişle hesaplaştım” diyor. Topluma, solun da altını tam da bu mesele altından; ideolojik olarak tam da buradan yıpratıyor, boşaltıyor. Yeni rejim kelimesinin kullanılmasıyla kastedilen, tabii ki dünyada bütün devletler kapitalist, iktidarlar da kapitalist.

Katkı [2]: Bir de bu “yeni rejim” nitelemesini kendileri kullanıyorlar.

Katkı: Söz bana geçmişken Alper’in seçimle ilgili söylediği karamsarlığa son derece katılıyorum. Anayasa değişikliği mi olur, paketi mi olur. Bu ülkede bu anayasa meselesi de çok yutulduğu için, yani zoka gibi insanların önüne sunuldu ikide bir. Belki de anayasa değişikliği olmaz, anayasa paketi olur; anayasa “A”dan “Z”ye değişmez.

Abdurrahman Atalay: Özür dilerim, dün Tayyip Erdoğan şöyle söyledi, “Bir mutabakata dayanan bir sistemi deneyeceğiz, uzunca bir süre devam edeceğiz ama sonuç almazsak gereğini yapacağız”, gündem tamamlayacak ortak komisyon, sonra yerel seçimler, “tamam, arkadaş olmuyor” deyip. ‘Paket olma ihtimali az’ bakımından söylüyorum.

Katkı: Tamam olabilir, o kısmına girmeyeceğim, zaten ittifaklar çok belli olmuş durumda. Belli ki MHP anayasa meselesinde bunların önünü açacak, AKP de Kürt sorunu üzerinde mümkün mertebe CHP’nin tabanını MHP’nin yağmalamasına izin verecek. Tabii bu hassas bir denge ama yerel seçimlere büyük ölçüde Kürt meselesi ve şovenizmin gölgesinde gireceğiz; [özellikle] büyükşehirlerde ittifak meselesi konuşulurken. Bir de cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce olacağı için daha siyasi bir havada geçecek, daha siyaset provası olarak geçecek. Dolayısıyla solun belki de HDK ile Kürt hareketi ile bu yerel seçimlerde daha birlikçi bir tutum izleyip, en azından yüzde 10, 12, 15 oylar almaya çalışması, daha barış ve halkların kardeşliği temalı bir siyasi hattı önüne koyması, bunun daha şey tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Ben bu ortamın değişmeyeceğini düşünüyorum, daha da şovenist bir şeye dönebileceğini düşünüyorum.

Mustafa Atalay: İlave edilmesi gerektiğini düşündüğüm şeyler: Öncelikle iki dünyaya, olan bitenlere soldan bakış açısından önem verdiğim anlarla yaklaştım, önemli gördüğüm şeylerin altını çizdim. Bunların bizim aramızda konuşuluyor olması ve çok daha değişik çevrelerle konuşulamıyor olması bizim handikabımız. Biz bunları daha geniş çevrelerle konuşamadığımız sürece, gerçekten de [Abdurrahman Atalay’ın] sözünü ettiği çapımızı bilerek iş yapma [sınırlarında] devamlı dönüp dolaşmak durumunda kalıyoruz ama bir de bu çapı aşma olanakları neler, var mı? Bunları yoklamamız gerektiğini düşünüyorum.

Seçimlere giderken hiçbir iktidar savaş koşullarında seçimlere gitmeyi tercih etmez. Kendisi eli rahat olduğu bir ortamda seçimlere gitmek ister. AKP’nin de son salvo atışları, yani Güneydoğu[da] Suriye’de vs, bölgede kendisine daha [yoğun] propaganda yapabileceği bir ortamı sağlama zorunluluğu var, (…) yani bunu sadece Türkiye açısından değil, o dört parçaya da AKP’nin belli bir nefes aldırması gerekiyor ki kendisi orada ileriki aşamada İslamlaştırma ile Kürt sorununu çözme yolunda adımlar atabilsin yoksa şunun iddiasını yapıyor, diyor ki “Biz orada teröre karşı en güçlü biçimde duran, konum alabilen tek partiyiz”. Demek ki burada konum almayı çok önemsiyor. Seçimler açısından o zaman bu çok daha önemli. Bugün kendi kongrelerinde sözünü ettiği şeyleri bunun işaretleri olarak görüyorum, yani bir manevra yapma ihtiyacı var. Bir yılda bir yığın fire var yerel seçimler için ve yerel seçimler gerçekten kendi konumunu güçlendirmek açısından son derece önemli. İstanbul’u kaybetse bile, İstanbul’u kaybetme pahasına Kürdistan’daki seçimleri kaybetmeyi göze alabilecek bir AKP’den söz edemeyiz. Bunu doğru görmek gerektiğini düşünüyorum.

Öte taraftan yerel seçimlerde bizim elimiz kolumuz niye bağlıymış gibi duruyoruz? Çünkü halk güçlerinin ne durumda olduğunu doğru değerlendirdiğimizi düşünmüyorum. Aynı sol bakışı ekolojik anlamdaki bir bakışla birleştirerek yaptığımızda, bölgede büyük olanakların elimizde olduğunu görmemiz gerekiyor. Nedir bu? Her şeye rağmen Dünya Bankası ile haşır neşir olan, bankalarla haşır neşir olan, valilerin hepsine genelgelerle “Göz açtırmayacaksınız” diye [talimat verilen], üzerlerine gaz [sıkılan], jop[lanan], yani 75 yaşındaki kadınların sürüklenmesi, sürekli karakollara götürülmesi; Karadeniz’de yaşanan şeyler, Kürt bölgelerindeki savaştan çok farklı koşullar mı? Hiç de küçümsenecek şeyler değil. (…)

Yani yerel seçimlerde bizim için çok daha zengin olanaklar var. Politik baskıların yoğunluğundan dolayı, basıncından dolayı rahat değiliz, o yüzden yöneldiğimiz şey başka ama yanımızda yöremizde eylemlilik düzeylerine baktığımızda buralarda çok büyük olanaklar var. Bu hareketlerden ortaya çıkan olanakları doğrudan dönüştürme, hem bu kitlelerin dönüştürmesine hem de solun o işleri birlikte yapabileceğine ilişkin olanakları gözden geçirmemizde hem de her mücadelenin olduğu bölgede, yerlerde ortak hedefler koymamız ve onların üzerinden yerel seçimlerde bir çalışma yürütmemiz gerektiğini düşünüyorum yoksa o sözünü ettiğiniz bir tane [ortak aday] çıkarabilsek ya da Beyoğlu Belediye Başkanlığı’nı alabilsek ama Kastamonu’da ya da –atıyorum- en fazla şirketlerin kovulduğu bir bölgede filan orada örnek bir yerel belediye oluşturabilsek ve o sözünü ettiğiniz HDK da dahil olmak üzere, CHP de dahil olmak üzere, TKP de dahil olmak üzere bu güçler de oradaki hedefte birleşebilse. Bunları mücadele içinde düşünmezsek, bir türlü projeler olarak nasıl hareket yaratabiliriz, genel ortak hareketler ortaya koyabiliriz, tabii bizi zorluyor.

Katkı: Ben aslında uzun uzadıya bir şey söylemek istemiyorum. Biz bu konuşmada da onu görmüş olduk ki fazla gündemciyiz, gündemlerin arasında sıkışıyoruz ve bunlara cevap bularak bunların içinde kendi örgütselliğimizde pozisyon yakalamaya çalışıyoruz. Bunları tümüyle yok sayan, kurucu iradeyi tam anlamıyla karşısına alarak dönüştürmeye çalışan değil, yıkmaya çalışan bir anlayışı pek fazla ödüllendirmiyoruz. Mesela Hüseyin’in söylediği önemli: Yeni rejim aslında bizim kavram stoklarımıza da bağlı bir şey. Yeni rejim dediğin zaman adamı biraz da parlatıyorsun, anladığım odur, doğru mu, Hüseyin?

Hüseyin:Bir yönüyle öyle, tabii.

Katkı: Alper’in konuşmalarında vardı aslında, yani biz ideolojik olarak, politik olarak, örgütsel olarak kendimizi bu sistem dışında tarihsel olarak inşa etmemiz. Güncele sırtını dönmeyen ama nasıl dönmeyen? Devrimcilik ve politikacılığı yan yana düşündüğüm zaman bocalıyorum. Kopuş gibi kolay laflar etmek istemiyorum, herkesin bildiği şeyleri söylemek istemiyorum ama mesela birçok konuda gündemlerin arasına çok sıkışıyoruz. Burada da biraz onu hissettim, bunun altını çizmeye çalıştım.

Özgür Karaduman: Herkese çok teşekkür ederiz. Solun içinde bulunduğu durumu aşabilme imkanlarını tartıştık. Kuşkusuz burada bir toparlama yapacak değiliz. Aksine tartışmanın bir ucunu açık bırakmayı ve solda halen var olan bir “tartışma kanalına” katkıda bulunmayı daha önemli görüyoruz.

Ancak diğer taraftan burada yaptığımız tartışmalardan ikili bir “ara toplam” almak mümkün görünüyor:

1-Alper’in ifade ettiği, organik bir “birleşik mücadele zemini” önerisi solun ayrı kulvarlarda ama aynı yöne giden kuvvetlerini birleşik bir hatta doğru yöneltebilecek imkanları içinde barındırdığı için önemli. Bu önerinin belki bugünden yarına hemen gerçekleşme imkanı bir hayli sınırlı. Ancak sosyalistlerin yüzlerini birbirlerine döndükleri, aralarındaki dayanışma eğilimlerini güçlendirdikleri ve aynı zamanda Kürt hareketi ile bakışımlı olma halini sürdürdükleri böylesi bir çizgi, gelecek süreçler açısından kıymetli bir birikim imkanı sunuyor.

2- Bölgede ve Türkiye’de uzun bir süredir yaşanan gelişmelerin çok yönlü olarak anlaşılabilmesi, solun gündemine rejim, devlet, sınıflar, sınıflar mücadelesi ve benzeri konulara ilişkin ortak tartışmaları da yeniden almaları ile mümkün görünüyor. Özellikle ideolojik ve teorik konular yeniden özel bir önem verilmeyi bekliyor.

Biz toplumsol olarak önümüzdeki dönemde bu tartışmaları genişliğine ve derinliğine devam ettirmeye çalışacağız. Hepinize geldiğiniz için teşekkür ederiz. Keyifli ve hoş bir tartışma yaşattığınız için de herkese çok teşekkür ederiz.

Tabii Alper Taş’a da bizi kırmayıp zamanını ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.

 

toplumsol’un notu:

Toplantıya soru ve yorumlarıyla zenginlik kazandıran kimi katkılar ses düzenindeki problem nedeniyle yazıya aktarılamamıştır. Bazı konuşmacıların isimlerini tespit etmemiz de mümkün olmadı. Söz konusu aksaklıktan ötürü özür dileriz.

Köşeli parantez içinde belirtilen küçük eklemeler, metnin akıcılığını sağlamak üzere tarafımızdan yapılmıştır.