ACABA NE BEKLEDİĞİMİZİ BİLİYORMUYUZ? – Said İLHAN

0
125

AİHM’nin aldığı bilmem kaçıncı kararına rağmen ülkede hala daha Rum malları “ganimet” sayılarak üzerine inşaatlar yapılıyor, son zamanlarda durma noktasına geldiği halde, eğer yabancılar dahil satılmasına çalışılıyorsa, bir yerde, bizim dünyadan kopukluğumuzu göstermiyor mu? Buna sebep olanların, sadece özel mülkiyeti ihlalden milyonlarca lira (uzadıkça milyar/trilyonlara varacağı kesin) tazminatlar ödemesine yol açtıklarının farkına varmamalarına imkan yoktur… Öyle görülüyor ki bu kararlar, gerekli derslerin çıkarılmasına yardım etmiyormuş. Şimdi kimiler diyebilir; “ödemişse ödemiş ancak KKTC yaşatılıyor”, bakın 15 Kasımda yine bir güzel kutlayacağız! Kusura bakılmasın ama buna halk tabiriyle dense, dense “hem gelin, hem güveği olmaktır”. Unutulan önemli husus “ödenen tazminatların kesinlikle mal sahipliğini hiç kazandırmadığı” yani daha açık söyleyelim; söz konusu malın mülkiyeti yine 1974 öncesi eski tapu sahibi Ruma bırakıldığıdır.

Bu sorunların yaşanacağı biline, biline yönetimler (dış baskı, dış maskı ama olsun) onaylamış ve uygulamaya sokmuştur. Üstelik bu “şeref” eski marksist olduğu iddiasında olan bir partiye nasip olmuştur! Efendim, inşaat sektörü “kan ağlıyor, iflas ediyor” çığlıkları atılırken, yerden göğe kadar haklıdırlar, olayları ta başından bir kez daha serin kanlı düşünmekte yarar vardır. Buna yol açan anavatan/babavatan/abi-dayı sorumlulardan “hesap” sormalılar…  hak arayan Rumlara veya çağın gereğine karar veren uluslararası mahkemelere değil! Ve tabii ki çoğumuz tarafından yapılan yanlış gibi, buraya taşınan ve ekmek parası peşinde koşan garibanlara yüklenmek olmamalı. Onlara vatandaşlık ve oy hakkı tanıyanları hatırlamalıyız! Bugün başkanlık sistemi tartışılıyor… söylermisiniz, olsa neyi değiştirecek? Serdar Denktaş çok doğru bir saptama yapmış “TC Yardım Heyeti kaldırılmalı”, daha ne desin, işe bununla başlansa inanın ki epey mesafe alınacaktır.

Dünyada kriz var, ülkemize de yansıması doğal ama bunun faturasını sadece çalışana, üreticiye fatura etmek çok yanlış… eğer bu yola başvuruluyorsa, işin kolay tarafına kaçmaktan başka bir “dümen” olamaz! Herkes ayakta, tüm kesim/sektörler şikayetçi ancak bedelini yalnızca yukarıda değindiğimiz kesime ödetirseniz bunun adı devletin hiç adil olmayan, çifte standart uygulamısıdır. Uzmanı ekonomistler hatta demokratik ülkelerdeki yatırımcılar, krizin atlatılabilmesi için “piyasaya daha çok para/kaynak aktarılmalı” derken, gelirin daha çok kişiye (tabana) yaymayı kastettiği de anlamamazlıktan geliniyor. Ülkemizde (ve tabii ki bizi çok yakından ilgilendiren Türkiye’de) aksi işler yapılmakta, çarşı/pazar esnafı çalışanlarla birlikte bir şekilde cezalandırılmaktadır. Aynı zihniyet sanayi, tarımı yok etmedi mi? Turizm ve üniversiteler gibi hizmet sektörlerinin de can çekişme noktasına getirilmesi acaba neden diye kimse umursamıyor! Eğer doğru ise batırılan KTHY gibi sırada telefon, elektrik hatta üniversitelerin özelleştirme adı altında satışı bulunmaktadır.

Çalışanların örgütlü bulunduğu sendikaların eylemleri ise yasadışı ilan edilir, sendikacılar tutuklanır, mahkemelerde sindirilmeye çalışılmaktadır. Krizin adı “mali kriz” ama mali sektöre baktığınızda (bankalar vb) milyarlar/trilyonlar kazanıyor. Bununla kalınsa iyi, işadamı/yatırımcı ve tabii ki turizmci diye gazino/kumarhane sahibi bir azınlığa ( bir kaç aileye) geri dönmeyecek büyük mikarlar tutan “teşvikler” dağıtılmaktadır. Sırası gelmişken şu mahkemelere düşen sendikacılara da değinelim, nasıl bir devlet yapısı ile yargı  sistemi olduğu da anlaşılabilsin; 19 kişiye devletin polisine saldırmak, görevini yapmaktan men etmek gibi soyut suçlamalar getirilerek dava açıldığını hepimiz biliyoruz. Uygar Batı toplumlarında yer alan bu tür “hak arama “ eylemlerinde, eylemcilerin herhangi bir saldırıya uğramamaları için devletin polisi tarafından bizzat korunmakta (çünkü oralarda polis vatandaşının hizmetçisi olduğunun idrakinde) yoksa bizdeki veya daha geri kalmış ülkeler gibi zor/kaba kuvvet kullanılmıyor. Kullananlar yok mu, tabii ki vardır… Yunanistan’da deneyen polise ömür boyu hapislik verilmesi (Türkiye basınında bile “orası Yunanistan, burası Türkiye” manşetini attırmıştı) bizde ne  yazık ki örnek oluşturmaktan çok uzakta!  Bizim olaya dönelim, sonra ne mi oldu? Son duruşmada savcılık çok ilginç bir yönteme başvurur; 19 kişinin “çok kalabalık” olması hem zaman, hem masraftan tasarruf edilmesi görüşünü belirterek 11 kişinin serbest bırakılması, geriye kalan 8 kişiyle devam edilmesi talebinde bulununca, uygun görülür! Hani hepsi suçluydu, yoksa devlet bunlar arasından “günah keçileri” seçmeye mi başladı, anlamak zor!

Aslında bizim ülkede bölük pörçük hareketlerle eylem yapılınca “ses” bulması imkanı pek kalmıyor çünkü yönetimin kendi kendine dahi bir iradesi bulunmadığını anlamalıyız. Bundan, adaya sonradan taşınan nüfusun belirli bir kesimi de (zarar görmeye başlamasıyla) ortak bir anlayışa dönüşen gerçekle karşı karşıya kalındığı gibi “yönetim emir alıyor, bunu bir güzel uyguluyor” kadar basit hal alır! Hukuk yolları diyorsanız, “hukuk” ile iki dudak arasına sıkışan “kanun” arasındaki farkı bir yerde bilmemek olur… Hiç şüpheniz olmasın, Kıbrıs’ın Kuzeyinde yaratılmaya çalışılan yeni “allah devlete zeval vermesin” kültürü (kadıyı kadıya şikayet etmek) sayesinde “minareyi çalan elbette kılıfı da” çoktan becermiştir. Ne yapılabilir? Bunu her iki yanda toplumların kendi kendine bulması gereken bir olay diye düşünüYorum. Kıbrıs’lıların 1960’ta kazandığı bir çok hakların 1974’le birlikte zaman içerisinde eritilip, yitirildiği gözden saklanmasının da çok kolay başarıldığını kabul etmeliyiz. Kimler ve nasıl diye sorulursa; herkesin “aynaya” bakması gerektiği için üzgünüm. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin savaş ve kayıplarına karşın nüfusunun bir kaç katı turist alması ve Ticaret Filosu’nun hala Avrupa’da 3. ve dünyada 10. sırada olması bir şeyler hatırlatmalı! Türkiye’nin AB yolculuğuna endeksli Kıbrıs’ta çözüm arayışlarının kısa sürede, kendi kendine bir sonuç alınmasına fırsat tanımayacağı da ortada… Türkiye’de çoğunluğun hala AB hakkında yeteri kadar bilgilendirilmediğini de bilmek durumundayız. Kapıları açsanız ülke neredeyse boşalacak, yine de büyük çoğunluk AB’ye bir türlü inanmıyor! Bunlar arasında aklı başında zan ettiğiniz akademisyenler bile “AB yakında dağılacak” diyorsa fecaati varın siz tahmin ediniz!

Geçmişte ırkçı/faşist saldırıya uğrayan bir dost “kafalardaki beyinler delikli peynire dönüşmüşse, rasyonel düşünce beklenmemeli” demişti… Bizdeki durum üç aşağı, beş yukarı böylesi bir durum, üstelik “appidiuri” halini almış da olabilir! Acaba ne istediğimizi cidden biliyormuyuz? Hiç sanmıyorum. Kaç yıldır deniz altından borularla su getirileceği, milli gelirin kişi başına 10-15 bin dolara yükseldiği, kalkınmada mesafeler alındığı vs vs masalları dinleriz ama etrafımıza bakıp; yağmur yağdığında hastanelerimizi suların bastığı – morgdaki cesetlerin derelerde yüzdüğü, çöplükten geçilmediği, kanserojen maddelerin vatandaşa nasıl hizmet diye sunulduğunu göremiyoruz. Çevre Bakanlığı ve dairesi var, İmar-iskan var, Belediyeler en lüks binalara taşınır ama çevre felaketlerini önlemek gibi bir görevleri yok gibi! Dere yataklarını beton binalar işgal eder, kanalizasyonlar gelişi güzel yapılır falan… Bize şunu hatırlattı, uluslararasında bir “denizcilik” toplantısında TC ile İsviçre’nin denizden sorumlu bakanları yan yana düşmüş; Türkiye’li bakan “sizde deniz yok, nasıl denizcilik bakanı olur” sorunca, İsviçreli bakan ona “sizde de adalet bakanlığı var, ama adalet yok” yanıtını vermiş.

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.