Batı, Türkiye ve Dersim! – Yılmaz Parlan

0
116

AKP Genel Başkan Yardımcısı Nurettin Canikli: “AB’ye girdiğimiz zaman bir takım yetkilerin Brüksel’e devredilmesi söz konusu olacak. Geniş hareket kabiliyetimizi bu yetki devri nedeniyle kaybetme riski oluşuyor. Açık söylemek gerekirse şu an itibariyle AB’nin bize faydasından çok zararı olacağını düşünüyorum” Muhterem zat AB’nin Türkiye’nin hızını keseceğini, AB’nin artık tahsis edeceği kaynağın da kalmadığını söylemiştir. Bu yetkili sanki daha önce yetkilerin Brüksel’e devredileceğini düşünmemişti herhalde. Türkiye’nin AB hedefinin özellikle demokratik standartların yükseltilmesi amacıyla konduğunu da unutmuş görünmektedir. AB’nin demokratik standartları yükseltmek için bir hedef olduğu ve ekonomide sağlanan istikrarın AB çıpası ve bağımsız Merkez Bankası çıpasıyla sağlandığı da unutulduğudur.

Cumhuriyet kurulduğunda Atatürk çağdaş uygarlığa ulaşmak için Batı’yı işaret etmişti. Mustafa Kemal’in bu işaretine rağmen onun makamına oturanların onun bu sözlerini takip ettiğini söylememiz çok zor. Türkiye’nin Avrupa yolunda ilk ciddi resmi adımı 1963 yılında Ankara Antlaşmasıyla start alır. İte kalka bazı adamlar atılsa da kayda değer bir mesafe katedilmez. Bülent Ecevit’in Başbakan olduğu 70’li yıllarda, Batılı liderlerin Yunanistan’la birlikte eş zamanlı olarak topluluğa katılma ve kurucu üye olarak yer alma teklifine Ecevit’in tavrı herkeste soğuk duş etkisi bırakır. “Onlar ortak, biz Pazar olamayız” diyen Ecevit elinin tersiyle medeniyetin kapısının açılmasına çomak sokmakla kalmaz, Atatürk’un işaretine de kulaklarını tıkamış olur. Sözde Ecevit sıkı bir Atatürkçü idi.

 

İmam Hatip liseleri Cunta döneminde dallanmış budaklanmış ve yeşermiştir…

80’li yıllarda Kenan Evren Cuntası işbaşındadır. Dillerinden ne Cumhuriyeti, ne Atatürkü hiç düşürmezler ama yaptıkları darbe ile onun kurduğu Türk Dil ve Tarih Kurumlarını kapatırlar. Köy Enstitülerini ve Halk Evlerini de saf dışı bırakırlar. Bununla da yetinmezler, Atatürk’un kurduğu siyasi bir parti olan CHP’nin de kapısına kilit vururlar . Atatürk’un işaret ettiği muasır medeniyete kulaklarını kapamakla kalmazlar. Cunta’nın başı Batı’ya yaptığı bir ziyarette uçakta kendisine 141-142 nci maddelerle yani idamla ilgili sorulan bir soru üzerine Cunta’nın ne anlama geldiğini herkesin iliklerine kadar hissetiği o meşhur fakat ayni zamanda bir o kadar da soğuk lafını söyler: “Ne yani asmayalım da besleyelim mi?”. Bunu Batı’ya yaptığı bir ziyarette söylemesi ise sol düşünceye ve medeniyete sıfır toleransla yaklaştığının bir başka ifadesiydi. Atatürk, dini devlet işlerinden ayırıp laik devlet yolunda adımlar atmasına rağmen, o İmam Hatip liselerinin kapılarını ardına kadar açmış ve bugünkü tablonun oluşmasında büyük rol oynamıştır. Cunta ile birlikte o da sözde sıkı bir Atatürkçü idi.

 

Özal attığı adımlar neticesinde devre dışı bırakılmıştı…

Özal döneminde Atatürk’ün işaret ettiği Batı yolunda ilk kez bir Başbakan adım atmış, AET’ye yani o dönem Avrupa Ekonomik Topluluğu olarak anılan birliğe girmek için üyelik müracaatını yapmıştı. Özal, siyasetin tepesine oturunca ilk iş olarak 10 Kasım Matem günlerinin bir yas olarak anılmasını iptal ettirmişti. Türkiye’nin çıban başı olan Kürt sorununa neşter vuracağı bir anda ise şüpheli bir ölümle göçüp gitmiş Özal attığı adımlar neticesinde devre dışı bırakılmıştı. Ölümü karanlık ölümlerin son halkasını oluşturmakla kalmıyor, karanlık bir dönemin kapısını da ardına kadar açıyordu. Askerler bir kez daha devrede idi. Atatürkçü idiler ama onun işaret ettiği Batı yoluna bir kez daha taş koymuşlardı. Ama sözde hepsi Atatürkçü idi.

 

Batı yerine “Susurluk” yoluna sapmışlar…

90’lı yıllar askerlerin tam hakimiyetinde geçti. Sözde sivil siyaset vardı ama post- modern darbe ile tüm siyasetçiler devre dışı bırakılmıştı. Türkiye Cumhuriyeti’nin en karanlık dönemlerinden biri start almış oluyordu. “Vatanı kurtaracağız – Şehitler Ölmez, Vatan Bölünmez” edebiyatı altında 17.000 meçhul cinayet işleniyor, insanlar bir bir kayboluyor. Polis Teşkilat binalarından tutuklular intihar süsü verilerek binalardan aşağı atılıyordu. Atatürk Batı uygarlığını işaret etmişti ama Güvenlik birimleri de bu işareti görememiş, yolunu kaybetmişti. Batı yerine Orta Çağ karanlığına giden yolda “Susurluk” yoluna sapmışlardı. Gerçekleşen trafik kazasında Polis teşkilatının ve Siyasetin en tepesindekilerin aranan bir tetikçi ile ayni araçta bulunup can vermeleri, yoldan ne kadar saptıklarını gösteriyordu. Hepsi de sözde Atatürkçü idi.

 

Muhterem zat Türkiye’nin AB hedefinin özellikle demokratik standartların yükseltilmesi amacıyla konduğunu da unutmuş görünmektedir

2000’li yıllar AKP’nin siyasi dümene el attığı yıllar. AB yolunda mesafe katedilen yıllar olarak görülür ama kazın ayağı öyle değildir. Askeri gücü kırmak için AB ve ABD ile birlikte hareket eden AKP yönetimi Askeri dize getirdikten sonra onunla uzlaşmayı tercih etmiş, gücün sahibi olunca da AB’yi sistematik şekilde halka şikayet edip dövdürtmüştür. AB’ye olan inancı temelinden sarsmış, son olarak AKP Başkan yardımcısının baklayı ağzından çıkarması tüm samimiyetsizliği gözler önüne sermiştir. Dünya gazetesine verdiği söyleşide ne diyordu iktidar partisinin Genel Başkan Yardımcısı Nurettin Canikli: “AB’ye girdiğimiz zaman bir takım yetkilerin Brüksel’e devredilmesi söz konusu olacak. Geniş hareket kabiliyetimizi bu yetki devri nedeniyle kaybetme riski oluşuyor. Açık söylemek gerekirse şu an itibariyle AB’nin bize faydasından çok zararı olacağını düşünüyorum” Muhterem zat AB’nin Türkiye’nin hızını keseceğini, AB’nin artık tahsis edeceği kaynağın da kalmadığını söylemiştir. Bu yetkili sanki daha önce yetkilerin Brüksel’e devredileceğini düşünmemişti herhalde. Türkiye’nin AB hedefinin özellikle demokratik standartların yükseltilmesi amacıyla konduğunu da unutmuş görünmektedir. Ya da sorudaki gibi; belki artık amaç hasıl oldu, AB hedefi gerekçesiyle yapılacaklar yapıldı, hedefe ulaşmaya da gerek kalmadı…

 

Ev ödevlerini yapmayan Türkiye, dönüşü olmayan tek yola girmiştir…

İşte sorgulanması gereken budur: Ankara, yetkilerini Brüksel’e devretmek istemiyor! Özal’ın dışında hiçbir lider AB yolunda samimiyet göstermeyip, hep türbinlere oynadı. Son günlerde AKP yetkililerinin AB karşıtı söylemleri Türk halkına karşı yapılan takiyye’nin boyutunu da göstermektedir. Son olarak Egemen Bağış’ın “AB memurlarını bile ödeyemez durumdayken biz 15 yeni Stadın ihalesini gerçekleştiriyoruz ” söylemi rotasından sapmış, AB limanına varmak istemeyen bir geminin resmidir aslında. Atatürk Batı’yı işaret etmiş ama onlar pusulaları şaşırdığından olsa gerek, göre göre Suriye’yi görebilmişlerdir. Sözde hepsi de Atatürkçüdür ve Türkiye kendilerine göre güçlü bir ülke olduğundan Batı’ya gereksinim kalmamıştır. Ev ödevlerini yapmayan Türkiye, dönüşü olmayan tek yola girmiştir. Doğru yolu göstermek için neredesin ey Atatürk?

 

75 yıllık resmi tarih yırtılmış Atatürk efsanesinin tabutuna ilk çivi çakılmıştır…

Başbakan Erdoğan CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ile girdiği Dersim polemiğinden 1936 ile 1939 yıllarını kapsayan devlet belgelerini basın önünde kamuoyuna açıklamış, Devletin isyanı bahane ederek 13.806 Kürt vatandaşının hunharca katledildiğini söyleyerek Kürt halkından resmen özür dilemiştir. Kürtleri imha eden planın, bizzat Başkomutan tarafından icra edildiğini belgelerle deşifre edip altında Reis-i Cumhurun imzası olduğunu göstermiştir. Böylece 75 yıllık resmi tarihi yırtmış Atatürk efsanesinin tabutuna ilk çiviyi çakmıştır. Ama tabuta çivi çakmakla meşgul olduğundan onun işaret ettiği muasır medeniyete ulaşmak için o da yolu kaybetmiş, kendini Darfur, Libya, Hamas ve son olarak Suriye yolunda bulmuştur. İnsan sormadan edemiyor: “Dersim sen bu işe ne dersin???”. Bu arada o dönem Dersim’in adının Tunceli olarak değiştirildiğini de hatırlatmakta fayda var ki bu uygulamalar bize hiç yabancı değil. Adanın kuzeyinde 74’ sonrası ismi değiştirilmemiş yer yok gibi. Türkiye’nin AB yolculuğuna dönersek, gözlerden kaçırılan AB’nin demokratik standartları yükseltmek için bir hedef olduğu ve ekonomide sağlanan istikrarın AB çıpası ve bağımsız Merkez Bankası çıpasıyla sağlandığı da unutulduğudur. Hem demokrasi hem ekonomik istikrar, başkası istedi diye değil, halk için gerekli standartlardır.

Ekonomik sıkıntı kılıfıyla vazgeçilen demokrasi, sonunda ekonomik istikrarı da bozar. Benden söylemesi, Dersim’den hatırlatması!

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.