Kuzey Kıbrıs’ta TC’li olmak nasıl bir şey? – 2 – Halil Paşa – Poli

0
223

Geçtiğimiz hafta bir TÜBİTAK Projesi olan “Kuzey Kıbrıs’a Türk Göçünün Niteliği ve Göçmenlerin Ekonomik Sosyomekansal Bütünleşme Sorunları” başlıklı araştırma raporunun, şimdiye kadar adaya göç edenler üzerine yapılmış en geniş kapsamlı akademik çalışma olduğunu yazmıştım.

Araştırma 2007-2009 yılları arasında, iki yılda gerçekleştirilmiş. Türkiye’den Kıbrıs’a 1975-80 arası yıllarda gönderilen nüfusun, kimlik ve aidiyet sorunlarından siyasi eğilim ve siyasete katılımlarına, gelir ve tasarruflarından istihdamlarına, dini ibadetlerinden yedikleri yemeğe velhasıl kültürel çatışmalarından sosyal uyum ve dışlanmışlıklarına varıncaya kadar araştırılmış.

Bunun için oldukça detaylı ve geniş kapsamlı bir anket çalışması yapılmış. Hem Kıbrıs’a gelmelerine aracılık eden dönemin üst düzey siyasi görevlilerinden Kıbrıslı Türklerle uzun uzun konuşulmuş hem de adaya gönderilen TC’lilerle…

Bu arada adanın yakın tarihiyle ilgili birkaç da kitap taranırken, Kuzey Kıbrıs’taki sivil toplum kuruluşunun birçok yöneticisiyle de yüz yüze görüşmeler yapılmış.

Uzun lafın kısası, araştırma sırasında sorular sorulmuş, cevaplar alınmış, istatistikler çıkarılıp elde edilen bulgulardan tablolar ve grafikler üretilerek nihayet araştırmadan sorumlu iki öğretim görevlisinin söz konusu raporu çıkmış ortaya.

Giriş, konu başlıkları, görüşme ve yorumları, tabloları, grafikleri, anket soruları, kaynakçası ve diğer ekleri ile birlikte toplamı 300 sayfanın üzerinde olan bu araştırmanın ileride konuyla ilgili daha derin bir akademik çalışma yapacak olanlar için, mutlaka incelenmesi ve yararlanılması gereken bir rapor olduğunu vurgulamış olayım…

Benim bu uzun soluklu makalemde üzerinde yoğunlaştığım, “Tarih, Kent ve Sınıflar” isimli kitabın 465 ile 506’ncı sayfalarında yer alan 300 küsur sayfalık TÜBİTAK araştırmasının 41 sayfalık özet yorumudur. Elbette bunun yanında şimdiye kadar olan bilgi birikimimin ve araştırılan dönemin canlı tanıklarından biri olmamım makalemdeki etkisi büyüktür.

……………………………………………………………..

Kuzey Kıbrıs’a ilk gönderilen TC’liler konuşuyor…

Araştırma raporunda, Türkiye’den Kuzey Kıbrıs’a göç ettirilenlerin sınıfsal ve kültürel konumları hakkında özetle şu ifadeler göze çarpıyor:

“1975 Şubatında yapılan protokolden (TC-KTFD Protokolü-hp) hemen sonra Türkiye’de toprakları baraj gölü altında kalmış ya da kalacağı için iskan kararı bulunan, heyelan bölgesi ilan edilmiş olan ve orman içinde kalmış olan köylerin bulunduğu 14 ilde vali aracılığıyla Kıbrıs’a göçmen alınacağı duyuruları yapılmıştır.” (Sf.481)

Teklif edilenler arasında önemli bir kısmı Kıbrıs’a göç etmeyi “gönüllü” olarak kabul ederler. Bunun nedeni söz konusu köylülerin zaten TC Devleti tarafından bir yere iskan edilmeyi bekliyor olmalarıdır. Nitekim iki akademisyenin aşağıdaki ifadelerinden bunu anlamak zor değil.

“Doğu Anadolu ve Güney Doğu Anadolu’da barajların yapımı ile toprakları baraj altında kalan ya da kalacak olan köylüler; İç Anadolu’nun orman ve dağ köylerindeki topraksız köylüler ve Ege’nin orman/dağ köylüleri, Kıbrıs için yapılan çağrıya cevap veren köylüler olmuşlardır.” (Sf. 482)

Türkiye’den adaya ilk gönderilenlerin, neden ve hangi koşullarda “göç etmelerinin sağlandığını” ve gelenlerin sınıfsal ve kültürel konumunu, araştırma sırasında yapılan yüz yüze görüşmelerden çıkarmak mümkün…

Kıbrıs’a yapılan göç çağrısını biraz da mecburiyetten kabul etmek zorunda kalan bu insanların büyük bir çoğunluğu, 14 ilin sınırları dahilindeki kırsallardan gelmişler. (1)

Trabzon Çaykara’dan, Girne’de Esentepe’ye yerleştirilen A.G. bunlardan birisi…

“Göçmen yazdılar ondan sonra, ‘en son şansınız budur dediler… Yani gelmeye mecbur kaldık.”

Trabzon Sürmene’den kalkıp, Değirmenliğe yerleşen K.K. ise şöyle demiş:

“… Bize dediler ‘Gider misiniz?’ Kabul ettik. Nasıl olsa gideceğiz mutlaka. Türkiye olsun Kıbrıs olsun. 1975’te işte buraya geldik.”

O yıllarda evli ve üç çocuklu bir köylü kadın ise Kıbrıs’a göç edişinin hikayesine dair şunları söylemiş:

“Çarşamba’nın (Samsun ili-hp) Ayvacık köyüydü bizim köy. Köyümüze baraj yapılınca, aşağıya Karamustafalı köyüne taşınmıştık… Kıbrıs’a göçmenlik çıkınca… Beş tane otobüs doldu Ayvacık’tan, 60 hane birden geldi. Üç çocuğum vardı… geldik buraya, devlet bize ev verdi, yer verdi, yerleştirdi.”

Konya-Ilgın’dan Ş. Yavuz da da topluca göç edenlerden…

“Kalktık oradan bizim köyümüzün muhtarı da dahil… 59 hane olarak…”

Manisa’nın Dereköyü’nden kalkıp da ta Omorfo’da Aydınköy’e gelenlerin ise, 61 hane ve 300 kişiden daha kalabalık bir nüfusa sahip olduğunu belirtiyor TC’li M. Alkan.

Adana Peke’den tüm köylüleriyle topluca Mesarya’nın göbeğindeki Ulukışla köyüne geldiğinde 17 yaşında olan ve şimdi birlikte göç ettikleri babası artık hayatta olmayan Y.B.’nin şu sözleri oldukça ilginç:

“Bizim köyde öküzle, karasabanla geçim sağlardık. Traktör, yani öyle olanağımız yoktu. Kayalık dağlık bir köydü. Sel geliyor, köyü alacak deniyor… Böyle olunca köyün büyük bir çoğunluğu (göçü) tercih etti.”

Denizli’nin Alan köyünden önce Demirci köyüne gelin giden K.V. isimli kadın, o yıllarda daha yeni evlenmiş olmalıydı ki, evlerini ziyaret eden devlet görevlilerinin, “1975’te bir kış günüydü geldiler. Bir karlı gündü yazdılar. ‘Size evler vereceğiz tarlalar vereceğiz’…” şeklinde vaatlerle kendilerini ikna ettiklerini aktarmış… Sonra da ver elini Kıbrıs tabii. Topluca Karpaz tarafında, Yarköy’e yerleştirilmişler. Köy ve evler, Türkiye’de fotoğrafı gösterilenler, vadedilenler kadar güzel değilmiş ama yine de dönmemişler geriye…

Neden geri dönmediklerini ise tüm samimiyetiyle şöyle izah etmiş K.V.: “Toprağımız vardı ama yeterli değildi. Şimdi ne yalan söyleyeyim. Olur da fazla varlığımız olsa niye gelelim buraya…”

Kendisiyle röportaj yapıldığında 48 yaşına gelmiş olan adının baş harfleri S.K. olan kadın ise Türkiye’den Kıbrıs’a geldiğinde; “15-16 yaşındaydım” diye başlamış söze. “Bizim köy Veyseller köyü, ‘Kıbrıs’a iskan çıktı gideceğiz’ dedi, büyükler. Babam yazılmış annem gelmek istemedi. Bizim köyü burada Maraş bölgesine yerleştirdiler. Buraya da Veyseller Mahallesi denildi.”

Belitmiş olduğumuz gibi, TC’li resmi görevliler, Anadolu kırsalında iskan edilmeyi bekleyen topraksız insanları, topluca köylerinden Kıbrıs’a göç etmeleri konusunda ikna etmek için binbir vaat ve yalan dolana başvurmaktan pek çekinmemişlerdi.

Bunu Adana Osmaniye’den, B. Özer’in anlatısından da çıkarmak mümkün. Ceyhan Nehri üzerinde baraj yapılınca, köyleri de barajın suları altında kalmış olan B. Özer, Mesarya’da İncirli köyüne göçe teşvik edilişinin hikayesini şöyle anlatmış:

“74 Barış Harekatı’nı canlandıran filmler gösteriliyordu… Akarsu gösteriliyordu, bilmem ne gösteriliyordu… Meğer o filmlerdeki akarsular foto montaj yapılmış. Biz dedik ki güzel bir yermiş burası, bize 180 dönüm tarla verilecekti. Evler döşeli olacaktı, iki katlı. Her şey içinde.”

Tabii Adana’nın köyünde yaşayan kişi, Mesarya bölgesinin ovalarının kupkuru, derelerinin de uzayıp giden susuz hendeklerden ibaret olduğunu nereden bilecekti ki?

Daha buna benzer birçok hikayesi olan insan, 1975-1976 yıllarında, 50’li-60’arlı gruplar halinde, Türkiye’den otobüslere, oradan da alelacele gemilere bindirilip, kafalarında bin bir peri masalıyla topluca Kıbrıs’a gönderilmişler…

Kıbrıslı Rumların boşalttıkları köylere ve terk ettikleri evlere yerleştirilmişler…

Hem de daha bir kısım Kıbrıslı Türk, Güney’den Kuzey’e henüz göçmemişken.

Bütün bunlar bir göç olayı iseydi eğer, araştırmayı yapan yazarların da belirtmiş oldukları gibi, Türkiye’den Kıbrıs’a gerçekleşen bu göç, bilinen göç teorilerine ve tariflerinin hiçbirisine de uymuyordu.

……………………………………………………

Turancılık Taksim’i değil ama “nefret söylemi”ni içselleştirdi…

Öte yandan araştırma raporlarına bakınca, Kıbrıs’a ilk gönderilenlerin, iş gücü vasıflarına veya adanın iş gücü talebine göre planlı bir biçimde sevk edilmemiş olduklarını anlıyoruz. Ayrıca Kıbrıs’ta yerleşecekleri mekanlar Türkiye’de kaldıkları coğrafyanın iklim şartlarına uygun mu değil mi, kimse, ne Türkiye’den gönderen, ne de göç edenleri şartsız şurtsuz Kıbrıs’a kabul eden Denktaş yönetimindeki siyasi ve bürokratların bütün bunları araştırma zahmetine katlanmadıklarını görüyoruz.

Nerede kaldı aktarılan TC’li nüfusun, adalılarla kültürel uyumu sağlamak için özel bir çaba içerisine girişilmiş olması…

Daha önce de izah etmeye çalıştığım gibi, Türkiye’den Kıbrıs’a olan, bir göç olmaktan çok, adanın Türkleştirilmesi ile ilgili, daha çok siyasi bir operasyondu.

Özel Harp Dairesi’nin Kıbrıs operasyonunun askeri ayağı 20 Temmuz askeri müdahalesiyle tamamlanmış, acilen sivil nüfus aktarmasının da yapılması gerekiyordu. Bunun için Ankara’da devlet ve hükümet görevlileri, Kıbrıs’ta da başta Denktaş Bey olmak üzere raporda bu işi için isimleri zikredilmiş olan dönemin bakan ve müsteşarı Kotak ile Atun Beyler, söz konusu nüfusun adaya acilen aktarılmasında önemli rol oynamışlardı.

Tam da o günlerde Türkiye Devleti ve Hükümeti’nin çeşitli nedenlerle toprakları istimlak edilen ve acil olarak iç göç yoluyla iskan etmesi gereken vatandaşları söz konusuydu. Öte yandan KTFD yetkililerinin de Kıbrıslı Rumların terk etmek zorunda kaldığı evleri doldurarak başta narenciye olmak üzere bahçelerin bakımını sağlamak için acil iş gücüne ihtiyaçları vardı.

Bu nedenle her şey plansız programsız, binbir vaat ve güzel laflar eşliğinde başladı ve öylece de sürdü. Devletleri tarafından iskan edilmeyi bekleyen Türkiyeli köylüler, alelacele Kıbrıs’ın kuzeyinde Rumlardan boşalan köylere ve evlere aileleriyle doldurmak ve bahçelerin de bakımı için iş gücü ihtiyacını karşılamak üzere, gemilere doldurulup apar topar adaya gönderildiler…

Birkaç yıl gibi kısa bir süre içerisinde adaya göç ettirilen ve sayıları altmış binden fazla söz konusu bu insanların ortalama sosyoekonomik profiline gelince…

Çalışma raporundan elde edilen bulgulardan anlaşıldığı kadarıyla Türkiye’den Kıbrıs’a gönderilenlerin çoğu:

Yoksul ve topraksız köylülerdi. Daha çok toprakla uğraştıkları için, ekonomik anlamda tarımsal iş gücünü oluşturuyorlardı. Eğitim seviyeleri oldukça düşüktü. Kıbrıslılardan daha dindar ve daha muhafazakardılar. Topluca gelip, topluca yerleştikleri için de içe dönük, dışarıya, yani adanın insanlarına kapalı yaşamı kaldıkları yerden sürdürmeye devam edecekleri beklenen bir durumdu. Ancak bütün bunlar da Kıbrıslılarla adaya gelen TC’lilerin kültürel kaynaşmalarını değil ama çatışmalarını tetikleyecek faktörlerdi…

Nitekim öyle de oldu…

Denebilir ki Özel Harp Dairesi’nin Turancılığa oldukça yakın duran “Türk Milliyetçiliğinin Kıbrıs’ta Taksim’i gerçekleştirme tahayyülü”, üstelik de kendi zaferini ilan etmeye en yakın olduğunu düşündüğü bir sırada, önce Kıbrıslı Türkler arasındaki gündelik kendine has naif yaşamın duvarına tosladı.

Türkiyeli Kıbrıslı çatışması, kısa sürede ortaya çıktı. Daha birinci dalga TC’liler adaya gelmeye devam eder toplu halde Rumlardan boşalan evlere dağıtılırlarken, gündelik hayatta ortaya çıkan her farklılık Kıbrıslı Türklerin cephesinde TC’lilerle benzemediklerine dair algıyı güçlendirdi.

Gerçi Kıbrıslı Türkler de farklılıklarını, adaya gelenlere yukarıdan bakarak belli ettiler. Örneğin çakşırlı erkeklerin, alacalı bulacalı renkleriyle fistanlı ve başörtülü kadınların, masanın ayaklarını kırarak yer masasına dönüştüren bol çocuklu ailelerin, kadın erkek ilişkilerindeki farklı tutuculuğun gelenlerin farklı bir kültürü olduğunu kabule yanaşmayıp, gelenlerden uzak durdular.

Kıbrıslılar gelenlerin farklılıklarını kabullenmek yerine, bu farklılıkları, ileri-geri, modern-çağ dışı, doğru-yanlış, iyi-kötü olarak etiketletmekte gecikmediler.

Elbette adalılar ileri, modern, doğru ve iyi özelliklerini kendilerine, diğerlerini de adaya gönderilenlere yakıştırdılar.

Zaten geldikleri ülkenin (Türkiye Cumhuriyeti-hp) varsıl kentlilerinden ve devletin resmi görevlilerinden buna benzer aşağılanmalara maruz kalan, Türkiye’de alt sınıf ve tabakalara dahil bu insanlar, hallerine şükredip kaldıkları yerden kapalı yaşamlarına, ilk anda yerleştirildikleri mekanlarda devam ettiler.

Hal böyle olunca Kıbrıslı Türkler arasında TC’lilere karşı “nefret söylemleri” gündelik hayatın bir bölümüne yerleşti.

Araştırma raporu 1975-80 dönemi gelenlerle sınırlı olduğu için ve makalemi de bu dönemle sınırlamak zorunda kaldığım için şimdilik burada duruyorum…

Gerçi geçtiğimiz ocak ayında, günümüzde TC kökenliler ile Kıbrıslı Türkler arasındaki “nefret söylemi” ile ilgili olarak, Havadis Gazetesi’nde, yukarıdaki anlatılarımla da yakından ilgili olduğunu düşündüğüm arka arkaya iki makalem yayımlanmıştı…

……………………………………………………………

Sonuç olarak…

Türkiye Devleti ve Hükümeti yetkilileri, araştırma raporundaki röportajlardan da anlaşılacağı gibi, Türkiye’de iskan etmek zorunda kaldığı insanlarını, binbir vaatle adeta kandırdı ve Kıbrıs’a nüfus aktarmakta kullandı. Gönderdiği ile de kaldı. Adaya uyum göstermeleri için hiçbir psikolojik, sosyolojik, ekonomik destek sağlamadı. Yaşam tarzlarındaki farklılıkları, Kıbrıslı Türklerle çıkabilecek olası anlaşmazlıkları, onlara yardımcı olmayı akıl etmedi.

Bazen toptan bir mezrayı, bir mahalleyi ve hatta bazen de topluca bir köyün insanlarını apar topar gemilere bindirerek gönderdi. Araştırma raporunda adaya gönderilen TC’lilerle yapılan röportajlarına bakınca, “dönemin Türkiye siyasetçi ve bürokratlarının, kendi vatandaşlarından en kısa bir zamanda nasıl kurtulurlar” diye bir hesap içerisinde olduklarını düşünmeden edemedim. Demek istediğim gönderilenler Türkiye’deki coğrafi ve kültürel koşullara uygun mu değil mi diye seçilmediği gibi, gönderildikten sonra da, adaya uyum için herhangi bir desteğin ve ilginin onlara verilmediğidir. Belki “görevli” ya da savaşa katılanlardan (gazi, subay, diplomat, istihbarat görevlisi vb.) bir miktar insan düzenli rapor göndermeleri için adaya gelmiş ve kalmış olabilir. Ama bunlar da olsa olsa sadece TC Devleti ve Hükümeti’ni ilgilendiren daha çok resmi ve “milli” görevle donatılmış kişilerdi.

Kıbrıslı Türklerin o yıllardaki siyasi yöneticileri de, bir an önce Kıbrıslı Rumların terk etmek zorunda kaldığı boş evlere, yazda sulanmayı bekleyen narenciye bahçelerine, toplanacak zeytin ve harnuplara, sürülüp ekilecek tarlalara acil işgücü bulmakla ilgilendiler. Elbette bunun için iş gücüne ihtiyaç vardı. Sonuçta önüne arkasına bakmadan Türkiye’de iskan edilmeyi bekleyen kalabalıklar, başta Denktaş, Kotak ve Atun vb. siyasetçilerin çabalarıyla Kıbrıs’a davet edildi ve apar topar boş olan köylere plansız programsız anın mevcut ihtiyaçlarını karşılamak üzere yerleştirildi.

Güneyden gelen Kıbrıslı Türkler ile Anadolu’dan gelen TC’liler genellikle birbirinden ayrı bölgelerde yerleştirildiler.

Dolayısıyla da iki farklı coğrafyanın birbirinden farklı yaşam tarzlarına sahip insanları, 1974’ten itibaren, daha önce kaldıkları yerden, kendi içlerine dönük olarak yaşamlarını sürdürmeye devam ettiler.

23 Şubat Perşembe günkü Havadis Gazetesi’nde Arif Hoca şöyle bir alıntı yapmıştı: “… Doğduğu topraklardan gitmek zorunda kalan ya da bırakılan insan, ‘kökünden’ sökülen bir ağaç gibidir. Gittiği ya da gitmek zorunda bırakıldığı topraklarda ise dikilen bir direk gibidir.”

Sanırım bu da işin insani boyutudur ve Kuzey Kıbrıs’taki TC’liler konusu üzerinde bir kere değil, iki kere düşünülmesi gereken bir durumdur.

Yani Kıbrıs sorununun sadece “işgal” boyutuyla değil, aradan geçen süre içerisinde “insani” ve özellikle de “sınıfsal” yönüyle de ele alınmasını gerekli kılmaktadır…

……………………………………………………………………………….

(1) Söz konusu 14 ilin isimleri: Karadeniz’den Trabzon, Samsun, Rize köyleri, Ege Bölgesi’nden Manisa, Denizli kırsalı Güney Doğu ve Doğu Anadolu’dan Elazığ, Maraş, Hatay, Osmaniye ve köyler, Orta Anadolu’dan Konya, Adana kırsalı Akdeniz Bölgesi’nden Antalya, Mersin, Silifke civarı.

 

  • Bu yazı daha önce Havadis’in eki POLİ’de yayınlandı

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.