An geldi, Bandista gelmedi

0
195

Bandista ‘An gelir, Bandista gelmez’ bildirisiyle Ahmet Kaya anma gecesine katılmayarak gündeme oturmuştu. Bandista iktidar katılımını “Tarafımız bellidir. Henüz bir hafta evvel ‘Üniversiteler bizimdir, bizimle özgürleşecek’ diyerek haykıran kardeşlerimizi dayaktan geçirenler ve kolluk kuvvetlerinin bu tavrını “eli sopalı” gençlerle görüşmeyiz beyanıyla destekleyenlerle aynı yerde bulunmayacağız. Şarkılarımız onların kanlı ellerini yıkamak için değildir” diyerek kınamış ve geceden çekilmişti. Onsuz 10 yıl Ahmet Kaya’nın anma gecesine iktidar sahipleri katılmasa da Bandista’nın geceye katılmama gerekçelerinin arka perdesini Birgün gazetesinden Serbay Mansuroğlu’na anlattılar:.

Anma gecesine iktidar katılımı nedeniyle sahneye çıkmayı reddettiniz. Sahnede protesto etmeyi düşünmediniz mi? Anlatır mısınız?

Anma gecesine devletlû katılımını basından öğrendikten sonra onlarca katılmama gerekçesi sayabilirdik. Geceye katılarak sahneden protesto etmek de bir yöntem olabilirdi. Ancak bizim yine de bunun bir Ahmet Kaya anma gecesi olduğunu hatırda tutmamız gerekiyordu. Biz bir protestonun tarifini yapsak da orada yaşanabilecek olanlar bunu bizim yaptığımız tarifin dışına, hatta belki bir tür provokasyona dahi dönüştürebilir, Ahmet Kaya anma gecesine bir saldırı olarak da sunulabilirdi. Özellikle izlerin ve şeylerin birbirine karıştığı günümüzde eylemlerimizi tavrı, biçimi ve mesajı çok net olarak icra etmemiz gerektiğinin farkındayız. Organizasyonun sağlıklı bir şekilde tamamlanmasını da istiyorduk. Bu nedenle kendi politik pozisyonumuzu beyan ettik ve geceden çekildik. Siyasi bir linç ve ardından gelen sürgünden dolayı bir yoldaşımızı kaybetmekten bahsediyoruz. O gece yaşananlar ve sonrasındaki medya yalanları başlı başına bir travmaya tekabül edebilir. Herkese ve özellikle Kaya ailesine bu travmayı aşmayı, olaylara belki de siyasetin görece duygusuz çerçevesinden bakmayı telkin etmek doğru olmayabilir. Anma gecesinde yaşanabilecek olaylar bizzat bu travmanın tekrar yaşanmasına neden olabilirdi. Biz oraya katılan dost ve yoldaşlarımıza, Ahmet Kaya’yı aynı hisle andığımız insanlara bunu yaşatma riskini almamayı tercih ettik. Bunu bir tür psikolojizm içinden anlatmıyoruz ki böylesi bir eğilimin kişiselliği, yalnızlığı ve kolektif bellekten uzaklaşmayı getirdiği de aşikârdır. Bildiride “ıslıkla söylenen her Ahmet Kaya türküsü, iktidara yönelen her çığlık, gurbette çekilen her ah, siyasi fikirleri ve eylemleri nedeniyle yaşama hakkını kaybeden yahut toprağından ayrılmak zorunda bırakılan her bir mülteci için saygı duruşudur” derken tam da böylesi bir hepimize ait ve hepimizde her an yaşamaya devam eden bir devrimci değerin söz konusu olduğunu anlatmaya çalışıyorduk. Tekrar ediyoruz, geceye cepheden ve doğrudan itirazımız olmadı, iktidar katılımına itirazımız vardı. Organizasyonu yapan insanlara da özellikle ailenin yıllardır yaşadığı ve paylaştığımız acıyı akılda tutarak ‘siz doğru yapmadınız’ demeyi doğru bulmadık.

»İktidar ve Ahmet Kaya’yı aynı  çerçeveye alan bir organizasyon kabul edilemez mi?

Soruyu şöyle düşünsek daha doğru belki, iktidarın ve Ahmet Kaya’nın aynı anda anıldığı, hem de bir cephe olarak değil bir bütünlük olarak anıldığı her an içimizde bir şeyi acıtıyor. Meclis kürsüsünden adını duyduğumuzda da, mezarının, İstanbul’daki, Amed’deki, yani yanı başımızda, göğsümüzün içersindeki mezarının değil de Paris’teki mezarının ziyaret edildiğini duyduğumuzda da. Bizim durduğumuz yer kurumsal iktidarın ve adaylarının durduğu yer değildir. Ahmet Kaya faşistlerin eliyle can vermiştir. Söz, karar ve örgütlenme haklarımızı günden güne azaltan ve gerek merkezi politikalar gerekse taban desteği ve hareketliliğiyle onay gören şeyin, yani içinde yaşadığımız siyasi ve ekonomik şeyin, sadece burada değil dünyanın birçok bölgesinde yeni koşullarda bir faşizm, daha baskıcı bir iklim ortaya çıkarma riskini ihtiva ettiğine dikkat etmek gerek. Faşizm tartışmalarının hareketlenmesi de ayrıca manidar şu günlerde. Ve tüm medya gücünü, ekonomik gücü, manipülatif, otokratik yahut polisiye tüm araçları elinde tutanların sözünü bir kez kesmek, araya parantez açmak, karşı bir adım öne atmak kelimenin gerçek anlamıyla bir hayat çığlığı bir ‘biz hâlâ burdayız’ın irade beyanıdır.

»İktidar katılımının sizi rahatsız etmesinin arka planında ne yatıyor?

Linç gecesi ve sonrasında Ahmet Kaya’nın yanında yer almayanların yıllar sonra işlerine geldiği kadar sözlerini sahiplenmeye, hatta bazen kendi sözleri gibi sunmaya çalışmaları riyakârlıktır. Bir takım sömürü mekanizmalarının nesnesi olamaz Ahmet Kaya. Evet, kurumsal iktidar ve adayları karnımızı ağrıtıyor. Hatta gündelik, anlık inşa olunan iktidarlar için de bunu söyleyebiliriz. Lakin bu şu an başka bir tartışmanın konusu. Karnı iktidardan ağrıyan insanlarla birlikte hareket etmek istiyoruz. İktidar gücüyle her şeye müdahale edilebilir, her şey satın alınılabilir, her şeyin sahibi olunabilir, ama mesela Bandista dinlenemez. Bu sözün gerçeklik kazanması ise ancak ve ancak bir iradeyle mümkün olabilir. Bu iradenin oluşmasında bir parça katkımız olsun istiyoruz. Ahmet Kaya’yı politik değerlerinden, aidiyetlerinden kopararak, onu bir toplumsal uzlaşı projesinin parçası haline getirmeye çalışıyorlar. Oysa Ahmet Kaya devrimci değerlerin sembolüdür. Bunun politik karşılığı ‘Kürtçe şarkı söylemek istiyorum’ ya da ‘ezilenlerin sesi olmak istiyorum’ şeklinde oldu. Bu nedenle Ahmet Kaya’nın savunuları devrimcilere miras kalmıştır. Kimse bu mirasımızın içini boşaltarak elimizden almaya kalkmasın. Bizim bu mirasla bağımız kopartılamaz, yok sayılamaz.

»Ahmet Kaya’yı sahiplenenler neden yok sayılmak istensin?

Bu yok saymada biraz evvel içinde yaşadığımız siyasi ve ekonomik şey olarak tarif ettiğimiz neoliberalizmin etkisi göz ardı edilemez. Neoliberalizm kendi dışında, kendine tehdit olarak algıladığı her olguyu içine alıp, kapsayarak yine kendi içinde daha kolayından etkisizleştirme politikası izliyor. Kürt hareketini, Alevi hareketini, ya da bu bireysel bağımsız hareket de olabilir, bu hareketleri yenemiyorsak etkisizleştirelim yahut ehlileştirelim politikası uygulanıyor. HES projelerinin altında imzası olan birinin bu ülkenin bir numaralı çevrecisi benim diye beyanat verdiği bir çarpıklıktır bu. Mevcut iktidar ve adayları farklılıklara ve muhalefete tahammülü olmayan bu neoliberal sistemin bizatihi uygulayıcısıdır, kendisidir. Yahut burjuva demokrasisinin siyaset ve taraf bağımsız yüce evrensel değerler çarpıtmasının da diyebiliriz. Ve sonra kendilerini referandumda onay alabilmek için Sivas’ta insanları yakanlara, İstanbul’da yoldaşımız Hrant’ı katleden milliyetçilere yağ çekerken buluruz.

»Ezilen kimlikler devrimci siyasete ne kadar denk düşüyor?

Farklı ezilen kimliklerin, mesela Kürt ya da Alevi kimliklerinin kendinden menkul devrimci oldukları iddiasında değiliz. Ancak bu kimliklerin varlığını sürdürmesi ise devrimci mücadeleyle mümkündür. Kimlikleri politikanın merkezine koyan anlayış, sınıfla ilişkimizi kopartır. Oysa bizim için aslolan hâlâ sınıf mücadelesidir. Kürt işçisinin çıkarlarının Kürt patrondan çok Türk işçisiyle yakın olduğu aşikârdır. Ancak kimliklerden bağımsız saf bir sınıf siyaseti olabileceğini de düşünmüyoruz. Gerçek, somut hayatın içerisinde Kürt, kadın ve işçi olmak mesela, birbirinin içine geçer. Ve bu iç içe geçmeyi, bu eklemlenmeyi görmeyen ve somut sınıftan değil soyut ve saf bir sınıfa referans veren bir sınıf siyaseti olamaz.

»Peki, bu durumda kendini devrimci bir grup olarak ortaya koyan Bandista’nın Kürt hareketine yahut müziğine yaklaşımı nedir?

Bu da sıkça muhatabı olduğumuz meselelerden biri. Tüm anadil tartışmaları sürerken, özellikle müzikal alandaki yaşanmış vakalar ve mevcut durum bunun önemli bir devrimci alan olduğunu ortaya koyuyor. Bir kültürün ve geleneğin taşınması ve bir arada yaşam izinin takibi itibariyle de. Zira müziğin gerek ajitatif gerekse de anlatıcı rolü itibariyle bir gücü olduğu aşikâr. Mesela niye Kürtçe bir şarkınız yok sorusu ortada duruyor. Kürtçe müziği yakından takip ediyoruz lakin maalesef ki Kürtçemiz kıt. Yine de her hangi dillerde söyleyen kardeşlerimizle olduğu gibi Kürtçe söyleyenlerle de sıklıkla birlikteliklerimiz, işbirliklerimiz oluyor. En son Antalya konserimizde bir Kürt annesi şarkı sırasında sahneye geldi, hapisteki iki yoldaşımızın, eşi ve oğlunun isteğiyle o gece orada bulunduğunu söyleyerek onların ve Kürt gençlerinin selamını getirdi, iki çift kelam etti, bir şiir okudu ve nasıl da tüm vatansızlığımızla müşterek mücadele verdiğimizi bir kez daha zihinlerimize kazıdı. Bizim için ilk albümümüz De Te Fabula Narratur’u “Yek, du, sê, çar” nidasıyla açarken yahut Benim Annem Cumartesi’de “anne bul beni Amed’de” derken topyekûn parçası olduğumuz ve karşı mücadele verdiğimiz saldırıya, yok sayılmaya ve müşterek tarihimize açık bir referans vardır.

Sol liberal olarak tanımlanan bir cenah var. Böyle bir projeyi, toplumun karşıtlıklarının uzlaşı çerçevesinde bir araya gelmesinin demokrasinin gereği olduğunu iddia ediyorlar. Buna ne diyeceksiniz?

Bu insanlar artık gazete köşelerinden bizi Hrant’a sahip çıkmamakla ve -örtük olarak- katledilmesinde aktif rol almakla suçlamayabilecek kadar küstahlaşmaya başladılar. Her fırsatta sol cenahı ulusalcılıkla itham etmeye ya da Ahmet Kaya’nın linç girişimine uğradığı gece çatal bıçak atan insanlarla aynı anlayışta -faşist, baskıcı, otoriter- olan insanlar olduğumuzu söylemeye cüret edebiliyorlar. Bunun adı, iktidar adına alan kapatmadan başka bir şey değildir. Demokrasi böyle bir gerçeklik değildir. Ama biz de bu alanı bırakmayacağız. Liberalizmin demokrasi anlayışımızı, demokrasi mücadelesini sömürgeleştirmesine, demokrasi tahayyülümüzü siyasi liberalizmin ufkuyla sınırlandırmasına karşı durmak elzem. Demokrasiyi parlamenter temsili rejimle sınırlayan anlayışa karşı demokrasiyi ezilenlerin, altta kalanların, hor görülenlerin kendi hayatlarına sahip çıkma, kendi kaderlerini tayin etme mücadeleleriyle tanımlamak gerekli. Sola atılan binbir iftira karşısında da bazı basit gerçekleri sürekli tekrar etmek lazım. Ahmet Kaya ve Hrant Dink devrimcidir, sosyalisttir. Onlar bizim değerlerimizdir. Onların bir politik yönelimi ve bu yönelimin tekabül ettiği toplumsal karşılığı vardır. Topluma ait en güzel değerleri de henüz ortalıkta kimse yokken bu insanlar kendi başlarına savundular.

»Peki geceye iktidar ehli başbakan Erdoğan katılmadı. Gece anma gecesine yakışır şekilde sonlandı. Bu ülke Ahmet Kaya’ya iade-i itibarını mı sağladı?

Ahmet Kaya’nın iade-i itibara ihtiyacı yoktur. Ahmet Kaya zaten temsil ettiği toplumun nezdinde her zaman için itibara sahiptir. Başbakan meclis kürsüsünden Şafak Türküsü’nü okuyup Erdal Eren’in adını andığı hafta içinde F tipinde bir yoldaşımızı kanserden kaybettik. Uykusuz dergisi bu meseleyi kapağına taşıdı. Kapak 20 yıl sonra bir Başbakanın bunu anlatıp ağlayabileceğini söylüyordu. İşte mesele burada ortaya çıkıyor.

»Geleceğe dair siz Bandista olarak yolunuza aynı yerden mi devam edeceksiniz?

Bizim ne sınıf atlama hayalimiz ne de iktidara yakın durmaya, oradan nemalanmaya ihtiyacımız var. Bildirimizde ortaya koyduğumuz net bir cümle; vardık, varız, var olacağız. Bizi, bu toprakların devrimcilerini yok edemezler. Bizden önce mücadele edenler vardı, bizden sonra da olacaktır. Var olmanın koşulu direnmekten geçiyor. Bütün saldırılara karşı hâlâ ben varım diyebilmek direnmektir; mevcudiyet mukavemettir, mukavemet mevcudiyet. Direniş biçimleri sonsuzdur. İlle de agresif bir direniş yürütmek zorunda değiliz, neşeli de olabiliriz gayet. Bandista olarak yaptığımız müzik bu direnişin biçimlerinden sadece biridir. Örgütlülüğü önemsiyoruz ve bu bütün direniş biçimlerinin aynı hatta ortaklaştırılmasının gerektiğini de düşünüyoruz. Anti -faşist, anti-kapitalist, cinsiyetçilik karşıtı, anti-militarist, ekolojist ve hiyerarşik olmayan bir örgütlülük çerçevesinde muhalefeti ve mukavemeti doğru buluyoruz. Bizim şu andaki eylem biçimimiz şarkı söyleyerek direnmektir. Hikâyelerimiz neyse yaptığımız müzikte onu anlatıyoruz, tıpkı işçi, işsiz, öğrenci, güvencesiz, kadın, eşcinsel, transseksüel, eko-aktivist, kentsel dönüşüm mağduru yoldaşlarımızın kendi hikâyelerini anlattığı gibi.

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.