Savaş travması geçiren toplumlar üzerindeki araştırmalar – Ulus Irkad

0
194

Sayın Vamık Volkan’la ilk kez 1996 yılında DAÜ’nün sempozyumları sırasında tanışmıştım. Sosyal Psikoloji alanı dahil dünya psikanaliz araştırmalarına ve grup ilişkileriyle  psikolojik travmalarına oldukça büyük katkılar yapmıştır. Bu konuda birçok kitabı ve makaleleri yanında, halen okuduğum kitapları da vardır. Bu kitaplardan bilhassa biz kıbrıslılar açısından faydalandığım görüşleri yanında muhakkak katılmadığım ve bana göre statik noktalara giden, bana tutucu gelen görüşleri de vardır ama bu sonuçlara bile kendisi birçok deneylerin ve gözlemlerin sonucunda gitmiştir, diye düşünmekteyim.  Ama bu sonuçların daha olumluya döndürülerek toplumları birleştirici bir noktada kullanılamazlar mı diye de düşünmek isterim. Nitekim  Güney Afrika örneği bunun yanında nadir de olsa bir AB Olayı gibi örneklerde toplumlar geçmişi  gözönüne almadan bazı birlikteliklere gitmişlerdir diye düşünüyorum. Genelde Sayın Vamık Volkan’ın faydalandığı eski Doğu Bloku ülkeleri ve Kıbrıs olaylarında da doğrular vardır muhakkak ama çatışmalarda ulus-devlet politikalarıyla, kapitalist ilişkileri gözönüne almaması dikkatimi çekmiştir. Bu arada kendileri Kıbrıs’taki sol muhaliflerin travmalarına niye yer vermemişlerdir diye de çok düşünmüşümdür. Kıbrıs’ta 1950’li yıllarda solculara karşı işlenen kırımdan “Kıbrıs: Savaş ve uyum” adlı kitabında yer vermemiştir.  Kendi yorumlama ve eleştirilerimi kendime saklayarak bu konularda Marksist bir görüşü de buraya koyarak bu değerlendirmelere başlamak istiyorum. Özellikle belirteyim şu anda doğruluğu kanıtlanmış görüşlerdir bunlar (Vamık Volkan’ın genel görüşleri) ve Kıbrıs’la dünyadaki çatışmalarda da mevcutturlar. Vamık Volkan’a bu araştırmaların sonuçlarında da saygı duymaktayım.Ama bunların bazılarının kalıcılığına inanmıyorum.Görüşlerimi destekleyici bazda olması düşüncesiyle,özellikle  makaleye başlamadan önce İdeolog Demir Küçükaydın’ın birkaç görüşünü de ekleyerek makaleme başlamak istiyorum. Bu alıntılar onun “Ekim Devrimi Sosyalist Bir Devrim miydi?” adlı makalesinden alınmıştır:

“İnsan, birey anlamında, yani tam da Marks’ın kullandığı anlamda, burjuva uygarlığının, burjuva hukukunun, burjuva ideolojisinin bir kavramıdır. Birey anlamında; burjuva ideolojisinin ve uygarlığının insanını, sosyolojik bir kategori ve kavram olarak; hem de sosyolojinin en temel kavramlarından birini (Üretim İlişkileri veya Toplum kavramını) açıklarken kullanmak, burjuva ideolojisine bilim maskesi takmaktan başka bir anlama gelmez ve burjuva ideolojisi ve uygarlığının egemenliğinin ifadesi ve aracı olur”.

“Halbuki Marksizm’in tam da aştığı ve reddettiği budur. Toplum insanlardan oluşmaz, insanları toplum yaratır. Ve o insanlar, birey anlamında İnsan değildirler; biyolojik bir tür olarak insandırlar. Onlar tarihin çok özel bir döneminde, modern kapitalist ilişkilerin geçerli olduğu bir toplumda, birey anlamında İnsan olurlar veya öyle görünürler ve kendilerini öyle kavrarlar.. Dolayısıyla sadece tarih ve toplum üstü bir “İnsan özü” değil, insan da yoktur. Birey olarak insan ve insan tasavvuru bile, tarihin ve toplumun belli bir döneminde ortaya çıkar ve belli bir üretim ilişkisinin zihinde yansımasıdır; aynı zamanda onun hukuki bir ifadesidir. Yani insan kavramı sosyolojik analizin ve açıklamanın dayanacağı bir kavram değildir ve olamaz. Bizzat bu insan kavramının kendisi; sosyolojik analizin konusudur. İnsan, bir açıklama ve analiz aracı değildir ve olamaz; aksine açıklama ve analizin bir konusudur”.

Sayın Vamık Volkan “milliyetçi” demedi, onun yerine gruplar tanımı koydu, “biz” şurunun dışlayıcılığı üzerinde durdu ama ben bunu kullanarak onun görüşleriyle genel  bir harmanlama yaparak yazıma devam etmek istiyorum. Ben, Sayın Volkan’ın toplu yazılarına ve görüşlerine daha sonra eğilecek ve bir eleştiri yapacağım. Kitaplarında “biz” diyen grupları niteleyen Volkan’ın yerine ben “Milliyetçi” diyorum.Milliyetçi (Gerçi sol grupların fraksiyon tartışmalarında bunun hakim olduğunu da anımsayalım, demek ki onlarda da “biz” dışlayıcılığı olabiliyor) kafa yapısı aslında sorunlara başka geniş açıdan bakışımızı engellemektedir. Olaylara milliyetçi açıdan bakarsak karşı taraftaki toplumu ötekileştirir ve kendi yanlışlarımızı da görmeyiz. Aslında bu sadece Kıbrıs’ta değil dünyanın her tarafında öyledir. Yani şu anda Rusya’da egemen olan milliyetçilik de karşı tarafı veya ötekileştirdiklerini sadece homojen görür ve toplumların içindeki farklılıkları görmezlikten gelir.Bu arada milliyetçilik kimliği ile pek tabi ki soykırımlar ve cinayetler de yapılabilir.Milliyetçilik duygusuyla “biz” duygularını geliştiren bir topluluk daha sonra dışta kalanları aşağılamaya başlar. Bu tip bir topluluk pek tabi ki teröre ve katliama da başvurabiliyor. Eğer travma veya çatışma yaşayan bir ülkede toplumlar iyi yönetilmez ve devamlı kinle doldurulursa travmatik olaylar geçtikten sonra, travmatize olmuş bireyler genellikle geriye dönüşlerde, düşlerde ya da bugünkü yaşam olaylarını algılama tarzlarında bu olayları anımsarlar. Ya da, simgesel eylemlerle travmatik olayı tekrarlarlar. Günün birinde kendilerini ezen uyaranlara hakim olacakları ve özümseyecekleri arzusuyla takrar tekrar aynı olayı yeniden yaşarlar. Ancak bazen veya genellikle bu arzularına kavuşamazlar.Bazı insanlar travmaları yaratıcılıklarıyla ortadan kaldırırlar bazıları ise hep onlarla yaşarlar, bazıları ise unuturlar.

İnsanlar bir düşman saldırısına uğrayıp mağdur olduklarında, utanç ve aşağılanma yaşarlar. Bu tür travmalar aynı zamanda büyük duygusal ve somut kayıpların bileşimi eşlik eder. Bazen bu insanlar yalnızca güven ve onur duygularını yitirirler, bazen de bu  tür duygusal kayıplara dost ve akrabaların, evin, köpeğin ve hatta bahçenin kaybı gibi somut kayıplar eşlik eder. Ortak travma durumunda bireysel, ailesel ve bölgesel düzeylerde düşman tarafından incitilmiş olmaya karşı tepkiler bütün geniş gruba yayılır. Ortak travma bir sığınmacı sorunu yaratıyorsa, doğrudan etkilenmiş olmayanlar kendi taraflarından sığınmacılarla eşduyum kurarlar. Kendi ortamlarını terk etmeye zorlanmış sığınmacılar, yitirdiklerinin yasını tutamayacak kadar çaresiz ve aynı zamanda kızgındırlar, travma, tipik yas sürecini karmaşıklaştırmıştır. Bu arada psikolojik açıdan önemli bir insanın veya nesnenin kaybı elem ve yas süreci başlatır. Karmaşıklaşmadığı sürece, ciddi bir kaybın açtığı psikolojik yaranın geçirdiği evreleri önemlidir. Elem ve yas aslında birbirinden farklı değildir. Yas öfke uyandırır, bu yas tutan kişinin yitirilmiş olanın geri dönmeyeceğini kabul etmeye başladığının “sağlıklı” bir göstergesidir.Genellikle yas tutan kişi yitirdiği insan veya şeye yönelik bu öfkenin farkında değildir; onun öfkesi başka birine veya şeye yönelmiştir. Mesela ne zaman yeni bir mini savaş kendilerini yeniden travmatize edip kayıplarını yeniden yaşamalarına neden olsa o zaman o lkişiye karşı tepki gösterirler.

Savaş travması geçirmiş birinde, yas tutma süreci sırasında komplikasyonlar ortaya çıkabilir. Komplikasyonların en sık nedenlerinden biri, travmaya gösterilen tepkilerle yas sürecinin bulandırılmasıdır. Bir kayıp çaresizlikle, edilgin olduğu için etkisiz kalan hiddetle, utanç ve aşağılanma duygularıyla ilişkilendirildiğinde, yas sürecine başka psikolojik ödevler eşlik eder. Örneğin çaresizliği etkinliğe çevirmek, edilgin hiddeti girişkenliğe dönüştürmek, utanç ve aşağılanmayı tersine çevirmek ve hatta, koşullar kişinin bu ödevleri yapmasına izin vermiyorsa, mağdur rolünü yüceleştirmek gibi. Çok ani, beklenmedik olduğunda veya cinayet veya intihar gibi vahşi biçimde gerçekleştiğinde, kaybın kendisi de travmatik olabilir. Ama kaybın kendisinin ötesinde, çaresizlik duygularının eşlik ettiği gerçek travmayla anlamlı bir kaybın birleşimi, yas tutma sürecini ciddi biçimde karmaşıklaştırır.

Psikanalitik anlamda yas tutulmadığında, ötekiler tarafından travmaya uğratılmış gruplarda “özür dileme” ve “bağışlama” söz konusu olmaz. Sayın Volkan “Uluslararası diplomaside bu tipik olarak büyük bir önem taşımaz, çünkü uluslar ve liderleri nadiren geçmiş savaşlarda düşman saydıklarından resmen özür dilerler” diye vurgulamalar yapmaktadır(Volkan,V.(2007),Kimlik adına Öldürmek,sf.198,Everest,İstanbul). Aslında keşke kendileri bu görüş üzerinde daha da sonuçlar üretse ve bunun barışa yapacağı katkıyı bir düşünse diye de düşünmedim değil.Fakat Volkan, bu görüşünü aynı kitabının 212. ve 213. Sayfalarında şu şekilde açmaktadır: “…bir grubun ölmüş bireylerine saygı ifade eden ve travmalarını anımsatan bazı anıtlara nasıl tepki verdiğine odaklanmaktaki amacım, çatışan gruplar arasındaki karmaşık psikolojiye ışık tutmaktı. Bu etmenler politik stratejileri etkileyebilir. Demek ki, uluslararası ilişkilerde odak tek başına (görünürde büyüsel) özür dileme eylemi, bağışlama veya düşmanın sıcak yerini ziyaret etme eylemi olmamalıdır. Daha çok mağdurlaştırılmış grubun yas tutmasına izin verecek stratejiler geliştirmek, intikam duygularının yatıştırılması için belli süreçlerde değişiklikler yapmak, yan yana barışçıl ve varoluş duygusunu pekiştirmek ve mağdurla mağdurlaştıranın yeni türden bir ilişkiye girmesini geçerli kılacak politik bir atmosfer yaratmak üzerine odaklanmalıdır”

Sayın Vamık Volkan’dan harmanladığım yukarıdaki görüşlerin birçoğu 1963-64 ve 1974 yıllarında Kıbrıslıtürkler ve Kıbrıslırumlar tarafından yaşanmıştır. Bunların doğruluğu isbatlanmıştır. Bundan sonra önemli olan daha barışçı ve ihtilafı sonuçlandıracak öneriler ve çözüm yolları getirmektir diye düşünmekteyim. Sayın Volkan’dan faydalanıp yukarıda yazdığım bilgiler Kıbrıs’ta yaşayan her iki toplum için de geçerli ve isbatlanmış bilgilerdir. Bu konudaki yazılarıma devam edeceğim.