Kuzey Kıbrıs’ta TC’li olmak nasıl bir şey? – Halil Paşa – Poli

0
2377

Kuzey Kıbrıs’taki Türkiye kökenliler. Türkiye Cumhuriyeti’nin baş harflerini sadeleştirerek de dillendirdiğimiz TC’liler yani. Uzun bir süredir günlük yaşamın hemen her alanında çıplak gözle görünür olmalarına rağmen, “onlar” hakkında bilimsel veya akademik bir inceleme yok denecek kadar azdı.

Ne Kıbrıs’ta, ne de Türkiye’de konunun uzmanı yazar ve akademisyenler bu sorunla ancak araştırdıkları başka başlıklarla ilgisi oranında ilgilendiler. Tüm adalıları ilgilendiren ve aslında bir nedenle hemen her gün konuşulan Kuzey Kıbrıs’taki TC’lileri ele alıp derinliğine araştırmak, “acaba yanlış anlaşılır mıyım” endişesini besledi ve gerek akademik, gerekse entelektüel çevrede, direk olarak konuyla ilgili geniş çapta bir araştırma yapılmasının önüne set çekti.

Benim hatırladığım geçmiş yıllarda YKP tarafından gerçekleştirilen ve Mete Hatay, Muharrem Faiz, Mehmet Hasgüler ile Alpay Durduran’ın katıldığı bir panelde, “Türkiye’den Kıbrıs’a nüfus akışı ile adanın demografik yapısında yol açtığı değişimlerin” daha çok uluslararası hukuk ve siyasi boyutunun tartışıldığıdır.

“Kuzey Kıbrıs’taki TC’lilerin” yazılmasındaki yanlış anlaşılmayla ilgili endişenin kısa tarihçesine gelince.

1950’li yıllardan itibaren, “Kıbrıs Türk’tür”, “Ya Taksim, Ya Ölüm”, “Ordu Kıbrıs’a”  dönemin “TC derin devleti” kaynaklı sloganları ile “anakronik milliyetçilik”ten mütevellit “Vatandaş Türkçe Konuş”, “Türk’ten Türk’e” kampanyaları, hem Kıbrıs, hem de Türkiye kamuoyunda uzun yıllar birçok insanın yaşamında derin izler bırakmıştır. Kıbrıs’ta Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırumlara, Türkiye’de ise azınlıklara karşı düşmanlık yaratacak eylemelere ve hatta siyasi cinayetlere varan kırımlara yol açmış olduğunu bilmem hatırlatmaya gerek var mıdır?.

Uzun yıllar kamuoyunda ırkçı-milliyetçi ajitasyon ve propaganda amaçlı yalan yanlış asparagas gazete haberlerinin ve kulaktan kulağa yayılan Kıbrıs hakkındaki yalan yanlış söylentilerin, Türkiye siyasi yaşamında birçok yüz karası olayın tetikleyicisi olduğu, bugün artık olayı provoke edenler tarafından dahi itiraf edilmektedir. 1955 yılında Türkiye’de yaşayan azınlıklara karşı başta İstanbul olmak üzere birçok kentteki toplu ırkçı saldırılara yol açan 6-7 Eylül olaylarının hazırlayıcılarından birisi de Kıbrıs Sorunu’ndan kaynaklı bu “derin devlet kaynaklı milliyetçi propaganda”dır.

Ama buna rağmen Türkiye’de hala konu Kıbrıs Sorunundan açılınca, değil vatandaşlar, bir zamanların 68 ve 78 kuşağı solcuları bile milliyetçi bir reaksiyon göstermekte; derin devlet kaynaklı “sizi biz kurtarmadık mı?” muhabbeti ve “yavru vatan” itirazları altında, olayın tartışılması daha başlamadan sonlanmaktadır.

Bu nedenledir ki, yurt dışına göçler konusunda uzman Türkiyeli yazar ve akademisyenler, Avrupa’daki TC’li göçmen topluluklarına yoğunlaşırken, sanki de Kıbrıs Türkiye’nin küçük bir parçasıymış gibi, Kuzey Kıbrıs’taki TC’lilerle ilgili araştırma yapmakta, büyük olasılıkla “yanlış anlaşılmamak için” pek uğraşmamaktadırlar.

…………………………………………………………………………………

1975 yılı ve sonrasında Türkiye’nin “az gelişmiş” bölgelerinden adaya topluluklar halinde gönderilen ilk dalga TC’lilerin, Türkiye’de yarım asırdır süren ajitasyon ve propagandanın etkisinde kalmış “ırkçı-milliyetçi düşünceler” taşıdığını yazmama bilmem gerek var mıdır?..

1974-75 yıllarında Türkiye’de ismi cismi duyulmamış eline mikrofon geçiren kadınlı-erkekli şarkıcıların, ana-avrat dere tepe dümdüz Rum’a ve Yunan’a salladıkları galiz küfürlerle bezeli güftelerinden mütevellit şarkı kasetlerinin satışı, piyasalarımızda tavan yapıyordu.

Sadece Türkiye kamuoyu değil, Kıbrıs’taki TC’liler de ve hatta Kıbrıslıtürkler de, 20 Temmuzun sonrası ilk aylarda ve ilk birkaç yılda, bu anakronik şarkı ve türkülerle eğlenip coşuyordu.

Allahım ne türkülerdi onlar… “Memet koydu, Yunan uçtu, bastır memetçik bastır…” nakaratlarıyla uzayıp giden, her bir mısrasından nefret söylemi fışkıran küfürler…

Savaşın ortaya çıkardığı ve “psikolojik harp” propagandasının zirve yaptığı bu zaman diliminde, “Rumlardan boşalan coğrafyanın Türkleştirilmesi” için böyle ırkçı ve kaba-saba şarkılarla dolu kasetler eşliğinde adaya gönderilen TC’liler de, ne yazık ki yoksul, topraksız ve muhafazakar ve de nihayet kelimenin tam anlamıyla “köylü”, yani değişime oldukça kapalıydılar.

Doğup büyüdükleri köylerini, mahallelerini ve nihayet evlerini (ilk gelenlerin yerleşim yerleri baraj altında kalmış, orman arazisi ya da heyelan bölgesi ilan edilmişti ve Kıbrıs’ta olmazsa Türkiye’de mutlaka bir yerlere topluca yerleştirilmeyi bekleyen köyl(ül)erdi-hp) terk etmişlerdi.

Kolay değildi insanın toprağını terk etmesi. Çünkü insanın evi, yeri, sokağı, mahallesi, tarlası, ağacı demek,  vatanı demekti. Bu insanlar vatanlarını terk etmişler, bambaşka bir coğrafya’ya, farklı bir iklime ve yabancısı oldukları adalı yaşam kültürünün içerisine terk edilmişlerdi. 

Türkiye’den Kıbrıs’a özellikle de “ilk göç dalgası”nda gelen bu insanlar, Anadolu’da boşalttıkları köylerinden çoluk çocuk gemilere doldurularak topluca aileler, mahalleliler halinde gönderilmişlerdi Kıbrıs’ın Kuzeyine. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşlundan sonra, nüfus mübadelesi bir yana, eşine rastlanmayan, “zorunlu göç” olarak da adlandırılabilecek, konunun uzmanları için “nev-i şahsına münhasır” özel ve bildik dış göç hareketlerinden epeyce farklı bir toplumsal olaydı bu.

Askeri harekattan topluca kaçan Rumların terk edilmiş boş köylerine, yine topluca yerleştirilen bu ilk dalgaya mensup TC’liler, az önce belirtildiği gibi tanımadıkları bir coğrafyada, yabancı oldukları bir kültürle karşı karşıya bırakılmışlardı. Bu “yeni taşındıkları coğrafya’ya” adapte olabilmeleri için de onlara, ev, bahçe ve tarım yapacakları toprağın dışında, militarist bir akıl’la ırkçı-milliyetçi nutukların ötesinde bir şey verilmemişti…

1975-80 döneminde Türkiye’den adaya aktarılan sayıları 60 bin civarında TC’li nüfus, topluca belli köylere yerleştirildiler. Daha sonra ikinci ve üçüncü parti olarak 1990 ve 2000’li yıllarda gelmeye devam ettiler. Kimi kaçak, kimi çalışma izinli, kimi de yerleşmek amacıyla, Lefkoşa ve Mağusa surlar içerisinde… Adeta gettolar oluşturup, içe kapanık, kendi yaşamlarını kurdular.

Bir türlü Kıbrıslıtürklerle yeterince kaynaşamayıp ayrık otu gibi durmaları, Kıbrıslıtürklerin de onları sadece seçim zamanında oy istemek için hatırlayıp diğer zamanlarda ülkedeki kötü gidişattan sorumlu tutacak şekilde davranmaları, yıllar geçtikçe, hem Kıbrıslıtürklerde hem de TC’lilerde ayrı ve gayrı durmayı içselleştirdi.

………………………………………………..

Kıbrıs Sorunundaki milliyetçi algının Türkiye insanının hafızasından silinmesi elbette kolay değildir. Milliyetçilik hastalığının tedavisi için, hem zamana, hem de dünyanın gidişatını iyi okuyan cesur siyasi partilere ve siyasetçilere ve de konun uzmanı akademisyenlere, nihayet politikacılara her zaman ihtiyaç vardır.

Belirtmek gerekir ki Avrupa’daki ırkçılık ve milliyetçilikle ilgili tartışmalarda yaşanan liberalleşme Türkiye’yi de etkilemiş olmalı ki, örneğin Türkiye’nin AB yolcuğu ile birlikte yakın tarihte Türkiye’de tabu sayılan siyasi tartışmaların giderek yaygınlaşmasına şahit olduk.

Kürt Sorunu, Ermeni Sorunu, 12 Eylül, 28 Şubat, Türban, MGK, Genel Kurmay, JİTEM ve Ergenekon’la birlikte derin devlet gibi, daha önce tartışılması tabu olan nice “tehlikeli” konular, yaygın bir biçimde yazılıp konuşulmaya ve hatta kitaplaşamaya başlandı.

Öte yandan Kıbrıs Sorunun çözümü için BM tarafından ortaya atılan Annan Planı, gerçekleşen mitingler ve nihayet adadaki referandum ile birlikte, Türkiye’de Kıbrıs Sorunu’yla ilgili siyasi tartışmalar da ilk defa “resmi tezin” dışına taştı. “Milliyetçi ezberi bozacak” şekilde tartışmaların gelişmesine olanak sağlandı. Birçok yazar gazete, dergi ve kitaplarda Kıbrıs Sorunu konusunda yakın tarihte “aykırı” sayılan farklı düşünceler ortaya koymaya başladı. Türkiye medyasının ve kamuoyunun dikkatini çeken Kıbrıs tartışmaları, “yavru vatan” söylemleriyle bezeli derin devlet kaynaklı milliyetçi zırhı delip geçti.

İşte 2007 ile 2009 yılları arasında TÜBİTAK’ın katkılarıyla iki öğretim görevlisinin; “Kuzey Kıbrıs’a Türk Göçünün Niteliği ve Göçmenlerin Ekonomik Sosyo-Mekansal Bütünleşme Sorunları” isimli araştırma projesi de, (1) Türkiye siyasi yaşamındaki bu siyasi alt üst oluş sürecinin ertesinde gerçekleşti.

Bu arada Kuzey Kıbrıs’ta 6 üniversite olmasına rağmen, adamızdaki TC’lilerle(2) ilgili, TÜBİTAK’ın katkılarıyla üretilen bu denli geniş kapsamlı bir akademik araştırma şimdiye dek yapılmamıştı. Demek istediğim şu ki; bizim üniversitelerimiz ve öğretim görevlilerimiz, kendi ülkelerini ilgilendiren ve hala sürmekte olan bu toplumsal olayın araştırılmasında bile, ne yazıktır ki Türkiye’deki meslektaşlarının epeyce gerisinde kalmışlar…

…………………………………………………………………

Başta Türk Milliyetçi söylemi ve buna bağlı “gelen Türk, giden Türk” mantalitesi, aradan geçen süre içerisinde, adaya gönderilen TC’liler ve Kıbrıslıtürkleri birleştirmek bir yana her iki tarafın sosyal ilişkilerini, gündelik hayatta tarafların zorda kalmadıkları sürece birbirlerine karşı kapalı tutmasının dışında ise yaramadı.

Şimdi araştırma zamanıydı. “Ayrılık”, “birbirine kapalı durma”, “kaynaş(a)mama” ve hatta “nefret söylemleri” eşliğinde TC’liler ile Kıbrıslıtürklerin birbirlerini “ötekileştirme” halleri ortaya dökülüp sorgulanmalıydı…

Bu gaile ve düşünce ile yapılmış Türkiye kaynaklı bir araştırma sanırım ta baştan siyasi bir önyargı taşmaya adaydır. Çünkü yaşanan onca değişime rağmen Türkiye’nin Kıbrıs Sorunuyla ilgili siyasi jargonunda hala terk edilmeyen “yavru vatan” algısından kaynaklı milliyetçi önyargılar durmaktadır.

Bahse konu araştırmada Türkiyeli iki öğretim görevlisinin yorumlarından hareketle benim bu kanıya varmış olmam, yine de yapılan akademik çalışmanın önemini azaltmaz.

Çünkü söz konusu araştırmanın muadillerinden çok daha fazla emek harcanarak üretilmiş ve çok önemli bilgi ve bulguları içerdiğini düşünüyorum. Araştırma raporunun içerisinde, rakamlar, tablolar, hem sivil toplum örgütleri, hem de bizzat 1975-76 yıllarında Kıbrıs’a gelmiş ve TC’lilerle röportajlar var.

Uzun yıllardır burayı “vatan” belleyerek yaşamış olmalarına rağmen “Türkiye’de Kıbrıslı, Kıbrıs’ta TC’li” olmakla karşı karşıya kalan ve bu nedenle de kendisini adeta “yersiz yurtsuz” ve “dışlanmış” ve de “ötekileştirilmiş” gibi duyumsayan insanların yalın ifadeleri var…

……………………………………………………..

Türkiye’den Kıbrıs’a nüfus akışının anlatıldığı söz konusu bu akademik çalışmanın varlığından İlk defa Murat Kanatlı beni haberdar etmişti. Aslında Kanatlı’nın bahsetmiş olduğu, 2010 yılında “Tarih, Sınıflar ve Kent” isimli kalınca bir kitapta yayımlanmış 41 sayfalık bir yazıydı. 20 Temmuz 1974 askeri müdahalesinden sonra Türkiye’den Kuzey Kıbrıs’a sivil göçleri ele alan bu 41 sayfalık makale, 2007 – 2009 tarihleri arasında TÜBİTAK desteği ile gerçekleşmiş 300 küsur sayfalık bir projenin özetiydi. Araştırmacılara gelince…

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler öğretim görevlisi Doç. Hatice Kurtuluş ile Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim görevlisi Doç. Semra Purkis.

Söz konusu projeye ait raporda, oldukça uzun Tablolar, Grafikler ve röportajlar ve araştırmayı gerçekleştiren yazarların yorumları bulunuyor. Bu arada meraklıları için yazmış olayım. TÜBİTAK’ın sitesini ziyaret ederek, “Kuzey Kıbrıs’a Türk Göçünün Niteliği ve Göçmenlerin Ekonomik Sosyo-Mekansal Bütünleşme Sorunları” isimli ve 106K330 numaralı bu projeye ulaşmaları mümkün.

Az önce belirtmiş olduğum gibi, “Tarih, Sınıflar ve Kent” isimli, “Dipnot”yayınları tarafından yayınlanan kitapta, söz konusu 300 sayfalık araştırma projesinin iki öğretim görevlisi tarafından, “Göçmenlerin Vatandaşlık, Kimlik ve Aidiyet Üzerinden Sosyal Dışlanması: Kuzey Kıbrıs’ta TC’li olmak!”başlığıyla 41 sayfalık özeti yapılmış.

Şimdi yavaş-yavaş, 1975’in Mayıs’ından 1980 yılı başına kadar geçen sürede“birinci dalgaolarak Türkiye’den Kıbrıs’a aktarılan” insanların, neden, nasıl ve kimlerin teşvikiyle göç ettirildiğini, göçenlerin Kıbrıs’a gelince nelerle karşılaştıklarını, araştıran bu çalışmayı eleştirel bir gözle irdelemeye başlayabiliriz.

……………………………………………………………

“1975’in Mayıs’ından 1980’lerin başlarına kadar”, “çoğu topraksız köylüleri Kıbrıs’a taşıyan bu birinci dalga”yı araştıran yazarlar, aslında olayın, “nüfus aktarımı” ya da “zorunlu göç(3) olarak değil de, bir nevi “özel bir göç hareketi” olduğunu ifade etmişler. Yani “göç”ün, ne “iç göç”, ne de “uluslararası göç” teorilerine pek uymayan, nev-i şahsına münhasır, yani “pek çok özgünlük barındırmakta” olduğu belirtilmiş.

Ancak yazarlar bir şeyi gözden kaçırmışlar. Türkiye’de derin devlete de hakim olmuş Turancı ve Türkçü görüşün çabası ve teorisine eklemlenmiş olan “Kıbrıs’ın İstirdadı” veyahut da “Adanın Taksimi” (4) konusunda, 20 Temmuz 1974’ün hemen sonrasında şartların çok uygun olduğunu, “göçün” de zorunlu olarak bu çabaya hizmet edebileceği kısmını adeta görmezden gelmişler.

Öte yandan iki yazar, Türkiye’den Kıbrıs’a göç’ün özgünlüğünü şöyle özetlemeye çalışmışlar:

1.Uluslararası göç açısından (dış göç-hp) “ekonomik gelişmişlik düzeyi daha düşük ülkelerden daha yüksek olan ülkelere doğru olacağı” varsayımı, “1975 Türkiye’den Kuzey Kıbrıs’a olan göç için geçerli değildir.

2.”Türkiye’nin 1974’te Kıbrıs’ın topraklarını işgal ettiğine dair yaygın uluslararası kabul ile çelişen bir durum olarak “işgalci” devletin vatandaşları olan Türkiye göçmenlerinin (TC’lilerin) nasıl oluyor da Kıbrıs’ın en alt ve dışlanmış toplumsal sınıfını oluşturdukları”na hayret edip bunun bir çelişki (yani işgal olamaz-hp) olduğunu anlatmaya çalışmışlar.

Özellikle ikinci maddedeki koyulaştırılmış alıntı kısmının, noktası virgülüne dokunmadan yazarların 41 sayfalık makalesinden aktarıldığını belirtmiş olayım.

Toprakları, evleri, tarlaları baraj suları altında kalan veya ormanlık araziye dahil edilen veyahut da heyelan altında kalan, “çoğu topraksız köylüleri Kıbrıs’a taşıyan bu birinci dalga”nın çok fakir insanlardan ve Türkiye’nin az gelişmiş kırsallarından geldiği yolundaki tespitler, bizzat yazarların araştırma sonunda elde ettiği rapordaki en önemli bulgularındandır.

Yazarlara, topluca gemilerle adaya taşınan bu yoksul ve topraksız kalmış, Türkiye’nin en alt tabakalarında yer alan insanların, “Kıbrıs’ın alt ve dışlanmış toplumsal sınıfını” oluşturmayıp da üst sınıfını mı oluşturacaklardı diye sormak gerekiyor?

Savaş yoluyla fetih yapan ülkenin, fethettiği toprakların zenginliklerine ganimet olarak el koyan sınıfın yoksullar değil, varsıllar olduğu tarihi bir gerçektir.

Kıbrıs’ta da öyle olmuştur.

Savaşın, yağmanın etik olarak kabul edilmezliği bir yana, adada Kıbrıslırumların terk etmek zorunda kaldığı savaş ganimetinin dişe dokunur bölümüne, elbette en alt alttaki işçi ve yoksul köylüler ve erler değil, devlete sahip olan erk, siyasi, bürokrat, tüccar ve üst rütbeliler el koymuştur…

Türkiye’de, topraksız, yoksul, eğitimsiz ve vasıfsız işgücüne sahip insanların adaya gelir gelmez yönetici, varsıl ve de elit tabakaya terfi etmelerini beklemekse, en basit deyimle bir saf dillik değil de ne olabilir ki!..

İşçiler, yoksul ve topraksız köylüler ancak sosyalist bir devrim ve sosyalist bir rejimle toplumun alt sınıfı olmaktan kurtulur.

Olan, bir devrim değil de bir “askeri harekat”dı.  Hemen akabinde kazanılan savaş zaferi ile kaçan insanların mal ve mülklerine, Kıbrıslıtürklerin yanı sıra Türkiye’den Kıbrıs’a gönderilen yoksul ve topraksız köylüler de yerleştirildi.

Gönderilen TC’liler zaten topraksızdılar ve Türkiye’de bir yere yerleştirilmeyi bekliyorlardı.

Bu nedenlerden dolayı yazarların “işgalci” devletin vatandaşları olan Türkiye göçmenlerinin (TC’lilerin) nasıl oluyor da Kıbrıs’ın en alt ve dışlanmış toplumsal sınıfını oluşturdukları”na şaşırmış olmalarına, asıl ben şaşıyorum…

Asıl amaç askeri müdahalenin ertesinde bir vesileyle (Türkiye’den gelen ilk dalga TC’liler Kıbrıslı Rumlardan boşalan iş ve yerleşim alanlarına yerleştirilmişlerdi-hp) nüfus aktarımı yoluyla adanın Kuzeyi’nin alelacele Türkleştirilmesiydi. Bu da işgal eden ülkede iskan edilmeyi bekleyen yoksul ve topraksız köylü nüfusun aktarması ile gerçekleştirilmişti.

Büyük bir ihtimalle yazarlar Türkiye’deki “yavru vatan” algısının yarattığı milliyetçi atmosferden dolayı, yorumlarında bu gerçeği ıskaladılar…

……………………………………………………..

Bir savaş sonrasında galip ordunun erleri ne kadar varsıl olurlarsa, köylüleri de o kadar varsıllaşır.

Generaller ne kadar servet sahibi olursa, o andaki devlet erkanı da o denli servet sahibi olur.

Savaş ganimetinin paylaşılamayan kısmı da alt tabakalar, sıradan insanlar arasında üleştirilir. Kıbrıs’ta ilk dalga gelenlerin büyük bölümüne, evler, bir miktar taşınır mal ve bahçelerle tarlalar verilmiştir.  

Söz konusu topraksız köylülerin önemli bir bölümünün adaya gelince ev, toprak, bahçe sahibi olması her şeye rağmen yine de azımsanmayacak bir edinimdi.

Nitekim yazarların araştırmalarından elde ettikleri sonuca bakılırsa, 1975-79 arası Türkiye’den Kıbrıs’a gönderilenlerin %75-80’inin adada kaldıklarını görüyoruz.

Demek ki adaya “taşınan ilk dalga nüfus”un en azından maddi olarak önceki yaşamına göre halinden genellikle memnun olmadığını söylemek zor…

TC’lilerin Kuzey Kıbrıs’ta “toplumsal dışlanma”ya uğradıkları sonucuna varan yazarlar, Türkiye’den topluca gelenlerin (araştırmada Türkiye’den göç edenlerin köyler, büyük aileler, mahalleliler olarak topluca belirli köylere yerleştirildikleri tespit edilmiş) yine topluca belli köylere iskan edilmesiyle, TC’liler ile Kıbrıslılar arasında ta baştan bir mekansal ayrışmaya gidildiğini sanırım göz ardı etmişler.

Araştırmaya göre 1975 Martından itibaren Türkiye’de hükümet olan MC döneminde (yoğunlukla 1976-80 arası yıllarında-hp) en çok baskı gören Alevi ve Kürtler, “kan davaları ve arazi anlaşmazlıkları, kız kaçırma gibi husumetler nedeniyle köyünü terk etmek zorunda kalan aileler/sülaleler” adadan ayrılan %20 civarındaki ilk dalga TC’lilerin yerine gelmişler.

……………………………………………………

Toplam 41 sayfalık araştırma özetinde, Türkiye’nin adaya neden müdahalesinin siyasi, askeri ve tarihi boyutlarından bahsedilirken, dönemin muhaliflerinin de görüşlerine başvurmaya gerek duymadan salt Denktaş, Kotak ve Atun’un siyasi söylemlerinden mütevellit bazı tekrarlara gidilmiş…

R. Denktaş: “Rumlar Güzelyurt bölgesini ve Gazi Mağusa’da yine narenciye ve bahçe gibi bölgeleri terk ettiler…” (Rumların evlerini topraklarını Türk askerinin zoru ile değil de sanki kendiliğinden terk etmişler masalına inansa inansa bir Denktaş bey’in kendisi inanırdı herhalde-hp.)

H. Atun: “… Bizim tarım işçisine ihtiyacımız vardı. Şimdi, bu tarım iş gücü ihtiyacı da Türkiye’den karşılanacaktı. …Türkiye’den 30 bin göçmenin gelmesi planlandı ve vapurlara konarak gönderilmeye başlandı.” (Bildik bir tekrar-hp.)

İ. Kotak: “Biz hemen Barış Harekatından sonra, Bakanlar Kurulundan aldığımız bir kararla, benim Ankara’ya bir gidişim var. Sayın Denktaş’ın resmi bir yazısıyla. Türkiye’den öncelikle, daha önce Türkiye’ye göç etmiş Kıbrıslılar olmak üzere aşağı yukarı 50 bin kişilik bir nüfusun Kıbrıs’a gelmesi için….” (Aslında resmi söylemdeki niyet o kadar açık ki… Giden Rum’un malına Türkiye’den gönderilecek olanları yerleştirmek-hp.)

Yazarlar, Türkiye’nin adaya geldikten sonra bir fetih zihniyetiyle hareket ettiğini, Denktaş ve maiyetindeki siyasilerin de bu zihniyete işbirlikçilik yaptıklarını, Türkiyeli işçilerin ve yoksul köylülerin ise bu işbirliğinin sonucunda adaya göç ettirildiklerini ve Kıbrıslırumların terk etmek zorunda kaldığı evlerde iskan edildiklerini…

Bütün bunların da Türkçü ve Turancı görüşün Kıbrıs’ın Taksimi ideasına uygun olduğunu…

Milliyetçiliğin sınıfları eşit kılmadığı ancak sınıf bilincini etnik ayrımcılığı kışkırtarak engellediği…

Elbette bunlar siyasi ve ideolojik konular. Ama bir araştırmanın rakamsal bulgularının ve ortaya çıkan yeni sosyal oluşumların yorumlanmasındaki farklılıklar da, ideolojik ayrılıklardan kaynaklanmıyor mu?

…………………………………………………….

Kitapta, Kıbrıs’a 1975-80 arası birinci dalga göçlerle ilgili bazı rakamlar da verilmektedir.

Buna göre 1975’te yapılan Viyana Antlaşmasına bağlı nüfus değişiminde, Güneyden Kuzeye geçen Türklerin sayısı 65 bin iken, Kuzey’den Güney’e geçen Rumların sayısı 150 binden fazladır.

Aradaki işgücü farkı ise İngiltere, Kanada ve Avustralya gibi yerlerde yaşayan yeterli sayıda Kıbrıslı Türk’ün adaya dönmemesi nedeniyle, aradaki nüfus açığı, kısa sürede Türkiye’den karşılanma yönüne gidilmiş olduğu söyleniyor.

Eğer Kıbrıslırumların hiçbirisinin bir daha Kuzey’e geçmeyecekleri, dolayısıyla adanın ikiye bölüneceği düşünülerek adaya Türkiye’den nüfus aktarılmışsa, sağır sultan da bilirdi ki bunun anlamı, TC Derin devletinin “Kıbrıs’ın İstirdadı Projesi”ni hayata geçirmesi çabasından başka bir şey değildi.

Kitapta sadece Denktaş ve çevresindeki milliyetçi-muhafazakar siyasilerle yapılan röportajlar, ne yazık ki Türkiye’den Kıbrıs’a “göç” olayının siyasi boyutunu açıklamaya değil, tam tersine perdelemeye yaramış. Yazarlar işin siyasi veçhesini açıklamada, olayı “kaçan Rumların boş bıraktıkları evlere ve susuz bıraktıkları bahçelere bakmak” gibi masum bir “göç” olayına indirgemişler.

Haftaya bıraktığımız yerden devam edecek ve kitapta, 1975-76 yıllarında Kuzey Kıbrıs’a ilk yerleşen TC’lilerle yapılan röportajlardan alıntılara, onların ne düşündüklerine yer vereceğiz.

……………………………………………

(1)Kuzey Kıbrıs’a Türk Göçünün Niteliği ve Göçmenlerin Ekonomik Sosyo-Mekansal Bütünleşme Sorunları, Hatice Kurtuluş, Semra Purkis, 2009, TÜBİTAK, 106K330 Nolu Proje.

(2)“Nüfus aktarımı” kavramı ile Türkiye’nin adaya askeri müdahalesinin ve Kıbrıs’ın Kuzeyini fethinin ertesinde, özellikle 1975-79 yılları arasında TC-KTFD arasındaki protokole göre Türkiye’den Kıbrıs’a planlı ve topluca nüfus aktarılması anlatılmaktadır. Yanı sıra ailelerine geçici ya da kalıcı bir gelecek aramak amacıyla kendiliğinden bireysel veya aileleriyle birlikte gelenler de buna dahildir. Kimi yazarlar için bu teorideki “göç” tanımına uygun olmasa ve bir savaş sonrasında işgal edilen bir coğrafya’dan kaçan savaş mağdurlarının boş kalmış evlerine topluca iskanı teşvik için yapılmış bir nüfus hareketi gibi özel bir durum da olsa bir göç’tür. Yazımda ben her iki kavramı da kullanmakla birlikte yazı içerisinde bu iki kavramın yazıya yerleştirirken sıkıntısını sürekli çektiğimi belirtmiş olmalıyım.

(3)Her ne kadar kimse zorla ve Osmanlı döneminde olduğu gibi bir “sürgün fermanı” ile adaya gönderilmemiş de olsa, gönderilenlerin köyleri ve evleri baraj suları altında, orman içerisinde ve heyelan bölgesinde kalan ve zaten zorunlu olarak aktarılacak yoksul ve topraksız köylülerden oluştuğu göz önüne alındığında “zorunlu göç” kavramının uygun olabileceğini düşünüyorum. Nitekim Kıbrıs’a ilk parti gönderilen köylüler topraksızdı ve Anadolu’da mutlaka bir yerlere aktarılmak üzere sıralarını beklemekteydiler. Yer bulunamadığı veya TC Devletinin tam da o anda işine siyasi olarak böyle bir nüfus aktarması geldiği ve Kıbrıs’a göç ettirilen birçok köylünün de araştırmacılarla yüz yüze görüşmelerinde söylediği gibi dönemin resmi makamlarının kendilerini çeşitli vaatlerle ille de Kıbrıs’a gitmeye yönlendirdiklerinden dolayı da bu kavram uygundur. Zaten ilk dalga gelenlerin %25 kadarı adanın kendilerine anlatıldığı kadar sulak ve verimli olmadığı nedeniyle ilk birkaç yıl içerisinde olanaklarını zorlayarak geriye dönmüşlerdir.

(4) Özel Harp mensubu İsmail Tansu Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu kitabında, “Kıbrıs’ın İstirdadı Projesi”nden, Denktaş ve Dr. Küçük ise birçok siyasi demeç ve söylemlerinde her fırsatta bir siyasi ülkü olarak “Taksim”den bahsetmişlerdir.

 

26/02/2012 – Poli Dergisi

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.