Zorunlu askerlik, erkek şiddetini normalleştirir! – Aslı Murat

165

aslı muratKadına yönelik erkek şiddeti ile ilgili tartışmalar, tek bir zemin üzerinden şekillendirilemez. Şiddet, olgusal olarak içerisinde birçok faktör barındırır. Bunları tespit edebilmek için kimi zaman ideolojik saptamalar yapmamız, kimi zaman da somut olarak belli yapıları sorgulamamız gerekir.

Dünya siyasi haritasına egemen olan ulus devlet anlayışı, savaşları haklı göstermek adına, uyguladığı şiddeti ordu aracılığıyla meşrulaştırır. Muhalif grupların ya da bireylerin gerçekleştirdiği zaman kabul edilemeyen yıkım, bir şekilde normalleştirilir. Böylece “terör saldırısı” ya da ceza yargılaması konusu olabilecek bir şiddet vakası yaşandığında gösterdiğimiz tepkiyi, burnumuzun dibinde var olan ordu içerisinde gerçekleştiği zaman yinelemeyiz. Söz konusu mesele şaşırtıcı değildir. Ne de olsa okul çağından itibaren beyinlerimize enjekte edilen “güvenlik algısı” gereği, askerlik zorunlu bir şekilde icra edilmesi gereken bir pratiktir.

Devletin ordu aracılığıyla şiddeti meşru göstermesi, şiddetin sorunsallaştırılmasının önüne geçer. Militarizm, sıcak çatışmaların ötesine geçen bir yaklaşımdır. Çatışma nedenlerinin kabullenilmesi için geniş bir etki alanı yaratan bu zihniyet, toplum içerisindeki bireylerin aslında birer asker gibi yetişmelerine neden olur. Kısacası sivil hayat militarizasyona tabi tutulur. Böylece zorunlu askerlik hizmetinin reddedilmemesi de garanti altına alınır. Çünkü kişi, yaratılan “düşman algısı” ile paralel şekillenen güvenlik ihtiyacını karşılamak için, ordunun varlığını sorgulamaz. O ilelebet vardır ve var olacaktır.

Militarizmin, diğer erkek kardeşi ataerkillik temelinde değerlendirilmemesi, orduların sadece “güvenliği sağlamakla” görevli olduğu yanılsamasını ortaya çıkarır. Hâlbuki ordu, erkeklik kurgularının somut bir şekilde üretildiği kurumların başında gelir. “Erkek adam” olmanın gereklilikleri, askerlere empoze edilir. Buna göre erkeklik; güçlü, saldırgan, buyurgan, duygusal olmayan, gerektiğinde şiddet uygulayabilen, hiyerarşik itaati sorgulamayan olarak tanımlanır. Askeri hizmet esnasında bireyler, tek tiplik temelinde şekillendirilir. Bu yapı içerisinde “eğitilen” erkekler, edindikleri sıfatları sivil hayatlarında yeniden üreterek, her biri kendi ailesinin komutanı hâlinde gelir.

Ordu; bireyin iradesini yok sayan, tek tip kurallar üzerinden kişilikleri silikleştiren, disiplini emirlere boyun eğme üzerinden tanımlayan, hiyerarşiye aykırı davranış sergileyenleri ehlileştirmek adına onlara şiddet uygulayan  ve erkekliği perçinlemek için kadınlığı aşağılayan (yeri geldiğinde savaşlarda tecavüzü silah olarak kullanan) bir mekanizma kurar. Kadınlık durumunu, hiyerarşik sistem içerisinde en alt tabakaya yerleştiren askeri mantık, cinsiyetler arası eşitliğin var olmasının önüne geçer. Şiddetin en temel nedenleri arasında sayılan eşitsizliğin ortaya çıkmasıyla, kadına yönelik erkek şiddetini “ordu – militarizm – zorunlu askerlik” üçgeninden bağımsız düşünmek imkânsızdır.

Vatan toprağını korumak için gerekli durumlarda “şiddeti meşru olarak kullanabilme ön kabulü”, “hizaya girme – sokma”, “emirleri sorgulamayıp uygulama”, “diğer bir bireyin boyunduruğu altında özneliğini yitirme” gibi hususlar, sivil hayatta kadın bedeni üzerinden üretilmeye devam eder.

Zorunlu askerlik ödevinin sadece erkeklere uygulandığı bizim gibi coğrafyalarda, kişinin sivil hayata adım atmasıyla, kendi evinin komutanı olduğunu belirtmiştim. Bir tarafta koruma – kollama görevi olan erkek, diğer tarafta ise kontrol altında tutulan kadın bedeni vardır. Kadın bedeninin kontrol dışına çıktığının düşünüldüğü anlarda (yani vatan toprağı benzetmesinden hareketle, savaş tehdidinin hissedildiği zaman) şiddete başvurmak kaçınılmazdır.  “Düşman saldırısı” gerekçesinin yerini, sivil hayatta “kıskançlık” gibi sebepler alır. Temelde var olan kaygı, toprak parçasını hâkimiyet altında tutma, diğer bir ifade ile işgal etme pratiğine eş değerdir. Askerlik görevinin “vatan – namus borcu” olarak algılanması neticesinde vatan toprağının namusunun askerlerden sorulması ile sivil hayatta kadın namusunun erkekler üzerinden tanımlanması tesadüf değildir.

Kadın bedeni, militer yapı içerisinde erkeğin mülkü, koruması / işgal etmesi gereken sınırları belirlenmiş bir “vatan toprağı” şeklinde tasavvur edilir. Sınır çizgileri iktidarın egemenliğinin tehdit edileceği yerlerdir. Bu sebeple özellikle savaş dönemlerinde tecavüz, silah olarak kullanılır. “Düşman öteki” millete mensup kadınlar, savaşın diğer tarafının askerleri tarafından tecavüze uğrar. Tüm bunlar kadın bedeninin milliyetçilik ve militarizm üzerinden nesneleştirilmesi ve bir bakıma fethedilmesi gereken bir coğrafya olarak kurgulanmasından kaynaklanır. Kıbrıs’ta yakın geçmişte yaşanan çatışma dönemlerinde, Kore’de, Somali’de, Ruanda’da, Bosna – Kosova’da, Afganistan’da, Irak’ta, Mısır’da, Suriye’de benzer mağduriyetler yaşanmıştır.

Militarizmin normalleştirilmesi ve ordunun ürettiği şiddetin bu denli meşru kabul edilmesinin şaşırtıcı olmaması, kadına yönelik erkek şiddeti ile mücadelede eksikliklere neden olur. Bu sebeple sözü edilen içselleştirmenin sorgulanması ve askerliğin zorunlu olması gerektiği ezberinin bozulabilmesi için, vicdani ret hakkı stratejik bir öneme sahiptir. Bu noktada zorunlu askerlik hizmetine tabi tutulmayan kadınların da vicdani ret mücadeleleri içerisinde yer alması ve militarist yapıyı eleştirmeleri çok anlamlıdır.

Sonuçta söz konusu husus, sadece erkekleri değil kadınları da ilgilendirir. Savaş ve çatışma durumlarında kadınlar, çok daha yoğun sıkıntılar yaşar. Şöyle ki militarist şiddet sonucunda: Dünya’daki mülteci oranlarının büyük bir çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşur,  kadınlar sistematik tecavüze maruz kalır – hatta tecavüz bebekleri doğar -, ailedeki erkeklerin hayatlarını kaybetmesi neticesinde kadınlar ekonomik sıkıntılarla tek başına mücadele etmek zorunda kalırlar ve bu noktada yoksulluk baş gösterir, son dönemlerde İŞİD’in kadınları köle gibi satması deneyiminden de anlaşılacağı üzere kadın ticareti yaşanır ve sivil hayatta eşitliği sağlamak imkânsızlaşır.

Zorunlu askerlik ödevi tüm insanlığı; eşitsiz, ötekileştirici ve eril bir düzen içinde yaşamaya mahkûm eder. Bu aşamada vicdani ret hakkının hukuksal güvenceye kavuşturulması, kadına yönelik erkek şiddeti ile mücadele ederken önemli bir adım olacaktır.