Obama’nın Sopası ve Mark Twain: Nasıl Bir Antiemperyalizm? – Foti Benlisoy

0
76

Barack Obama’nın bir elinde ahize, bir elinde beyzbol sopasıyla göründüğü fotoğraf, telefonun öbür ucundaki Tayyip Erdoğan olunca elbette çokça tartışıldı. “Sopalı başkan” aslında sanılabileceğinin aksine hiç de yeni bir tema değil. ABD emperyal tarihinin başlangıç yıllarından oldukça tanıdık bir imge. Amerikan tarihinin “kovboyvari” ve en maço başkanlarından olan Theodore Roosevelt’in dış siyaset perspektifini tarif etmekte sıkça kullandığı “yumuşak konuş ve büyük bir sopa taşı” ifadesini hatırlatıyor Obama. Roosevelt, müstakbel bir küresel hegemon güç olarak ABD’nin rıza ve zoru, diplomasiyle askeri güç tehdidini (ya da kendisini) aynı anda seferber etmesi gereğini vurguluyordu bu sözleriyle. Bu vurguya o yıllarda “büyük sopa diplomasisi” denilecek ve sopalı Roosevelt popüler bir çizim konusu haline gelecekti.

Theodore Roosevelt, ABD’nin denizaşırı bir emperyal güç haline gelmeye başladığı 20. yüzyılın ilk yıllarında başkan olmuştu. İspanya ile savaşa girerek Küba, Porto Riko ve Filipinler gibi İspanyol sömürgelerini eline geçiren selefi William McKinley, 6 Eylül 1901’de Leon Czolgosz adlı bir anarşistin kurşunlarına hedef olmuş, hayata veda eden başkanın yardımcısı Roosevelt, alelacele yemin ederek göreve başlamıştı. Roosevelt’in karşı karşıya kaldığı en önemli sorun, İspanyollardan alınan bu deniz aşırı topraklarla ne yapacağıdır. Roosevelt “yumuşak konuşup” arada sopasını dosta düşmana sallamakta tereddüt etmeyerek Porto Riko ve Filipinleri ilhak edecek, Küba ise bağımsızlık görünümü ardında bir protektora haline gelecekti. Böylece ABD artık büyük güçler ligine adım atıyordu. Sözün kısası, ABD emperyalizmi açısından “sopa” daha en baştan tayin edici bir sembol, sopa diplomasisi ABD emperyalizminin doğuş anında uluslararası siyaset terminolojisine dahil olacaktı. Obama’nın ABD’nin bu emperyal geleneğe atıfta bulunduğu aşikâr.

 

Küba’dan Filipinlere “vekâleten savaş”

Sopayı şimdilik bir kenara bırakalım ve bir an için telefona dönelim. Söylendiğine göre söz konusu fotoğraf çekildiğinde Obama Erdoğan ile Suriye üzerine görüşmekteymiş. Suriye üzerine laf kalabalığına gerek yok aslında: Suriye’nin trajedisi tiranlık karşıtı demokratik bir halk hareketinin bölgesel aktörlerin ve emperyalist güçlerin müdahalesiyle jeo-stratejik bir çıkar çatışmasına dönüşmüş olması. Başta ABD olmak üzere bir dizi emperyalist gücün ve bölgesel aktörün (bkz. Türkiye), Suriye’deki halk hareketini kendi çıkarları lehine araçsallaştırmak gibi bir stratejileri olduğu aşikâr. Emperyalist güçler, tıpkı Libya’da olduğu üzere muhalefeti ehlileştirip çarpıtarak, kendi denetimleri altına alarak bölgedeki etkilerini artırma, Suriye aracılığıyla bilhassa bölgedeki ana revizyonist güç İran’ı etkisizleştirme gayretindeler.

Bunun olası bir emperyal müdahalenin maliyetini minimize eden yeni tipte bir vekâleten savaşın örneği olduğunu öne sürenler çok. Oysa bir halk hareketinin emperyalist güçlerce kullanılmaya çalışılması, askeri müdahale için bir ayaklanmanın ya da devrimci hareketin manipüle edilmesi hiç de yeni bir şey değil. Aslında Amerikan emperyalizminin deniz aşırı müdahaleciliğinin tarihi böyle girişimlerle başlar: 1897’de Küba’da İspanyol sömürgeciliğine karşı ulusal kurtuluş mücadelesi patlak verir. ABD önce ayaklanmaya mesafeyle yaklaşır. Fakat daha sonra (biraz önce ölümüne şahit olduğumuz) Başkan McKinley, ayaklanmayı kullanarak Karayipler’de İspanyol gücünü zayıflatıp bölgeyi kendi etki alanı haline getirmek şeklinde özetlenebilecek bir yönelime girer. İsyancılara yardım gerekçesiyle 1898’de adaya müdahale ederek İspanyolları yenilgiye uğratır.

Söz konusu Amerikan müdahalesinin başlama şekli dahi günümüzün dezenformasyon kampanyalarını, biz fanilerin çoğu zaman sırrına eremediği provokasyonları hatırlatıyor. 15 Şubat’ta Havana limanında bulunan Amerikan  savaş gemisi Maine’de bir bomba infilak eder. 262 denizci bu kuşkulu patlama sonucu ölür. Donanmaya ait komisyon patlamada İspanya’nın sorumluluğuna ilişkin hiçbir kanıt ortaya koyamasa da Amerikan basını kararını vermiştir, suçlu İspanya’dır. İşte kışkırtılan bu şoven atmosfer, İspanyolların Kübalılara ilişkin zulmünün tasvirleriyle birleşerek McKinley’e savaş için gereken kamuoyu desteğini sağlar.

Bu arada Küba’daki savaş başlar başlamaz, kısa zaman sonra sopa diplomasisinin mucidi olacak Roosevelt, “Vahşi Batı”nın milliyetçi erkekliğini simgeleyen gönüllü bir süvari birliği teşkil ederek onun başına geçer. Roosevelt, zamanın gazetelerinin “fırtına süvariler” adını verdiği bu kovboy birliğinin başında bir dizi askeri başarıya imza atar ve Küba’dan kahraman bir asker imajıyla geri döner. Roosevelt, hızlı siyasi yükselişinde bu savaşçı imajını tepe tepe kullanacaktır. Ancak neticede İspanyolların adadan Amerikan silahlarıyla kovulması, Küba devriminin başarıya ulaştığı anlamına gelmiyordu elbette. ABD İspanyollar kadar Küba halkının kendi kaderini tayin özlem ve mücadelesine de düşmanlık besliyordu. Küba İspanyollardan kurtulmuş şimdi de Amerikan hâkimiyeti altına girmişti.

Benzer bir durum ABD-İspanya savaşının bir başka cephesinde, çok daha uzaktaki Filipinler’de de söz konusu olur. Daha savaştan önce Filipinler’de İspanyol sömürgeciliğine karşı mücadelenin ciddi kazanımları söz konuydu. Ancak ayaklanmaya öncülük eden Katipunan örgütü, 1898’de ABD yetkililerle gizli bir ittifak anlaşması yapar. Anlaşma gereği Amerikalılar savaştan sonra Filipinler’in bağımsızlığını tanımaya söz verirler.  Hatta isyanın önderlerinden Aguinaldo, bu sırada Amerikan tipi bir “bağımsızlık bildirgesi” dahi kaleme alır. Ancak 1899’da, ABD’ye kendi imparatorluğunu kurma fırsatı veren İspanyolların yenilgisinin hemen ardından ABD sözlerini unutuverir. Filipinliler daha dün ayaklanmanın “dostu” olan ABD tarafından işgal edilmiştir. Şimdi İspanyollara karşı savaşmış Filipin kurtuluş mücadelesi, karşısında eski “müttefiki” Amerikalıları bulacaktır. Filipinler’de onbinlerce insanın canına mal olan çok kanlı bir yeni savaş başlar. Savaş ancak 1902’de Filipin’deki halk hareketinin ezilmesiyle son bulur. (Şimdilik geçerken sormakla yetinelim: O devirde yaşıyor olsaydık ABD’nin emperyal siyasetine karşı olacağız diye Filipinler ya da Küba’daki İspanyol hakimiyetini mi savunacaktık? Yoksa Amerikan  işgaline karşı olduğumuz kadar İspanyol hakimiyetine de karşı mı olacaktık? Geçelim.)

 

William Walker ve Jose Dolores

Kısacası, her taşın altında, her fotoğraf karesinde yepyeni bir emperyal strateji, dahiyane bir master plan aramanın pek de manası yok. Emperyal cephede yeni bir şey yok. Ta 1798’den, yani Fransa’nın Napolyon komutasındaki Mısır seferinden itibaren “bölgede” hemen her gelişmenin ardında emperyal bir hınzırlık aramanın meşru bir temeli var elbette; ancak modern tarihte her gerçek yenilik, yani egemenlerin tarihindeki her kırılma, aslında ancak aşağıdakilerin harekete geçtiği, yıldızın parladığı istisnai anlarda aranmalıdır. Gerisi biraz (belki de fazlasıyla) bildik bir hikâyedir, bu “filmi” mutlaka, hem de birkaç defa, görmüşüzdür.

Film demişken, meşru talepleri olan bir halk ayaklanmasının dünyanın efendilerince manipüle edilmesi ve devrimin ellerinden çalınmasının “filmini” gerçekten görenlerimiz vardır muhtemelen. Ünlü İtalyan yönetmen Gillo Pontecorvo’nun “Burn” adlı filminde tam da bugün Suriye’de yaşanmakta olanlara benzer bir hikâye aktarılır. Filmde Marlon Brando’nun canlandırdığı Sir William Walker, Britanya hükümeti için çalışan bir ajandır. Walker, Portekiz sömürgesi olan bir Antil adasına gelir ve burada Portekiz hakimiyetine karşı bir köle isyanını kışkırtır. Ayaklanmanın ardında, Portekiz’i ekarte ederek adayı kendi nüfuz alanına dahil etmek arzusundaki “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” vardır. Walker’in planı, Portekizlileri def ederek adada Britanya yanlısı latifundia sahiplerinin hakimiyetinde bir sözde bağımsız devlet kurmaktır.

Walker köleleri harekete geçirmekte muvaffak olur ve özgürlükleri için ayaklanan köleler Portekiz idaresini mağlup ederler; böylece adada beyaz toprak sahiplerinden oluşan “bağımsız” bir idare kurulur. “Devrim” kısmen kazanmış ancak yarım kalmıştır. Oysa Fransız devriminin liderlerinden Saint Just’ün zamanında dediği üzere, “yarım devrim yapanlar kendi mezarlarını kazarlar”. Filmde de böyle olur. Köleler artık hukuken  hürdür; ancak büyük toprak sahiplerinin temsilcisi olduğu düzen, onları büyük sosyal eşitsizliklerin yarattığı yeni bir köleliğin pençesine düşürmüştür. Kölelelerin bir kısmı bu kez onlarla “eşit” olan yeni efendilerine karşı ayaklanır. Başlarında, Walker’in başlangıçta isyana bizzat teşvik ettiği, akıl hocalığını yaptığı Jose Dolores vardır.

Portekizlilerin yenilmesinin ardından adadan ayrılan ve artık Kraliyet Şeker Kumpanyası adına çalışan Walker, on yıl sonra bu kez tehdit edici hal almaya başlayan yeni ayaklanmayı kışkırtmak değil bastırmak için geri döner. Dolores’in karşısına devrimci hocası olarak değil, karşı-devrimci ordunun başı olarak çıkar. Neticede ikinci ayaklanma bastırılır ve Dolores idam edilir. Ancak Walker de adadan ayrılırken ektiği rüzgardan nasibini alacaktır. Tıpkı Dolores gibi bir liman işçisi olan bir başka siyah tarafından öldürülür, Dolores’in intikamı alınmıştır.

Kıssadan hisse: Walker ile Dolores’in karşılaşması kaçınılmazdır; zaman zaman yan yana düşseler de aslında birbirinin ölümcül düşmanı olmaları mukadderdir. Ancak Walker’e karşı Dolores’in yanında yer alabilmek, aynı Dolores köleliğe karşı ayağa kalktığında da onun yanında olmayı gerektirir; Dolores’e uluslararası siyaset ve jeopolitik dersler vermeyi değil. Walker’in manipülasyon ve oyunlarına karşı tetikte durmak, uyarmak elzem elbet; ancak bu Dolores’in yürüttüğü mücadeleye bigane kalmak, dahası Portekizli kölecilerin yanında yer almak anlamına gelmemeli. Gelirse yarın ne Antilli ne Filipinli ne de Suriyeli Doloreslerin yüzüne bakmamız mümkün olur. İşimiz zor kuşkusuz. Suriye’de hem halk hareketinin meşru taleplerini destekleyebilmeli hem de bu meşruiyetin emperyal aktörlerce çalınmasına karşı çıkabilmeliyiz. 20. yüzyılın başında, bir yandan Kübalıların ve Filipinlilerin İspanyol sömürgeciliğine karşı demokratik özlemlerine sahip çıkan, diğer yandan da ABD yönetiminin bu özlemlere ihanet etmesine tereddütsüz karşı duran, ABD’deki antiemperyalist mücadelenin atası, çoğumuzun çocukken tanışmış olduğu Mark Twain’in izinden yürümekle başlayabiliriz.