Devletperest bir habis ur

0
158

Söyleşi: İrfan Aktan/Express Temmuz-Eylül 2012

Kürkçü Türkiye’nin ve Kürt Hareketinin ahvalini,Halkların Demokratik Kongresi’nin yıl sonu karnesini Express’e değerlendirdi.

Türkiye’de savaş ortamı derinleşirken, bir yılını doldurmak üzere olan Halkların Demokratik Kongresi’nin (HDK) hedeflediği Türkiye solu ve Kürt hareketi ittifakını gerçekleştiremediği görülüyor. Hedeflediğiniz noktanın neresindesiniz?

Ertuğrul Kürkçü: Bu belirlemeye katılmıyorum. HDK, Kürt özgürlük hareketi onu izleyen demokratik ve toplumsal örgütlerle ve Türkiye sosyalist hareketinin, özellikle Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nda yer alan kesimlerin yanı sıra çeşitli inanç gruplarını, hak mücadelesi yürüten farklı kategorilerden toplulukları hem hukuken hem de siyaseten birleştirmiş durumda. Ancak tempo, beklendiği kadar güçlü değil. Özellikle Türkiye’nin batısında bu temponun düşük olduğu açık. Bunu gözden kaçırmamamız lazım. 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle yapılan gösteriler bir ölçü olarak alınacaksa -bu etkinliklerin hepsinin HDK’nin inisiyatifiyle gerçekleştiğini belirteyim- bu etkinliklerinde bir araya gelenler, Kürt özgürlük mücadelesiyle sosyalist hareketin en geniş kesimleriydi. Böyle olduğuna bakılacak olursa, HDK’nin arzulanan noktaya gelmediği iddiası, bana bu gerçeklikten kopuk görünüyor. HDK’nin sanıldığı veya umulduğu kadar etkin olamaması ya da görünmemesi, genel olarak sosyal mücadele trendinin savaşın da etkisiyle baş aşağı gitmesiyle de de ilgili. Ancak bu bağlamda HDK, derlenebilecek kuvvetlerinin çoğunu derliyor ve bunları birbiriyle ilişkilendirmeye çalışıyor. O nedenle ben HDK’den doğan bir sorundan değil, genel olarak bileşenlerin tümünü etkileyen bir toplumsal durumdan yola çıkarak bu değerlendirmeleri yaparsak daha sağlıklı sonuçlara ulaşabileceğimizi söyleyebilirim. Gene de bu HDK’nin kendi öngördüğü gelişme planını hedeflerine tam olarak ulaştığı anlamına gelmiyor…

Bir taraftan savaş halinin HDK ve bileşenlerinin gelişimini engellediği, öbür taraftan da tam da böyle bir ortamda HDK ve bileşenlerinin gelişim gösterip yeni bir yol önermesinin elzem olduğu bir paradoksla mı karşı karşıyayız? Barış yanlılarının ihtiyaç duyduğu güçlü ses, savaş ortamında gelişim gösteremiyorsa, arzulanan yere nasıl varılacak?

Hayatta her zaman umduğumuzu değil, siyasî durumun bize sunduğunu buluyoruz. O nedenle bu paradoks gibi görünen durumun üstesinden gelmek de, aslında barış ile çözüm arasında bir bağıntı kurmakla mümkün. Kuru kuruya barış olmuyor. Barış olacaksa eğer, bir çözüm dinamiği oluşacak. Çözüm basıncı oluştuğu anda, çatışan taraflar birbirinden uzaklaşmaya ve bir barış aralığı oluşmaya başlayacak. HDK müstakbel “tek parti” gibi bütün aşamaları ve bunların tüm unsurlarını kapsayacak biricik oyuncu değil. Barış Meclisi mesela, apayrı bir oluşum olarak var. Barışın peşinden koşan başka özneler de var. Bunların da bir basınç uygulamaları lazım. Ama hepsinden önemlisi, bir siyasî çözümün mümkün olduğu fikrinde birleşmek ve bir çözüm önerisi ortaya koymak lazım. Bence eksik olan ya da etrafında birleşilmemiş olan bu. Şu ana kadar Kürt özgürlük mücadelesinin ortaya koyduğu barış perspektifine, kimse “böyle olmaz” demedi ama bunun etrafında daha geniş kesimleri kavrayan güçlü bir iradenin ortaya konmadığı da aşikâr. Tabii ki bundan yakınamayız. Öyle olsalardı, diyemeyiz. O zaman HDK’nin önündeki en önemli görevlerden biri, çözüm-barış diyalektiğini toplumsal, siyasal, vicdanî, ekolojik, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerine karşı mücadele yürüten kesimlerin önüne koyabilmek. HDK’nin belki bu açıdan daha yaratıcı olması beklenebilir ama bir elin nesi var?

İkinci nerede? Yani henüz HDK bünyesine gelmemiş olan sol-sosyalist parti, grup veya hareketlerle de ilişki geliştirilmeye çalışıyor mu?

Biz kapıyı daima açık tutuyoruz; herkes buraya gelebilir, burayı yeniden karmaya katkıda bulunabilir. Bence bunun önünde bir engel yok. Fakat barış çok daha geniş bir insan topluluğunun faaliyetini gerektirir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de iki önemli kuvvetin atıl durduğunu ya da kendilerini devrelere dâhil edebilmek bakımından uygun araçlar ve dille donanmadığını görüyoruz. Bunlardan biri CHP’dir. CHP ve onun etrafında toplanan kitlelerin bir barış aralığı yaratmak bakımından sağlam bir görüşe, programa, ilerleme çizgisine sahip olmaması ciddi bir problem. CHP hâlâ “barış” ve “terör” kavramlarını bir arada kullanarak siyaset yapmaya çalışıyor. İkinci güç olarak, AKP hegemonyası dışında duran mütedeyyin kesimler, İslami çevreler ve bu cenahtaki hak arayışçıları. Onların da bu konuda bir açılım için yeterince iradeyi ortaya koymadıklarını söyleyebiliriz. Ancak bunları özendirmek, bunları devreye sokmak elbette HDK’nin görevleri arasındar. Bu açıdan belki HDK’nin kendisini örme faaliyetinin bu kesimlere yönelik bir açılım hattı örmenin önüne geçmiş olduğunu söyleyebiliriz. Ekim veya Kasım’da kongremiz gerçekleşecek. Bütün bir yılın muhasebesini yaptığımızda, ne kadar yol kat ettiğimizi göreceğiz. Ben, yapılan işlerin azımsanmayacağını düşünüyorum ama elde edilmek istenen sonuç o kadar büyük ki, HDK’nin şimdiki gelişmesi bunu elde etmek için henüz yeterli değil. Yeterli olduğunu söylemek de saflık olur doğrusu.

CHP’nin biraz utangaç da olsa dâhil olduğu MHP ve AKP’nin başını çektiği yeni bir tavır var. O da BDP’li bazı milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması… BDP’ye karşı yeşeren bu yeni ortaklığı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu süreçte CHP’nin bütün önemi, ona oy vermiş olan Alevi kitlelerin yönünü nereye çevireceğiyle ilgilidir. CHP Kürt düşmanlığına, BDP düşmanlığına devam ettiği, bu çizgi CHP’de üstün geldiği takdirde, Alevi kitlelerinin de CHP’yi terk etmesi kaçınılmazdır. Ben öyle görüyorum ki hak mücadelesi ve karşı karşıya kaldıkları hak ihlallerine duydukları tepki bakımından Alevi kitlelerinin Kürt kitlelerinden geri kalır hiçbir yanı yok. Onlar da düzen aşan bir politik yönelim talep ediyorlar. CHP merkezi ise “terör”le korkutulduğu zaman çok hızlı bir biçimde güvenlikçi kesimlerin arkasına geçiyor. Bu da kaçınılmaz olarak Alevilerin hak arayışlarını bir adım daha geri atıyor. O nedenle ben bu uğursuz ittifaka CHP’nin girmeyebileceğini hâlâ ümit etmek isterim. Öte yandan BDP’yi meclis dışına çıkarma planı, meclise ev yapımı bir Kürt temsilciliği sokma hevesiyle at başı ilerliyor. Fakat bu da tıpkı Kürt mücadelesinin şiddetle bastırılacağını sanmak kadar beyhude. Bunların hiçbiri yol değil. Yol, Türkiye’de Kürt mücadelesini temsil eden BDP’yi ve onun ittifakıyla bir çözüm arayışı içine samimiyetle girmektir. O nedenle bu güvenlik ittifakı içine CHP’nin dâhil olmayacağını umalım. Adnan Keskin’in ağzından ifade edilen “dokunulmazlıkların kaldırılması için işbirliğine hazırız” görüşünün uğursuzluğunun, bu görüşün aslında DEP’e Tansu Çiller’in meclisten darbesine karşı Erdal İnönü’nün ortaya koyduğu tavrın katbekat gerisinde olduğunu CHP’lilerin görebileceklerini ummak isterim. Fakat ben esasen şunu görmemiz gerektiği kanaatindeyim: Türkiye’nin yönetici eliti tam bir ufuk darlığı, körlük ve devletperestlikle, ülkenin barışa giden yolunun önünü tıkayan kocaman bir habis kütle, bir ur oluşturuyor. Bu açıdan baktığımızda asıl vahim olan dokunulmazlıklarımızın kaldırılması değil, meclisin kendi kendisini gündemden düşürmesidir. Böyle bir kararı verecek olan meclis, savaşın son bulması için bir yol açmış olmayacak; büyük Kürt kitlelerinin parlamentoya da sırtlarını dönmelerine sebep olacak ve temsilcilerine tahammül edemeyenlerle herhangi bir barış arayışı içerisinde olmalarını önleyecektir. Bu şekilde seçime gidildiğinde bizden boşalan iskemlelerin hepsi AKP’nin Kürtleriyle doldurulsa bile, bu olsa olsa korucularla yapılmış bir barış anlaşması kadar değer taşıyacaktır. O açıdan aklın galip gelmesini ümit edelim.

AKP iktidarının Şam yönetimiyle ilişkileri malûm. Tahran ve Bağdat’la da çeşitli vesilelerle restleşmeler, diplomatik çıkışlar, gerilimler yaşanıyor. AKP’nin her üç ülkeyle kısa vadede iyileşmeyecek kadar derin gerilimleri var. Çünkü bir taraftan kendi içindeki Kürt hareketini bastırıp komşu ülkelerin Şii ve Alevi yönetimlerini değiştirmeye niyetlenmiş bir AKP iktidarı var. Bu çizgi Türkiye’yi nereye götürür?

Bu çizgi Türkiye’yi iki komşusu ve onları çevreleyen başka komşu ülkelerle çatışmaya, öte yandan Türkiye’deki Alevi yurttaşlarıyla da çatışmaya sürüklüyor. Türkiye açıkçası bir Vahabi eksene yerleşme eğilimi gösteriyor. Çoğunluğu böyle olmayan bir toplumun böyle bir eksene oturtulmaya çalışılması, ister istemez bir azınlık diktatörlüğünü, dinî demagojiyle körüklenen bir vatandaş harbini kaçınılmaz olarak gündeme getirir. Umarım 2014’ten önceye alınacağı belli olan yerel seçimlerde AKP’ye acı bir yenilgi tattırabiliriz. Böylelikle diktatörlük heveslerini frenleyerek yeni bir seçeneğin ortaya çıkmasına imkân yaratabiliriz.

Suriye, İran ve Irak’la ilişkilerde yaşanan gelişmelerin doğrudan AKP’nin “yeni Türkiye” vizyonu çerçevesinde şekillendiğini ileri sürenler de var, mevcut Ortadoğu politikasının ABD’nin direktifleriyle belirlendiğini düşünenler de. İranlı yetkililer Türkiye’nin bölge politikasını ABD’nin taşeronluğu olarak yorumlarken, Beşar Esad, yeni Osmanlıcılık olarak nitelemişti. Irak Başbakanı Nuri el Maliki de Esad’la paralel tepkiler gösteriyor. Sizce Türkiye’nin bölge politikasını hangi güç veya güçler belirliyor?

İç siyasetine baktığımızda, AKP Türk sağının ortak şemsiye partisi olmaya ve Türk sağını muhafazakâr-İslamcı-Amerikancı bir hat etrafında derlemeye çalışıyor. Numan Kurtulmuş, Süleyman Soylu gibi figürlerin/figüranların bu sürece dâhil edilmelerine bakarak konuşacak olursak, cumhurbaşkanlığı seçimi için bir tahkimat yürütüldüğünü görürüz. Haliyle mutlak iktidar peşinde koşuş, elbette hem ABD’nin bölgesel hâkimiyet planları içerisinde ayrıcalıklı bir rol talebiyle ilgili, hem de Tayyip Erdoğan rejimi aslında kendisine biçilen rolden daha çoğunu talep ediyor. Bana sorarsanız bu imkânsız bir heves. Tayyip Erdoğan, Amerikan hegemonyasının, kendisinin sahip olmasının mümkün olduğundan daha azını sunduğunu düşünerek sınırları zorluyor. Fakat bu sınırları zorlarken, bütün kritik konularda Amerika’nın yanında yer alarak, Washington’ın AKP’nin ilerleyişinin karşısına geçmesini önlemeye çalışıyor. Bir yandan İsrail’le dalaşırken, öbür taraftan İran’a yönelik füze kalkanını Türkiye’ye bina etmeye izin veriyor. Keza İsrail’le ABD arasındaki çelişkilerin imkân verdiği kadar da ilerlemek istiyor Erdoğan. Hâl böyle olunca tabii Tayyip Erdoğan rejimini -bana sorarsanız bir-iki ahmak askerî diktatörlük rejimi dışında hiçbir rejimi de- öyle kolay kolay “kukla rejim” olarak adlandıramayız. Hepsinin kendi dinamikleri var, kendine özgü kuvvet tabanları var. O yüzden Erdoğan rejiminde bir kukladan ziyade, safını ABD’nin merkezinde bulunduğu Batı ittifakında seçmiş ama onlar nezdinde Ortadoğu’nun temsilcisi ve Ortadoğu’dakilerin efendisi gibi görünmek isteyen, buradan aslan payını almak için zaman zaman hegemon unsurla da çatışmaktan, ipi germekten kaçınmayan bir rejim görüyoruz. Fakat gerilimin sınırları var. Örneğin Türkiye, Suriye’de oluşan Kürt özerkliğini askerî kuvvetle bertaraf etmeyi NATO’ya empoze ettiği halde, NATO’nun böyle bir çatışmaya girmeyeceğini açıkça söylediğini görüyoruz. Sistemin sınırlarını zorlama gücünün bu test ten geçemediğini görüyoruz. Ya da güneye sarkma ve orada askerî zoru dayatma heveslerinin büyük bir hızla hem Kürdistan hem de Irak yönetimleri tarafından geri çevrildiğini görüyoruz. O nedenle ben Ankara’nın bütün bu zorlamalarının eninde sonunda gelip bir sınıra çarpacağını ve Türkiye’nin Orta-Doğu’da hegemon bir unsur olamayacağını düşünüyorum. Dahası, AKP ne kadar din üzerinden konuşursa konuşsun, ne kadar Vahabilik taklidi yaparsa yapsın, bütün İslamiyet bu bölgede Arabî, Farsî veya Kürdî gerçeklikler içinde vücut buluyor. Arap dünyasında, Türk’ün İslamlığı üzerinden yapılacak hiçbir ajitasyon, onun Osmanlı mirasçısı olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Arap ulusal kimliğinin en önemli paydalarından biri Osmanlı işgaline karşı mücadele ve Arap bağımsızlığının Osmanlı’dan kazanılması iken bu zihniyete sahip bir halka, milletler topluluğuna kendini yeni bir efendi olarak dayatmanın, Arap egemen sınıflarınca ABD’nin bölgedeki hakimiyetinin kabul edildiği gibi kabul edileceğini düşünmek safdillik olur. Çünkü ABD bu rejimlere ve egemen sınıflara kapitalizmin “nimetlerini” ve bir uluslararası ticaret alanını, ezilen sınıflara karşı himayeyi vaat ediyor. ABD emperyalizmi onlara, ordularını mı, sebzelerini mi, petrollerini mi yahut insanlarını mı satacaklar; her ne satacaklarsa, onlar için mahreçler açıyor. Ee, Türkiye bunlara ne açacak? Türkiye sürekli olarak alıp götürmeyi planladığı için, bu oburluk ve hırsın Arap dünyasında çok sert eleştirilere konu olduğunu biliyoruz. Ben Erdoğan ve ekibinin hırslarının bu tarihsel bağlamı ve derinde yatan eğilimleri görmelerini engellediği kanaatindeyim. ABD’nin de bu açıdan Erdoğan rejimiyle zaman zaman çatışmaya düşeceğini ve bunun da Erdoğan’ın yıpranmasında şimdiden rol oynadığını söyleyebilirim. Şimdiden pek çok Amerikan ve İngiliz dergilerinin AKP’yi eleştirdiğini, AKP’ye bir alternatif arayışı olduğunu hatırlarsak, AKP’nin oynamak istediği bölgesel güç rolünün, sistemin sınırlarına dayandığını görebiliriz.

Arap dünyasında diktatörlüklerin yıkıldığı veya yıktırıldığı bir ortamda, Türkiye’deki rejimin diktatöryalliğe meyletmesinin ABD’nin de işine gelmeyeceğini söylemek mümkün mü?

ABD’nin hangi rejimi tercih edeceğini, stratejik çıkarları belirler. Mesela Yemen’de, Suudi Arabistan’da, Bahreyn’de otoriter rejimlerle pekâlâ sorun çıkartmadan sıcak ilişkilerini sürdürüyor. Dolayısıyla bir mutlak ABD tutumundan söz edemeyiz. Fakat Türkiye’nin modelliği iddiası ne ABD tarafından o kadar empoze edilen ne de bölge halklarınca o kadar kabul gören bir şey. Bu, Türklerin kendi şişinmeleri. Bu açıdan ABD’nin hangi devleti, hangi modelle sunacağını saydığım unsurlar belirler. Kimi zaman bir askerî diktatörlüğü, kimi zaman bir şeyhliği pekâlâ Türkiye’ye tercih edebileceğini söyleyebiliriz. Amerika söz konusu olduğunda, onun “iyi niyetlerine” ya da diktatörlüklerle mesafesine bel bağlamamak yerinde olur.

Obama’nın, Tayyip Erdoğan’la telefonda konuşurken beysbol sopası tutarak poz vermesini nasıl yorumluyorsunuz?

(Gülüyor). Ben Amerikalıların beysbol sopasıyla kurdukları ilişkinin Türklerinki gibi olmadığını düşünüyorum. Burada beysbol sopası adam dövmek dışında bir şey ima etmez. Ama beysbol sopası bir Amerikan evinde mutlaka bir korku nesnesi değildir. Gene de Türkiye’nin Amerika’yla Suriye ve Ortadoğu politikası bağlamındaki ilişkilerinin gidişatına, desteklenecek güçler konusunda arasında çıkan ihtilaflara bakınca, Obama’nın pozu bir ihtar görüntüsü olarak da yorumlanabilir. Yani özetle, hakikat aslında hepsinin ortasında bir yerde duruyor.

Sizce Türkiye’nin Suriye tahayyülü nedir?

Türkiye’nin bir Suriye tahayyülü olduğunu zannetmiyorum. Türkiye’nin ne Suriye tahayyülü var! Libya tahayyülü de yoktu. Amerika’nın torbasından birden Kaddafi’nin devrilmesi projesi çıkınca, hatırlarsın Tayyip Erdoğan’ın geçirdiği şaşkınlığı hatırlayalım. “NATO’nun orada ne işi var” demişti hâlbuki. Şimdi de aynı NATO’yu Suriye’ye davet ediyor. NATO ise “biz gelemiyoruz, bu bizi aşar” diyor. Türkiye’nin tahayyülü Şam’a girip orayı yönetmek mi? Şam’da bir Müslüman Kardeşler iktidarı kurmak mı? Bunu ben AKP’nin de bildiğini zannetmiyorum. Türkiye, Suriye politikasında şapa oturmuş vaziyette. Türkiye’nin sırtını Avrupa ve Amerikalıların çok hince tapışladığını, kestaneleri ateşten alma, pisliği temizleme, gazı alma gibi bütün pis işlerin Türkiye’ye ite kaka yaptırıldığını düşünüyorum. Yani tıpkı Özal’ın Irak’taki durumuna düşüleceğini düşünüyorum. Özal da bir koyup üç alacaktı. Sonunda ellerine ne geçtiğini biliyoruz. Burada da aynı hüsranla karşı karşıya kalınacağını, Türkiye’nin hiç öngöremeyeceği bir noktaya gelinebileceğini düşünüyorum. Belki Beşar Esad gidebilir ama onun yerini alması kaçınılmaz diye düşünülen İslamî koalisyonunun aslında bir haydut koalisyonu olduğu ortaya çıktı ve iktidar alternatif olmaktan gitgide uzaklaşıyorlar. Tayyip Erdoğan ise bütün yatırımını buraya yapmıştı. Suriye’de ne Esad’sız bir Baas, ne Kürtler, ne Hristiyanlar, Dürziler, Nusayriler ne laikçi Araplar Erdoğan’ın ilgisini çekiyor. Oysa Suriye’nin yarısından çoğu, bu ne olduğu belirsiz İslamî koalisyonun etkisinin dışında. Erdoğan, Amerika’nın desteğiyle Müslüman Kardeşler’i iktidara getirebileceklerini sanmıştı başta. Ellerine geçecek şeyin ise bambaşka olacağını düşünüyorum.

Yarım yüzyıl boyunca Türkiye, Suriye, İran ve Irak, kendi sınırları içindeki Kürtlerin isyanlarını bastırmak için dört ayaklı bir ittifak masası oluşturmuşlardı. Ancak bu masanın Irak ayağı kırıldı. Suriye’de de fiilen bir Kürt yönetimi oluşmuş görünüyor. Türkiye’nin İran’la münasebetlerinde geldiği noktanın, Kürtlere karşı bir ittifak kurmalarına mani olabileceği görülüyor. Yani aslında masa yavaş yavaş devriliyor. Türkiye bütün bu süreci öngörmemiş miydi?

Zaten bu “Arap Baharı” diye kodlanan ve bence çalınmış Arap devrimleri silsilesinin en önemli sonucu, Türkiye’nin statükoya dayandırdığı “sıfır sorun” siyasetinin gümletilmesi oldu. Senin de söylediğin gibi, her ülkenin egemenleriyle, onların kontrolündeki Kürt meselesini ortak çözmek için sorunsuz bir ilişki öngörülmüştü. Yani ortaklığın haklarının inkârında arandığı bir Kürt nüfusa sahip olmaya dayandırıldığı bir mutabakat… Ama neticede devrimci bir çalkantı olarak başlayan halk hareketleri bütün Kuzey Afrika, Ortadoğu, yani Mağripten Maşrık’a kadar bütün Arabistan’ı sallayınca ve dengeler çökünce, elde hiçbir şey kalmadı. Dolayısıyla bir yol gösterici de yok. Fantastik bir proje vardı: “stratejik derinlik”. Fantezi ortadan kalkınca, elde gerçeği kucaklayan hiçbir şey de olmadığı ortaya çıkıyor. AKP’nin o yüzden herkesten daha fazla endişe ve derde düştüğünü söyleyebilirim. Herkesin kendine göre bir planı var. Planı olmayan tek güç Türkiye hükümeti. Çünkü eldeki planı gümledi ve muadili olacak başka bir planları yok.

Kürt hareketi ise bu sürece hazırlıklıymış gibi görünüyor. PYD lideri Salih Mislim, yıllardır bu sürece hazırlandıklarını ve şimdi de bunun meyvelerini aldıklarını söylüyor. Abdullah Öcalan ise Mart 2003’te şöyle bir öngörüde bulunmuştu: “Ortadoğu’da gerici diktatörlükler çözülecek, Ortadoğu’daki rejimleri kimse kaldıramıyor, bu rejimler aşılacak. Emperyalist, kapitalist sistem ile Ortadoğu çelişiyor. Ya ABD’nin yeni adamları devreye girecek ya da halkların demokratik baharı gelişecektir. İkisi de zor gelişecek. Şimdi yaşanan ara dönemdir.” Bu öngörü çerçevesinde Suriye ve İran Kürtlerinin örgütlenmesini salık veren Öcalan’ın bir yıldır beyanat vermesine engel olunmasını nasıl karşılıyorsunuz?

Türkiye’nin karar verici seçkinleri arasında stratejik derinliğe sahip bir kişi varsa, onun da Öcalan olduğunu söyleyebiliriz. Onun dışındaki hiç kimsenin bir derinliği ve ufku yok. Bunun en önemli sebebi, bölgeye yabancı olmaları. Halka, ezilenlere yabancılar. Arap sokağına, Kürt çarşısına yabancılar. Dolayısıyla devamlı atıyorlar, her şeyleri palavra. Oysa Öcalan, hareketini yaşar kılmak için en küçük bir kırıntıyı bile hesap eden ve öte yandan tarihsel hedeflerini elde etmek için büyük güç kaymalarını büyük bir dikkatle izleyen bir konumdan bütün bu olasılıkları görüyor. Üstelik bunları söyleyerek, kendi seçtiği olasılığı da güçlendirmeye çalışıyor. Bu bence çok önemli bir rol. Bu rolün mütemadiyen oynanması bence Türkiye’dekileri ve belki Amerikalıları da büyük ölçüde tedirgin ediyor. Öcalan’ın susturulması kısmen bununla ilgilidir. Fakat Öcalan sadece susturulmuyor, kendisi de, kıymeti anlaşılıncaya kadar öngörülerini kendine saklamayı tercih ediyor olabilir. Aslında verebileceği kadar yönelimi verdi. Fakat bu yönelim ne Türk devletine ne de kendi güçlerine yeterince nüfuz etti. Bence Öcalan bir yandan da kendi zamanının gelmesini kolluyor. Ama tabii ki görüşmesi engelleniyor. Öcalan’ın konuşması imkânı doğduğu an, zaten Öcalan’ın konuşmasını hiçbir güç engelleyemeyecektir. Böyle bir diyalektik var. Tabii ki onun zorla susturulduğu ve konuşma hakkından mahrum bırakıldığı bir gerçektir. Fakat bu gerçeğin daha karmaşık bir arkaplanı olduğunu düşünüyorum. Öcalan hakikaten devreye girmek isteseydi, bence bunu yapardı. Onu bundan alıkoyacak hiçbir yasal ve siyasal güç bence yok.

Öcalan’a uygulanan tecrit, Kürt hareketini nasıl etkiliyor?

Öcalan’ın yön göstermemesinin gündelik hayatı ve stratejik tercihleri olumsuz etkilediğini düşünüyorum. Çünkü herkes çok alışmıştı; Meclis’te siyasî parti liderleri haftalık konuşmalarını Salı günleri, Öcalan da Çarşamba günleri yapıyordu. Hafta sonu geldiğinde, Öcalan konuşmadan siyasî tablo tamamlanmıyordu. Hem Türkiye’yi yönetenler hem de Öcalan’ın taraftarları kendileri açısından bundan sonuçlar çıkartıyordu. Fakat şimdi birden çok sesi işitebiliriz Kürt özgürlük mücadelesi içerisinde. Bunun bir kargaşaya yol açtığını henüz söyleyemem. Elbette Öcalan’ın müdahaleleri birçok hatadan dönülmesine sebep oluyor veya hataların kabul edilmesini sağlıyordu. Şimdi bu tanzim edici güçten yoksun olmak bir hareket için problem. Ama Öcalan’ın kılına dokunulamayacağına dair o kadar yaygın bir inanç var ki Kürt halkında, tersi olursa, bence Türkiye’yi yönetenler yapabilecekleri en büyük hatayı yapmış olurlar.

Son zamanların en dikkat çekici olaylarından biri, sizin de aralarında bulunduğunuz BDP heyetinin Şemdinli’ye giderken PKK’lilerle karşılaşmasıydı. Bu olay başta olmak üzere, Şemdinli’den Şırnak’a kadar uzanan geniş hatta PKK’nin etkinliklerine dair değerlendirmeleriniz nelerdir?

Görüyorsun işte, dün geceden beri (3 Eylül) nereden baksan otuz insan hayatını kaybetti ve bu kayıplar giderek artacağa benziyor. Bu bölgede olan şey şu: PKK, Türkiye hükümetinin kendisini bir siyasi özne olarak tanımamaya, kendisini imhaya dayalı bir “Kürt meselesi çözme” yaklaşımına karşı varlığını, gücünü ve tutumunu ortaya koyabileceği bir kuvvet gösterme taktiğini devreye soktu. Bu taktiğin sonuçlarını da hep birlikte görüyoruz. Kuvvet göstermek şaka değil. Bu, karşısındakine kaybettirmeye dayalı, askerî-teknik terimlerin ötesine geçtiğinizde basbayağı insanın insanı öldürmesine dayalı bir harp. Ben bu harbe PKK’nin zorunlu olarak itildiğini düşünüyorum. Oslo görüşmelerinin sona erdirilmesi, Kürt özgürlük mücadelesinin temsilcileriyle devletin temsilcileri arasında pek çok noktada anlaşmaya varılan, özgürlük mücadelesinin fiilî kazanımlarını hukukileştirmek olarak özetleyebileceğimiz çerçevenin hoyratça reddi ve “cehenneme kadar yolunuz var” denilerek devreye sokulan siyasî ve askerî hattın kaçınılmaz sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Ben, PKK’nin şimdi ihkak-ı hak yoluna gittiğini, yani hakların teslimini beklemeyi değil, hakları kendisinin alacağı ve yürürlüğe sokacağı yeni bir hamle içinde olduğunu anlıyorum. Bu hamle dönemsel olabilir. Uzun vadede sürdürülüp sürdürülmeyeceğini, yani bu kasıtla girişilip girişilmediğini bilmiyorum. Ama bizim Şemdinli’de gördüğümüz şey şu: Şemdinli, ortasında geçen bir caddenin iki yanı üzerine kurulu dükkânlardan ibaret bir ilçe. Caddenin bir ucu Yüksekova’dan geliyor, öbür ucu Derecik’e çıkıyor. Derecik mıntıkasının bütünüyle PKK faaliyetinin sahası olduğunu bizler de ilk denememizde gördük. Enis Berberoğlu gitmiş Goman Dağı’ını da içine alan bir manzara fotoğrafı çektirmiş ama bizim yolumuzun kesildiği yerde gidip kahvesini içseydi ya! Bir manzara fotoğrafı çektirmek yerine, manzaranın içine girseydi, şel û şepikli gerillaların da orada olduğunu görür ve belki onlarla sohbet etmek durumunda da kalırdı.

PKK’nin belli bölgeler “vur-kal” taktiği ve belli hâkimiyet alanları oluşturması Türkiye’de ne tür siyasî ve toplumsal sonuçlar yaratır?

Ne devlet ne de toplum Kürtlerle PKK arasında bir ayrım yapıyor. Bir tek Tayyip Erdoğan ve partisi, biz böyle bir ayrım yaparsak herşey farklı olacakmışçasına bize bir görme biçimi empoze etmeye çalışıyor. Ama artık yaygın bir şekilde herkes PKK’yi Kürt, Kürt’ü de PKK olarak görüyor. Çatışmaların böyle seyretmesi, bence Kürt halkına karşı Batı’da ayrımcı yaklaşımı tetikleyebilir. Sadece PKK böyle yapıyor diye bu olmaz. Ama her Kürt’ü müstakbel veya potansiyel bir PKK’li olarak görme buna göre vaziyet almaya gitgide yaklaşılıyor. Bu süreç özellikle psikolojik harekât icra edenleri çıkmaza sokarsa, Kürt emekçilerine, Kürt aydınlarına yönelik pogrom, dışlama veya ayrımcılık gibi davranışlara Türkleri itebilir ve Kürtlerin de buna reaksiyon göstermesine yol açılabilir. Daha bugün TV’de Bursa’ya kurbanlık getiren celeplerin yakınmalarını dinledim. Şöyle diyorlardı: “Kurbanlık satış merkezlerine hep kendi insanlarını aldılar ve bizi dışta bıraktılar. Doğudan gelen nedecek, hayvanı nereye dökecek. Neden bu dışlama.” Henüz kurbanlık ticaretinden söz ediyoruz başka bir şeyden değil. Mutlaka böyle olacaktır demiyorum. Söyleşimizin başında söylediğim gibi başta HDK olmak üzere politik ve insanî güçlerin, CHP’nin, Alevilerin, AKP’li Kürtlerin ne yapacakları ve nasıl davranacakları da sonucu belirler. Barışı bir soyutluk değil de, somut bir çözüm; nefret söyleminin dışlanması, farklı etnisitelerin, entitelerin birbirine bakarak ilerlediği bir siyaset yolu olarak görürsek eğer, sonuç değişir. Ben, Alevi halkına da çok sorumluluk düştüğünü düşünüyorum. Çünkü onlar Kürtlerin haklarını savunurlarsa, Batı’daki pek çok olası vahşet tablosunun önüne geçebilirler. Aynı şey tabii ki Doğu’daki Kürt halkının, Kürt veya Kürt olmayan Alevilerin haklarını savunmak için çaba göstermesini gerektirir. Ben bu iki unsurun birbirine yaklaşmasının hezeyanın son bulmasına katkı sunacağını düşünüyorum.