Yunanistan Seçimlerinde İkinci Perde: Bir Pirus Zaferi – Stefo Benlisoy – yeniyol

0
63

Yunanistan seçimlerinin ikinci perdesi, beklenildiği üzere, Yeni Demokrasi (YD) ile SYRIZA arasında kıyasıya bir mücadeleye dönüştü. Sonuçta “yarışı” merkez sağ YD, SYRIZA’nın iki puan önünde tamamladı. Kimilerinin sandığının ve küresel ve ulusal medyanın seçimin hemen akabinde tedavüle sokacağı hikâyenin aksine, Yeni Demokrasi’nin “zaferi” Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve IMF troykasının dayattığı kemer sıkma politikalarının toplum nezdinde teyidine, Yunan seçmeninin nihayet “sorumlu” davrandığına işaret etmiyor. Aksine 17 Haziran’da sandıktan çıkan sonuç, bir önceki seçimin temel mesajını, yani troykanın empoze ettiği memorandum politikalarının ve onun iki yıldır temsilciliğine soyunmuş siyasi partilerin önlenemez çözülüşünü teyit etmiş oldu. 1974’te Albaylar Cuntası’nın devrilişi sonrasında egemen olan YD ve PASOK’tan oluşan iki partili sistem artık geri döndürülmez biçimde maziye karışmış durumda. Daha birkaç yıl önce oyların yüzde seksenini hanelerinde toplayan iki büyük merkez partinin toplam oyları bunun yarısına gerilemiş durumda. Yeni Demokrasi yüzde otuz gibi bir oyla beş hafta öncesine göre bir toparlama kaydetmiş görünüyor olsa da aldığı oylar, partinin programına ve liderliğine dair bir umudun ifadesinden ziyade bütün seçim süreci boyunca ulusal ve uluslararası hâkim sınıfların ve medyalarının yarattığı “korku” psikolojisine verilmiş bir yanıt aslında. Partinin seçim süreci boyunca ana platformu, iki yıldan fazla bir süredir toplumun üzerine bir karabasan gibi çökmüş politikalardan nasıl çıkılacağından ziyade, SYRIZA’nın olası bir zaferinin yaratacağı sonuçların nasıl büyük felaketlere ve kaosa neden olacağından ibaretti. Tüm bu haftalar boyunca İç Savaş’tan, hatta öncesinden kalma köklü antikomünist geleneğin tüm ideolojik alet edevatı bir bir naftalinli dolaplardan çıkarılarak solun üzerine boca edildi. SYRIZA’nın zaferi sonrasında ülkenin Avrodan çıkarılacağı, AB’nin kapısının önüne konacağı, bankalardaki mevduatların elden çıkacağı, Batı Trakya’nın Türklere teslim edileceği türünden felaket senaryoları her köşeyi kapladı.

Samaras liderliğindeki parti bununla da yetinmeyerek bir önceki seçimde merkez sağ “aileden kopan” oluşumları da bünyesine toplamaya çalıştı ve sicili hayli karanlık kimi aşırı sağcı unsurlara da parti vitrininde hatırı sayılır mevkiler verdi. Sağın sol tehlikeye karşı seferber edilmesi stratejisi nedeniyle bir önceki seçimin parlayan yıldızlarından Kamenos önderliğindeki Bağımsız Yunanlılar Hareketi seçimlerden en ağır hasarla çıkan oluşumlardan biri oldu ve oyları yüzde yediye kadar geriledi. Hasılı Samaras’ın zaferi herhangi bir kurucu umuda yaslanmaktan uzak, korkudan beslenen oldukça kırılgan bir toplumsal desteğe sahip.

Bir zamanların iktidara en yakın partisi PASOK ise eriyip gitmeye devam etti. Parti, Girit gibi geleneksel oy depolarını dahi SYRIZA’nın basıncı karşısında kaybetmiş durumda. PASOK’un iyice ufalanması, YD ile katılacağı olası bir hükümet akabinde tamamen tabanını kaybederek çıkması ise en olası senaryo. PASOK’un belki de ideolojik varisi olmaya aday olabilecek Demokratik Sol’un (DİMAR) oylarını büyük ölçüde koruması kendisi açısından bir başarı sayılabilir. Öte yandan parti daha şimdiden YD-PASOK koalisyonunun destekçilerden biri olarak zikredilmekte. Politik mevcudiyetini solu “makul” ve “gerçekçi” politikalara çekmekten ibaret bu oluşumun ne ölçüde “solda” zikredilebileceği ise oldukça şaibeli bir husus.

Seçimlerin en “tatsız” sürprizi, Altın Şafak adlı Nazi çetesinin oy oranını, üstelik muhafazakârından liberaline sağın farklı unsurlarının atadan kalma antikomünist histeriyi seferber eden Yeni Demokrasi etrafında toparlanmasına rağmen, muhafaza etmesiydi. SYRIZA ile YD arasındaki kutuplaşmaya rağmen Altın Şafak’ın yeniden meclise, üstelik beşinci “parti” olarak girmesi toplumsal tabanının kalıcılaşmaya başladığı izlenimini veriyor. Bir önceki seçimde partinin aldığı oyların bir kısmının “protesto” mahiyetinde olduğu değerlendirmesi pekâlâ yapılabilecekken şimdi artık bu toplumsal tabanın iyice kemikleştiği söylemek abartı olmaz. Zaten çetenin “führeri” Mihaloliakos, sonuçların açıklanmasından sonra verdiği beyanatta, “milliyetçi hareketin” artık kalıcı bir siyasal gerçeklik olduğunu vurguladı ve “mücadelelerine” meclis kadar sokakta da devam edeceklerini bildirdi. Altın Şafak paramiliterlerinin önümüzdeki dönemde göçmenlere, solcu ve anarşistlere saldırılarını, üstelik YD önderliğinde kurulacak yeni hükümetin “anlayışlı” bakışları altında artıracaklarını söylemek felaket tellallığı olmayacak.

 

SYRIZA: Solda taşlar yeniden dizilirken

Seçim sürecinde en büyük basınca hiç şüphesiz SYRIZA maruz kaldı. Parti her platformda “aşırı” önerilerinden nedamet getirmeye, “sorumlu” davranmaya davet edildi. 6 Mayıs seçimleri sonrasında PASOK’la koalisyon ya da bir “ulusal kurtuluş” hükümetine katılma basıncına maruz kaldı. Sonrasında da sürekli olarak medyanın türlü biçimlerde sıkıştırma, ötekileştirme, öcüleştirme ve marjinalleştirme tacizleriyle cebelleşti. SYRIZA liderliğinin bu tazyike belli bir ölçüde direndiğinden söz etmek mümkün. Bu süreçte ısrarlı bir “mutabakat” hükümetine katılma çağrılarına karşı durmayı bildi, sonrasında da temel olarak memorandum politikalarını mahkûm eden en önemli politik aktör olma konumunu sürdürdü, hatta pekiştirdi. Bu tutumu nedeniyle de oylarını bir kez daha yığınsal biçimde arttırmayı bildi (yüzde 27 ve yüzbinlerce yeni oy).

Yine de SYRIZA’nın heterojen yapısının da etkisiyle parti seçim sürecinin sonuna yaklaşıldığında giderek daha “mutedil” bir hatta yönelme işaretleri vermeye başladı. Koalisyon sözcüsü Tsipras, seçim stratejisinin temelini belki de desteğini kazandığı orta sınıfların bir bölümünü kaybetmemek için Avro’dan çıkmalarının mümkün olmadığı söylemi üzerine oturttu. Kimi parti sözcüleri ise SYRIZA’nın zaferinin uluslararası alacaklılar açısından da en iyi seçenek olduğunu iddia etmeye başladı; işi hayali bir “kazan-kazan” formülü imal etmeye kadar götürdü. Her şeye rağmen SYRIZA seçim sürecinde politik platformunun sadece Yunan halkının değil, Avrupa halklarının da kemer sıkma politikalarından kurtuluşunun işaret fişeği olacağı iddiasını öne sürerek tüm kıtada siyasal dengelerin solun lehine işlemesine yönünde bir katalizör işlevi gördü. İşte partinin siyasal söyleminin ne ölçüde radikal bir kopuş içerdiği tartışması ancak kıta ölçeğindeki siyasal bağlamda yarattığı “deprem” kaale alındığında bir anlam kazanacaktır. Tam da bu anlamıyla SYRIZA tüm çelişkilerine rağmen sadece Yunanistan’da değil tüm kıtada ve hatta ötesinde sermayenin krizine karşı geniş yığınlar nezdinde direnişin ve başka bir alternatifin mevcudiyetine ilişkin umudun filizlenmesinde önemli bir rol oynadı. SYRIZA’ya ilişkin nihai yargı ancak bu bağlamda verilebilir.

Seçimlerin ikinci perdesinde SYRIZA’nın çıkışının artarak sürmesi, soldaki dengelerin daha da değişmesine sebep oldu. YKP’nin, 1928-1934 periyodunda Komintern’in felaketlere yol açan “üçüncü dönem” politikasını anımsatırcasına seçim söyleminin ana unsurunu SYRIZA’ya yüklenmeye hasretmesi, SYRIZA’dan ve ANTARSYA gibi oluşumlardan gelen ısrarlı işbirliği taleplerine olumsuz cevap vermesi ve Yunanistan’ın neredeyse son elli yılda yaşadığı en önemli toplumsal bunalım karşısında (KKE’nin güçlendirilmesi dışında) bir çıkış stratejisi önerememesi önemli oranda oy kaybına uğramasına yol açtı. Parti yetkililerinin kaybedilen zeminin tekrar toparlanacağına dair telkinlerine rağmen bu çizgide ısrar edilmesi, sadece partiyi tecrit etmekle kalmayacak, solun bu meydan okumaya karşı antikapitalist temelde bir çıkışı içim gerekli zeminin oluşmasının imkânlarını da berhava etmeye devam edecek. Yabana atılmaması gereken bir ihtimal ise önümüzdeki süreçte parti içerisinde partinin sekter tutumuna karşı daha “birlikçi” muhalif seslerin yükselmesi olacaktır.

Sola dair zikredilmesi gereken bir başka husus ise antikapitalist oluşum ANTARSYA’nın aldığı sonuç. ANTARSYA belki de beklendiği üzere seçimlerden oyları hayli azalarak çıktı ve bu durum bu oluşum içerisinde SYRIZA’ya bu ikinci “turda” neden “eleştirel” de olsa destek verilmediğine ilişkin bir tartışma yürütülmesine de neden olabilir. Yine de sağın türlü renklerinin hızla radikalleştiği bir süreçte antikapitalist solun seçimde aldığı oyun ötesinde toplumsal muhalefet içerisinde artan bir rol oynaması solun seyrinde tayin edici olacaktır.

 

Sermayenin krizi çağında demokrasi

17 Haziran seçimleri belki de Nazi işgali sonrası dönem müstesna, ilk defa bu ölçüde bir uluslararası ilgiye mazhar oldu. Obama’dan Merkel’e, IMF Başkanı Lagarde’dan Eurogrup başkanı Junker’e, nedense kendisinden çok şey beklenen sosyalist Hollande’dan AB başkanına ve tüm uluslararası ana akım medyaya dek küresel sistemin efendileri seçimler öncesinde sürekli artan biçimde Yunan halkını “sorumlu” davranması konusunda uyardılar. Sermayenin krizinin AB’nin meşhur demokrasi standartlarını ne hale getirdiğini Yunanistan’da Papadimos ve İtalya’da Monti liderliğindeki teknokrat hükümetleri göstermişti. Görmeyen gözler için seçim süreci bir başka kanıt oluşturdu. Yunan halkı defalarca açık bir şekilde şantaja maruz bırakıldı, tercihini ne yönde yapması gerektiği dikte edildi. Sonucun Yeni Demokrasi lehine gerçekleşmesinde bu uluslararası şantaj ve korkutma kampanyasının payı ihmal edilmemeli.

Sermayenin krizinin kıta ölçeğinde derinleşmesi Yunanistan seçimlerinde yaşananların bir istisna teşkil etmediğini giderek daha aşikâr hale getirecek. AB’de krizin derinleşmesi, neoliberal kapitalizmin efendilerinin demokrasi yükünden kurtulma eğilimini pekiştiriyor. Bugün Yunanistan’da yaşananların farklı biçimlerine yarın İspanya’da yaşanacağından kimsenin şüphesi olmasın. Ekolojik krizle bütünleşen sermayenin krizi toplumsal çelişkilerin asgarileştiği demokratik bir çağa dair tüm hayalleri berhava ederek geçmişin hayaletlerinin bir bir karşımıza çıkarıyor. Altın Şafak nasıl bu hayaletin karanlık tarafının cisimleşmesiyse İspanya’da Asturias madencilerinin direnişi de hiç kuşkusuz umudun yeniden belirişinin en yalın ifadesi. Bugün Yunanistan’a has istisnai, kazai bir durum olarak algılanan her şey yarın krizin etkisiyle kavrulan başka bir coğrafyada farklı ama aşina biçimlerde karşımıza çıkacak. Giderek kontrolden çıkan bu fırtınaya karşı ayakta kalmanın yegâne yoluysa tüm yanılsamalardan uzakta geleceğin ancak mücadeleler içerisinde kazanılabileceği fikrini yükseltmekten geçiyor. Yunanistan’ın daha şimdiden bize öğrettiği en önemli ders bu olsa gerek. Yunanistan’da seçim sonuçları sermaye ve onun siyasal aktörleri için bir Pirus zaferi olabilir. Seçimlerden sonrasında oluşacak yeni hükümetin ölümünün “doğal” yollardan olacağını, yani bu hükümetin vadesini rahat bir biçimde dolduracağını sanmak saflık olacaktır. Yani seçimleri Yunan krizinin sonu saymak en büyük hata olacaktır. Mevcut belirsizliğin sonunda kazanılacak çok şey var. Yeter ki direniş kendisine sokaklarda yeni yollar bulabilsin ve bu yeni yollar önce Avrupa’nın ve sonrasında tüm yeryüzü lanetlilerinin umutlarıyla buluşabilsin…