bildiriler

YKP: SÖMÜRGE VALİSİ

YKP Yürütme Kurulu Sekreteri Murat Kanatlı, Akça’nın son açıklamalarını değerlendirdi; TC işgali ve uygulamalarının önündeki perdelerin yıkıldığını ve artık TC temsilcisinin buradaki sömürge valisi olan gerçek fonksiyonunun net bir şekilde açığa çıktığını vurguladı. Konu ile ilgili açıklama şöyle:

TC asker – sivil bürokrasisi daha önce Kıbrıs’ın kuzeyinde her şeye rağmen kendince bağımsız yapı olduğu izlenimi vermeye önem verir, yapılan müdahaleleri ya dolaylı yoldan ya da onu perdeleyecek faaliyetlerin arkasından yapardı…

Askeri yapıların günlük yaşama müdahalesini perdelemek için Sivil Savunma (SS) Teşkilatı nasıl kullanıyorlarsa, daha önceki yıllarda TC yardım heyetini de sivil yönetimlere müdahale aracı olarak kullanıyordu…

YKP, bu perdelemeyi gördüğü için, yıllar önce TC müdahalelerinin parçası saydığı TC yardım heyetinin hemen kapatılmasını talep etmişti…

Son yıllarda TC yardım heyeti içindeki görev bölümlerinin yetkileri ve sorumlulukları güçlendirilmiş ve heyet içinde belirlenen sektör sorumluları, herkesin görebileceği şekilde, ilgili bakanların ‘gölge bakanlar’ olduğunu açığa çıkarmıştır. Bakanlar Kurulu denen yapı, TC hükümetlerinin aldığı kararları, ki bu kararlara hala belli şeyleri perdelemek için protokol denmektedir, TC Yardım Heyeti aracılığıyla yalnızca ve yalnızca uygulayıcısı, hizmetkârı pozisyonuna geldi. Böylesi bu anomali yetmezmiş gibi Yardım Heyetini ve protokolü uygulamalarını TC hükümetleri nezdinde denetlemek için de Teknik Heyet Başkanlığı geçtiğimiz yıllarda oluşturulmuştu…

2000’lerin ortasındaki bu son atamalarla, zaten çok az hissedilen ve bu atama ile Kıbrıslı Türklerin iradesi daha da silikleşti. Bu son operasyon tepkilere neden oldu, açıklamalar yapıldı. Bu son gelişme ile yeni bir durum ortaya çıktı. Geçmişte de Kıbrıslı Türklerin iradesi yoktu, TC asker-sivil bürokrasisi, Kıbrıslı Türk elitlere biraz daha fazla otonomi sağlamaktaydı, ganimetin dağıtımı iç iş olarak görmekteydiler ancak yaşamsal olan alanlarda ise ağırlıklarını net şekilde koymaktaydı. Böylesi bir yapının perdelemesini de dediğimiz gibi hem yardım heyeti hem de koltuk meraklısı, acenta görevine talip siyasal partiler yapmaktaydı.

Halil İbrahim Akça’nın Teknik Heyet başkanlığından elçiliğe kaydırılması tüm perdeleri yıkmıştır. Artık net şekilde karşımızda bir sömürge valisi vardır…

Akça buna uygun hareket etmekte, açıklamalar yapmaktadır.  Geçen hafta gölge bakanlara ziyaretlerinde onların gölge olduğunu hatırlatacak açıklamalar yapmıştır. Bir elçi adabının dışında her bakanlığı ziyaretinde sömürge valisi tavırlarına uygun vaatler vermiş, yorumlar yapmış, çözüm yollarını birlikte arayacakları mesajı vermiştir. Gölge tarım bakanından eğitim bakanına her yerde çeşitli vaatler ve sözler vermiştir. Son olarak da DAÜ’de açıklamalar yapmıştır.

Geçmişte, TC asker-sivil bürokrasisi en azından Kıbrıs’ın kuzeyinde diplomasi adaplarına uyar gibi yapmaktaydı, TC elçileri burada ona göre hareket eder gibi yaparlardı, artık onu dahi yapmayı gerekli görmüyorlar.

Vilayetleştirdiği Kıbrıs’ın kuzeyine sömürge valisi atayarak ve onun yetkilerini ve sorumluluklarını da buna uygun olarak yeniden düzenleyerek TC sivil-asker bürokrasisi bunun mesajını net şekilde vermektedir.

Hala acentalığa meraklı siyasi partilere çağrımız önlerindeki fotoğrafı artık görmeleri ve TC hükümetlerine şirin görünmek için perdeleme görevleri yapmaktan vazgeçmeleridir. Artık her şey o kadar net ortaya çıkmıştır ki perdeleme yapmaya çalışanlar yalnızca kendilerini komik duruma düşürmekten başka bir iş yapmamaktadırlar, bunun bir kez daha altını net olarak çizeriz. Bu komedinin parçası olmak istemeyen sol iddialı meclis içi partilerin üyelerine, partilerine sahip çıkmaya ve partilerinin daha fazla komik duruma düşmesine izin vermemeye çağırırız…

Bakanlar kurulu denilen yapının bu kadar küçültüldüğü ve fonksiyonsuz hale getirildiği bu koşullarda, meclis varmış ve iş yapacakmış iddialarında bulunmak veya onun hala işlevi varmış gibi açıklamalar yapmak da gerçeklerle bağdaşmamaktadır.

YKP, tüm kesimleri mücadelenin rejime karşı, rejimi değiştirmeye yönelik olması gerektiği konusunda bir kez daha uyarır. Kıbrıs’ın kuzeyinde militarizm vesayeti ve vilayetleşmenin kurumları dağıtılmadan Kıbrıslı Türkler kendi iradelerini ellerine alamayacaklardır.

YKP, vilayetleştirilmeye ve işgale karşı, adanın askersizleştirilerek yeniden birleştirilmesi için sokakta bir kez daha mücadele için safların sıklaştırılması çağrısı yapar…

YKP, Avrupa Sol Partisi kongresine katıldı

YKP’nin de gözlemci üyesi olduğu Avrupa Sol Partisi’nin 3. Kongresi (ASP) 3-5 Aralık’ta Paris’te, La Defense’taki CNIT’da yapıldı, Kongrenin son gününde ASP’nin yeni başkanı Fransa Komünist Partisi Genel Sekreteri Paul Laurent seçildi…

YKP’nin de gözlemci üyesi olduğu Avrupa Sol Partisi’nin 3. Kongresi (ASP) 3-5 Aralık’ta Paris’te, La Defense’taki CNIT’da yapıldı, Kongrenin son gününde ASP’nin yeni başkanı Fransa Komünist Partisi Genel Sekreteri Paul Laurent seçildi… Krize ve neo liberal politikalara karşı Sosyal Avrupa Ajandası başlıklı kongre dokümanın Kıbrıs konusundaki bölümde “Adanın işgalini tamamlamaya yönelik politik bir eylemi olan Türkiye’den Kıbrıs’a nüfus transferi hemen durdurulmalı. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yüzde 37’sini işgal etmiş Türkiye işgali son erdirilmelidir. Türkiye hükümeti Kıbrıs sorununun, Avrupa hukukuna, devletler hukuku ve BM kararlarına uygun, adaletli ve uygulanabilir çözümü için devam eden görüşme sürecine daha fazla pratik katkı yapmalıdır. Kıbrıs’taki tüm taraflar ilgili BM kararları çerçevesinde iki bölgeli, iki toplumlu birleşik bir Kıbrıs için daha faza katkı yapmalıdır” ifadelerine yer verildi…

YKP Yürütme Kurulu üyeleri Murat Kanatlı ve Nevzat Hami ile YKPfem aktivisti ve YKP Parti Meclisi üyesi Faika Deniz Paşa YKP adına kongreye katıldı…

Kongre çalışması öncesi 2 Aralık, Perşembe günü Avrupa Sol Partisi’nin Yürütme Kurulu toplantısı yapıldı ve Kongre ile ilgili son çalışmalar değerlendirildi. Yürütme Kurulu toplantısına YKP Yürütme Kurulu Sekreteri Murat Kanatlı da katıldı… 3 Aralık, Cuma günü ise El-fem’in organize ettiği Kadın Meclisi toplantısı yapıldı… Kadın Meclisi toplantısına YKPfem da 2 kişilik delegasyonla katıldı…

Kongrenin ikinci günü olan 4 Aralık, Cumartesi günü çeşitli organlar tarafından hazırlanan raporların tartışılması ve onaylanması, tüzük değişikliğinin onaylanması yanında Kongre delegeler ve konukların da konuşmaları gerçekleşti.

YKP Parti Meclisi üyesi ve YKP-fem aktivisti Faika Deniz Paşa kongrede yaptığı konuşmada Avrupa’da yükselen ırkçılık ve yabancı düşmanlığı konusuna dikkat çekti ve konu ile ilgili Kıbrıs’taki gelişmelerle ilgili bilgi verdi… Paşa, Larnaka’da ırkçılık karşıtı festivaline karşı yapılan saldırıyı da Kongrenin gündemine taşıdı. Paşa, festivale YKP Gençlik’in de katıldığını ve festivalin ana başlığının “Kıbrıslıların ve göçmenlerin krize karşı birliği” sloganı ile yapıldığını söyledi. Paşa konuşmasında Festivalin ırkçılar tarafından saldırıya uğradığını ancak polisin anti-ırkçı festival katılımcılarından 4 Kıbrıslı ve 2 göçmeni tutukladığını ve hükümetin bu konuyu iki marjinal grubun kavgası olarak sunduğu anlattı. Paşa, ırkçılığın ve ayrımcılığın soykırımların yapı taşları olduğunu hatırlatarak, Avrupa halkının Holocaust trajedisi sonrası “bir daha asla” dediğinin altını çizdi. Avrupa Sol’unun kapitalist krizin faturasının göçmenlere, Romanlara ve azınlıklara çıkarılmasına izin vermemesi gerektiği vurguladı. Paşa konuşmasını “eşitsizliğe karşı ve tüm işçilerin haklarını garantiye alan mücadelenin en ön saflarında olmalı; eşitlik ve ayrımcılık karşıtı çalışmanın tüm Avrupa çapında ana akım çalışma olması için mücadele etmeliyiz” diyerek bitirdi…

YKP Yürütme Kurulu Sekreteri Murat Kanatlı ise Kıbrıs sorunundaki son gelişmeleri Kongrenin gündemine taşıdı. Kanatlı, Kıbrıs’ın kuzeyinde işgalin sürdüğünü ve gün ve gün Türkiye’den taşınan nüfusla Kıbrıs’ın kuzeyinin şu aşamada 100 bini Kıbrıslı Türk, 500 bin kişilik aktif nüfusa ulaştığını söyledi… Kanatlı, belki sert bir tanımlama olacağını ama bugünkü durumun pratikteki karşılığının Kıbrıs’ın kuzeyinden Kıbrıslıların etnik temizliği anlamına geldiğini söyledi. Kanatlı, böyle bir tanımlamayı kullandıklarını çünkü 1974 yılında tüm Kıbrıslı Rumların güneye göçe zorlandığını, Kıbrıslı Türklerin ise 74’ten sonra uygulanan politikalarla sürekli olarak kuzeyi terk ettiklerini söyledi.

Taşınan nüfusun hiçbir önlem alınmadığı için daha kötü şartlarda çalışmaya, yani kölelik şartlarında çalışmaya zorlandığını, bunun da Kıbrıs’ın kuzeyindeki çalışma yaşamını da etkilediği ancak YKP’nin emeği ile geçinenlerin hakları için de mücadele ettiği söyledi. Kanatlı, kötüleşen çalışma koşulları ve umutsuzluk ile duş kırıklıklarından dolayı her gün birçok Kıbrıs Türk gencinin ülkenin kuzeyi terk ettiğini söyledi. Bu durumun Kıbrıs’ın kuzeyindeki demografik yapıyı gün ve gün değiştirdiğinin altını çizen Kanatlı, getirilen nüfusun da TC elçiliği tarafından sıkı şekilde kontrol edildiğinin de bilgisini verdi.

Kanatlı Kıbrıs’ın kuzeyinden Kıbrıslıların temizlenmesinin Kıbrıs’ın kalıcı bölünmesi anlamına geleceğini, bunun da Avrupa toprağında savaş koşullarının devam etmesi olduğunu hatırlattı. Kanatlı, Kıbrıs sorunun çözümü ve işgalin sona ermesi için daha aktif dayanışma talep ettiklerini söyledi. Kanatlı konuşmasını “başka bir Kıbrıs’ın mümkün olduğuna inanıyor, nasıl ki başka bir Avrupa’nın mümkün olduğuna inandığımız gibi” diyerek bitirdi…

Krize ve neo liberal politikalara karşı Sosyal Avrupa Ajandası başlıklı kongre dokümanın da karara bağlandığı 5 Aralık’taki son günde ayrıca Kongre kararları da görüşülerek onaylandı. Ajandada Kıbrıs konusundaki bölümde “Adanın işgalini tamamlamaya yönelik politik bir eylemi olan Türkiye’den Kıbrıs’a nüfus transferi hemen durdurulmalı. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yüzde 37’sini işgal etmiş Türkiye işgali son erdirilmelidir. Türkiye hükümeti Kıbrıs sorununun, Avrupa hukukuna, devletler hukuku ve BM kararlarına uygun, adaletli ve uygulanabilir çözümü için devam eden görüşme sürecine daha fazla pratik katkı yapmalıdır. Kıbrıs’taki tüm taraflar ilgili BM kararları çerçevesinde iki bölgeli, iki toplumlu birleşik bir Kıbrıs için daha faza katkı yapmalıdır” ifadelerine yer verildi…

Kongrenin son gününde gelecek dönemdeki Avrupa Sol Partisi başkan ve başkan yardımcılarının seçimi de yapıldı… Fransa Komünist Partisi Genel Sekreteri Paul Laurent gelecek dönemdeki ASP başkanı olarak seçildi. Kongrede ayrıca 4 başkan yardımcısı da Alexis Tsipras (Synaspismos), Marisa Matias (Portekiz Sol Blok), Grigori Petrenco (Moldova Komünist Partisi) ve Maite Mola (İspanya Komünist Partisi) ile yeni mali sekreter Diether Dehm (Die Linke) olarak seçildi.

Kongrede YKP tarafından Kıbrıs ile ilgili sunulan karar tasarısı yanında ayrıca Batı Sahara, Avrupa ve Latin Amerika’daki üsler, Kamusal borçlar, NATO, tasarruf önlemleri politikalar, Romanların durumu, Afganistan savaşı, yoksulluk ve temel gelir için eylem planı, yeni gelişim modeli, Kosova, Latin Amerika, eğitim başlıklarında çeşitli partiler tarafından sunulmuş karar tasarıları komisyonlarda tartışılarak son hallerine getirildi ve Kongreye sunularak onaylandılar…

YKP delegasyonu 5 Aralık, Pazar günü adaya geri döndü…

Address to EL Congress by YKP Executive Board General Secretary Murat Kanatli

Dear Comrades,

In the last few days we have listened to our comrades mentioning the struggle against the occupation and war in Iraq and Afghanistan. Unfortunately all these are “new” hot issues, but some “old” occupations are also continuing. Because of the aggression of Israel, most of the people don’t forget the occupation of Palestine.

But at the same time, the occupation of Cyprus also continues. Because of “hard” diplomacy power game, most of the political actors prefer to ignore the occupation of Cyprus. But Turkey continues to occupy one third of the island and Cyprus is a full member of the EU, which means that Turkey occupies European territory.

Turkey is not only occupying but also continues to transfer or encourages Turkish people to move to the northern part of Cyprus. The actual active population of the northern part of Cyprus is 500 thousand and of this only 100 thousand is Turkish Cypriot and the rest are mostly Turkish settlers.

We define this situation as an ethnic cleansing of Cypriots from the northern part of Cyprus with a kind of non-violence, over a long term period. Yes “ethnic cleansing” is a strong terminology but the reality forces us to use this terminology.

In 1974, after occupying the northern part of Cyprus, Turkey forced all the Greek Cypriots to move to the southern part of Cyprus. After 1974 Turkey started to transfer its people but at the same time to continue to keep them attached to her with strong Turkish Embassy bureaucracy and activity.

They use the population as an excuse and change the character of the religion, build more mosques and promote Quran courses so the northern part is more conservative than in the past. The newcomers accept to work in worse conditions similar to slavery conditions, due to lack of legal framework to defend the rights of these workers, so the general working conditions are getting worse and worse. YKP, is also struggleing for the working condition of these people…

Plus the persistent and disappointing political atmosphere pushes mainly the young Turkish Cypriots to migrate from the island, but at the same time new settlers are coming from Anatolia day by day.

So this means changing of the demographic structure of the northern part leading to the non-cypriotness, means the ethnic cleansing procedure continues. This procedure will cause the permanent division of the island, and means that war conditions will continue on European territory.

We ask for more active solidarity for the solution of the Cyprus problem and ending the occupation of Cyprus.

We believe that another Cyprus is possible, like another Europe is possible.

Address to EL Congress by YKP Party Council member and YKPfem activist Faika Deniz Pasha

Today Europe facing the capitalist crises we see increase of racism and xenophobia, fuelled in part by rising unemployment, insecurity about the future and a growing number of populist political discourses all over the continent.

In Cyprus, in Larnaca just a month ago an anti-racist festival organized with the theme of “Cypriots and Migrants united against the crisis” that also YKP-YOUTH participated was raided by fascist groups who declared that there were marching against “illegal migration’. During the incident a migrant was beaten up severely and a Turkish Cypriot was stabbed on the chest by the neo-nazis. On the other hand the police managed to arrest six persons, all participants in the anti-racist Festival four Cypriots and two underage migrants while the government tried to justify the attacks by stating that it was just a clash between two marginal groups.

We should remember that the increasing manifestations of racism and discriminations were the building blocks of genocide. We should never forget the promise the people of Europe made after the tragedy of Holocaust: ‘Never again’!

European left should not allow migrant, Roma and ethnic and religious minority workers to be scapegoats for the capitalist crises in order to divert attention from the real causes of the crises. We should be in front line in fighting inequalities and ensuring the protection of rights of all workers and must work towards mainstreaming Equality and anti-discrimination across all EU policy areas in order to achieve social cohesion.

YKP, Avrupa Sol Partisi kongresine katılıyor

YKP, ülkedeki son siyasi gelişmeleri değerlendirdi

YKP Yürütme Kurulu Üyesi Alpay Durduran ülkedeki son siyasi gelişmeleri değerlendirdi. Konu ile ilgili açıklama şöyle:
Hükümette olan partinin transferle ayakta durması ve kurultayına giderken çiğnemedik kural bırakmayarak devletin tüm olanaklarını parti içi kavgaya tahsis etmesi inanılacak gibi değildir. CTP de benzer bazı şeyler yapınca saki de bir yarış başlattılar ama bu dünya sadece CTP ve UBP’den ibaret değildir, bu ülke de onlardan ibaret değildir ve ikisi de bir araya gelse yapılan ahlaksızlıkları ahlaklı hale getirmez.
Devletin radyo ve televizyonları Küçük’ün emrine giremez. Devlet araçları böyle işler için kullanılamaz. Devlet dairelerinde parti maksatlı toplantı ve görüşmeler yapılamaz. Bunu haber yapan basın normal bir iş yapılmış gibi davranamaz. Basını da korkutup sindirebiliyorlarsa ne kadar devlet gücünü kötüye kullandıklarını anlamalıyız.
Halkımız bunların hesabını sormaya hazırlanmalı ve bu ahlaksızlıklardan uzak durulmasını istemelidir. Hesap sorulmasını sağlayacak olanlara destek olmalıdır. Bakılırsa görülür ki adaylar ve yandaşları medyadan diğerlerinin devletin olanaklarını nasıl kullandıklarını anlatmaktadırlar. İşledikleri suçların tanıkları da kendileridir. Ben seçilirsem bunlara son vereceğim demeye zahmet eden yoktur.
Unutulmamalıdır ki önümüzdeki günlerde iyi fiyat bulamazsa mahvolacak zeytin üreticilerinin desteklenmesi için para bulma sorunu vardır. Bu ahlaksızlıklara devlet hazinesini soymanın hesabı sorulmazsa zeytinin de tutarı olmayacaktır. Bundan sonra da zeytine yatırım olmayacaktır. Bahçesindeki ağaca bakan kendine ve dostlarına ikram edecektir o kadar üretim göreceğiz.
Politikanın halkın cebine ele atmakla yapılmaması ve kamu yerlerinin başka maksatlarla kullanılmasına izin verilememesi şarttır. Bunu göre göre bu ahlaksızlıkları yapanlara arka çıkmak söz hakkını da halkın elinden alacaktır.
Halk söz hakkı isterse gücünü kanıtlamalıdır.

YKP: Faşist saldırıyı kınıyoruz

YKP Yürütme Kurulu yayınladığı bildiri ile Larnaka’da Cuma günü yaşananları ve sonrasındaki gelişmeleri değerlendirdi. Konu ile ilgili açıklama şöyle:

5 Kasım 2010 tarihinde Larnaka’da KISA tarafından organize edilen ve YKP Gençlik’in de katıldığı Rainbow Festivali sırasında ırkçı ve şövenlerin uyguladığı şiddet ve polisin de açıkça taraf olması sonucu yaşanan olayları kınıyoruz.

Festival’de şöven ve ırkçı gruplar festival alanına girip aralarında çocuklar, yaşlılar ve engellilerin de olduğu festival katılımcılarına saldırdılar, güç kaynağını kestiler, festival alanı dışında Kıbrıslı Türk müzisyenlere saldırdılar, birini göğsünden bıçakladılar, festivalle ilgisi olmayan bir göçmeni hastanelik ettiler ve tüm katılımcılara tehditlerde bulundular, hakaret ettiler. Yani ortada bir çatışma değil faşist bir saldırı vardır…

Irkçı-şöven kesimden kimsenin bu olaylar sonucu tutuklanmaması fakat polisin 4ü Kıbrıslı Rum 2si de daha reşit olmayan göçmeni tutuklayıp göz altına alması da Kıbrıs Rum polisin faşizan yüzünü ortaya çıkardı.

Bu olayı da Kıbrıslı Türk – Kıbrıslı Rum kavgasına çevirmeye çalışan ırkçı-şöven Kıbrıslı Türk ve Türk Medyasını da kınıyoruz. Kökünde ırkçılık olan bir saldırının da başka ırkçı-şövenler tarafından kullanılmaya çalışmasını da kabul edilmez buluyoruz.

Avrupa ve Kıbrıs’ta yükselen ırkçılık ve şövenizm, bu olayla bir kez daha tehlikesini gösterdi.

Böylesi koşullarda Kıbrıs’ın tüm ilericilerine düşen her türlü faşist saldırılara karşı mücadeleyi ortak zeminde yükseltmektir. Kıbrıs’ta yaşayan herkesin yaşam hakkını savunma da yine Kıbrıs’ın ilericilerine düşen önemli bir görevidir.

YKP tüm ilericileri ve demokratları faşizme ve ırkçılığa karşı ortak mücadeleyi yükseltmeye çağırır…

YKP: Bir tanınma girişimi daha DUVARA VURDU

YKP Yürütme Kurulu Sekreteri Murat Kanatlı Doğrudan Ticaret Tüzüğü tartışmalarını değerlendirdi. Konu ile ilgili açıklama şöyle:

18 Ekim tarihinde Avrupa Parlamentosu AP Hukuk İşleri Komisyonu Doğrudan Ticaret Tüzüğü ile ilgili görüşünü açıkladı.

Açıklamada dikkati çeken, ateşkes hattının AB’nin sınırı olmadığının vurgulanmasıdır (Cyprus’s north-south divide is not an EU external border). Bununla beraber açıklamanın daha ilk cümlesinden, Doğrudan Ticaret Tüzüğü ile ilgili AP’nin red tutumu almadığı, bunun uygulanması, hayata geçirilmesi ile ilgili önerileri reddettiği anlaşılmaktadır.

Hukuk İşleri Komisyonu’nun açıklamasındaki “AB’nin Kıbrıs’ın kuzeyi ile ticaretinin AB’nin genel ticaret kuralları ile değil, AB’nin tek pazarı ve gümrük birliği kuralları ile idare edilmeli” denilen cümle aslında konuyu yeteri kadar açıklamaktadır.

Açıklamanın devamında “çünkü diğer türlü bir yaklaşım Kıbrıs’ın kuzeyinin AB’nin bir parçası olmadığıdır. Kıbrıs’ın kuzeyi Kıbrıs Cumhuriyeti hükümetinin etkin kontrolünün dışında olması nedeniyle AB’ye 2004′te girişi sırasında geçici olarak bu kuralların uygulanması askıya alınmıştı” hatırlatması yapılmaktadır…

Zaten 21 Ekim tarihinde Komisyonun AP Başkanlığına gönderdiği açıklamanın başlığı herşeyi yeteri kadar açıklamaktadır; “Avrupalı Parlamenterler Kıbrıs’ın kuzeyini 3. Ülke gibi kabul edip yasal düzenleme yapmayı reddettiler” (MEPs reject legal treatment of the northern part of Cyprus as a third country)

21 Ekimde başkanlığa gönderilen açıklamada da zaten Kıbrıs’ın kuzeyindeki limanlardan AB ülkelerine ihracat yapıldığına vurgu yapılmaktadır. Eğer AP raportörünün verilerine inamazsanız dönüp DPÖ verilerine bakmakta yarar vardır.

DPÖ’nün son yayınladığı 2008 yıllığında dış ticaret tablosunda Türkiye’ye 41,8 milyon dolar ihracaat yapıldığı belirtilmektedir, diğer ülkelere ise 41,9 milyon dolar, bunun bunun 17,2 milyon doları AB ülkelerine! Türkiye’ye ihraacatımızdan daha fazlasını diğer ülkelere gerçekleştirmişiz!

Ama ithalatta tablo tersine dönmektedir. Yine DPÖ verilerine göre, mal satamadığımız Türkiye’den 1172,5 milyon dolarlık itahalat yapmışık ya da yapmaya zorlanmışız. Türkiye haricinde ise 508,2 milyon dolarlık mal ithal etmişiz, yarısına yakını yani 236,3 milyon dolarlık kısmı AB ülkelerinden!

Bu rakamlardan sonra kim ambargodan bahsedebilir?

İspanya’nın Kuzey Afrika’daki otonom şehirleri Ceuta ve Melilla ile Almanya’nın Helgoland adası ile de karıştırılmamasına vurgu yapılan AP başkanlığına gönderilen mektupta, buralarının gönüllü olarak gümrük birliği alanından ayrı kaldıklarına vurgu yapılıyor… Yani Mağusa’ya bu statünün verilmesi için Mağusa’nın gönüllü olarak gümrük birliği alanından ayrı kaldığını kabul etmemiz demektir ki bu da Kıbrıs’ın kuzeyindeki Türkiye’nin müdahalesini görmememiz veya reddetmemiz anlamına gelir!

Tüm açıklamaların orjinallerini okuduğunuzda Kıbrıs’ın kuzeyinin ayrı bir yapı olarak değerlendirilemeyeceği derdinin anlatılmaya çalışıldığı rahatlıkla anlaşılmaktadır.

Bu dert anlatma gereği nerden ortaya çıkmıştır? Demek ki birileri Kıbrıs’ın kuzeyine özel bir statüte verdirmek için uğraşmaktadır ve Avrupa Parlamantosu Hukuk İşleri Komisyonu da bunu bir kez daha reddetmiştir, yani daha anlaşılır hali ile Kıbrıs’ın kuzeyine tanınma talebi ve operasyonu bir kez daha duvara toslamıştır.

Birileri şimdi bu duvara toslamayı AB’ye karşı operasyona, Kıbrıslı Rumlara karşı şoven kampanyaya dönüştürme niyetindedirler…

Birileri talepleri olan tanınmanın bir kez daha reddilmesini, elinden oyuncağı alınan çocukların yüksek sesle bağırarak ve taşkınlık yaparak haklı gösterebileceğini sanmaktadırlar ki yanılırlar…

Kıbrıs’ta süren çözümsüzlüğün Türkiye-AB ilişkilerine yansımasından kaygı duyanların yaptığı açıklamaları da manipüle ederek, kendi çıkarları için kullanmaya çalıştıkları anlaşılmaktadır.

Doğrudan Ticaret Tüzüğü aslında Yeşil Hat Tüzüğünün bir devamı, bir benzeridir, reddedilmesi mantıklı değildir. Tartışmada eksik olan, tartışmalardan saklanan konusu ise Kıbrıs’ın kuzeyinden mal çıkışı yapıldığında uygulanacak işlemlerdir yani Mağusa Limanının statüsüdür.

Bu noktada;

- Bir hava veya deniz limanının uluslararası ticarete açılması için ona sahip olan devletin bunu yasal olarak kararlaştırması ve uluslararası kuruluşlara bildirmesi şarttır,

- O limanda yapılan işlemlerin yasal olması ve uluslararası denetime açık olması şarttır, ve

- yasal olmadıkları için bir limana yasal olarak sahip olamayan bir çok tek yanlı bağımsızlık ilan etmiş bölge vardır.

Bu nedenlerle Mağusa limanının uluslararası hukuk çerçevesinde yasasallaştırılması uluslararası etkisi olan bir şeydir. Bu nedenle konunun hassasiyeti buradan kaynaklanmaktadır ama birileri yüksek sesli bağırarak bunu örtme uğraşına girdiği anlaşılmaktadır…

Bu noktada ortada iyi niyet varsa Mağusa Limanın AB denetimine verilmesi ve bu çerçevede Doğrudan Ticaret Tüzüğünün uygulanması en makül olandır. Bu noktada Maraş’ın da yasal sahiplerine iadesi ve Mağusa Limanın açılması önerisinin hala masada olduğu ve uygulanabilirlik açısından en makül önerinin bu olduğu rahatlıkla anlaşılmaktadır.

Kıbrıs Türk liderliğinin ve Türkiye’nin bu konularda iyi niyetli olmadığı açıktır. Geçmişte konunun biraz ciddiyetle tartışılmaya başlandığı koşullarda hemen masaya Ercan ve Girne’yi de sürdükleri unutulmamalıdır.

Hedefleri, Doğrudan Ticaret Tüzüğünü de kullanarak tanınma ile ilgili bir adım daha atabilmek, Kıbrıs’ın kuzeyindeki statükoyu derinleştirmektir.

YKP, Kıbrıs’ta bir çözümün aciliyetine bir kez daha vurgu yapar, bu ve benzeri anomalilerin ortadan kalkmasının yegane çözümünün Kıbrıs’ta bulunacak bir antlaşmaya bağlı olduğuna olan inancını tekrarlar…

YKP, Limnidi kapısının açılmasını değerlendirdi: İŞİMİZ DAHA BİTMEDİ!

YKP Yürütme Kurulu Sekreteri Murat Kanatlı Limnidi kapısının açılmasını değerlendirdi ve ilk tartışılmaya başlamdığında Koççina (Erenköy)-Pirgo-Limnidi(Yeşilırmak) olarak düşünüldüğünü hatırlatarak, eksik kalmış bir mutlulukları olduğunu söyleyip, tamamlanması için mücadeleye devam edilmesi gerektiğini vurguladı…

Konu ile ilgili açıklama şöyle:

7. kapı da açıldı…

YKP olarak bunu, barikatlardan açılan yedinci umut deliği olarak görüyor ve sevinçle karşılıyoruz, bizi ayıran barikatlardan bir miktar daha tuğla eksildi ama ayni zamanda bu, buruk bir sevinç!…

Taraflar bu işi iyi niyetli ve iki taraf arasındaki güveni tesis edecek şekilde değil, tersine milliyetçi ve şoven açıklamalarla yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar ama sorun değil çünkü açmamaya direndiler ama yenildiler ve yenilen pehlivan güreşe doymazmış… Burukluğumuz bu süreçlerin böylesi kavgaların sonucunda olmasından!

Ayrıca Limnidi-Pirgo kapısı aslında Limnidi-Pirgo-Koççina (Erenköy) olarak düşünülmüştü bu nedenle sevincimiz yarım… Bu nedenle bu bölgede daha işimiz bitmedi, yarım kalan işin bitirilmesi için mücadeleye devam edeceğiz…

Dillirga, 60’lardan beri savaşın, askeri operasyonların kilit bölgesi oldu… Bu nedenle YKP, Dillirga’nın kaderinin değişmesi zamanın geldiğine inanmaktadır. En güzel doğal bölgelerden biri olan Dilirga’nın artık askerlere değil, Kıbrıslılara ait olduğu ve onun ekosistemi ile koruyarak sahiplenme zamanın geldiğine inanmaktayız…

Artık haki yeşili değil, doğanın ve çevrenin yeşilinin bölgeye hakim olma zamanı gelmiştir.

Dillirga’nın şimdi askersiz bir soluk alma zamanıdır…

Limniti kapısının açılması ile birileri çözümsüzlük yönünde zaman kazanacaklarını düşünüyorlarsa, yanılırlar. Lefkoşa’da Mağusa Kapısı ile ilgili bizim dile getirdiğimiz talep hala gündemde, özellikle Cemal Bulutoğluları’nın belediye seçimleri öncesi Mağusa Kapısının açılması için çalışma yapılması konusunda verdiği söz vardı, şimdi Lefkoşa’ya yeni bir araçlı geçiş sağlayacak kapıyı açma zamanıdır…

Şimdi Apliki (Aplıç) ve Derinya’ya yeni bir kapı için ciddi ciddi konuşma ve çalışma yapma zamanıdır… Şimdi Athienou (Kiracı) bölgesine kapı için ciddi ciddi düşünme zamanıdır…

Tüm bunları yaparak kapılardaki bürokrasinin artık anlamsızlığını ve gereksizliğini de vurgulama zamanıdır…

Tüm bu geçiş noktaları Kıbrıslıları birbirine daha fazla yaklaştıracak adımlardır.

Bunun yanında Mağusa’nın yeniden birleştirilmesi ve Maraş’ın sahiplerine geri iade edilmesi yönündeki inisiyatifler de umut vermektedir. Bu tip güven artırıcı önlemler de bizleri daha fazla çözüme yaklaştıracaktır. Bu nedenle aralarında, avukat, öğretmen, akademisyen, sigortacı, eczacı ve gazeteci gibi çeşitli meslek gruplarından bir grup bireyin “Maraş’ın yaşama kazandırılması” talebiyle kaleme aldığı açıklamayı heyecanla karşıladığımızı ve desteklediğimizi vurgularız…

Tüm bu çabalar bizi çözüme yaklaştıracak ama çözümün yerini tutmayacak güven artırıcı önlemlerdir…

Kıbrıs sorunun çözümünü adanın birleşmesini isteyen tüm tarafları yeniden daha fazla mücadele etmeye çağırıyoruz…

Şimdi umutsuzluk zamanı değil! Zor da olsa yürüyüşün sürdüğü, umudun hala ayakta olduğu bir zamandan geçiyoruz, tıpkı Ledra gibi Limnidi’yi de açmamak için birileri çokça direndiler ama yenildiler, şimdi daha fazlası, adanın tümünde zafer için ayaklanma zamanı!

Şimdi sevinçlerimizi ve ülkemizi tam yapma zamanı!

YKP: “Hukuk sistemi yara almıştır”

YKP Yürütme Kurulu Sekreteri Murat Kanatlı, 19 Ekim’deki davada yaşananları değerlendirdi. Konu ile ilgili açıklama şöyle:

Bir kez daha bir hukuk skandalı yaşanmaktadır…

28 Ekim ve 29 Kasım 2009 tarihlerinde meclis önünde düzenlenen eylemlerle ilgili birinde 19 diğerinde ise 16 kişi hakkında yasal işlem yapılmış ve itham olmaları için Ocak 2010 itibaren de celseler yapılmaya çalışılmaktadır.

Ocak 2010 başlayan celselerin çok ciddi bir kısmı dava tebliğlerinin Savcılık tarafından yapılamamasından dolayı ertelenmiş son 19 Ekim’deki celseye kadar gelinmiştir…

Eylem yapıldığında YKP Yürütme Kurulu üyesi olan 3 kişi de 28 Ekim’le ilgili davadan yargılanmak için tebliğ beklemektedir…

Ad geçen 3 kişi kendilerine ithamname ulaştırılmadığı zamanda bile birçok celsede hazır bulunulmuş, çoğu zaman mahkeme salonundan celseyi izlemiştir. Ancak hayret verici bir şekilde savcılık bu arkadaşlara ulaşamamış ve ithamnamelerini kendilerine veremediği için celseler itham için aylarca ertelenmiştir.

Son gelindiği hali ile bile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS’nin) 6. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı ihlal edilmiştir. AİHS’nin 6. Maddesindeki “1. Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.”

“Davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahip” olmamıza rağmen çoğu bizden kaynaklanmayan “teknik” sorunlardan dolayı “makul bir sürede” yargılanmamız başlatılmamış ve mağdur edilmiş durumdayız…

Ayrıca ayni maddedeki “2. Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır” kısmı da 19 Ekim 2010 tarihindeki mahkeme sırasında yargıç tarafından açıkça ihlal edilmiştir…

“3. Her sanık en azından aşağıdaki haklara sahiptir: a) Kendisine yöneltilen suçlamanın niteliği ve nedeninden en kısa zamanda, anladığı bir dille ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek” bölümü de yine 19 Ekim 2010 tarihli celse sırasında hem savcılık hem de hakim tarafından açık şekilde ihlal edilmiştir…

Bununla beraber Yargıç AİHS’te vurgulandığı gibi silahların eşitliği ilkesinin uygulanmasını sağlamakla sorumludur, bunun anlamı da tüm taraflara savlarını sunmak için makul imkânlar verilmesi, bir tarafın diğeri karşısında önemli bir dezavantaj yaşamasının önlenmesidir. 19 Ekim’deki celsede yargıç silahların eşitliği ilkesini de açıkça ihlal etmiştir…

Bu nedenle bu davadan adalet bekleme olanağı kalmamıştır…

Tüm bunlar yanında savcılık dava sürecini siyasileştirmiş, 28 Ekim ve 29 Kasım 2009 tarihlerinde meclis önünde düzenlenen eylemler ve eylemler sırasında yaşananlar açısından her yönü ile birbirlerinin benzeri olmasına rağmen, olaylar arasında bu kadar açık ilişki varken 29 Kasım 2009 tarihli dava düşürülmüş ancak 28 Ekim tarihli dava sürmektedir…

Yargıç kanıtların kabul edilebilirliğine karar verme sorumluluğuna sahiptir. 28 Ekim tarihli olaylarla ilgili sunulan kanıtların benzerlerinin 29 Kasım ile ilgili de var olduğunu tüm kamuoyu bilmektedir.

Çevre (Koşullara Dayalı) şahadet; esasa ilişkin olmayıp, esasa ilişkin olgular hakkında sonuca varılmasında yardımcı olabilecek direkt şahadettir. Bu durumda 28 Ekim ve 29 Kasım’daki eylemler sırasında suç olduğu iddia edilen olgular arasındaki ilişki ile ilgili yeterli çevre şahadeti olmasına rağmen 29 Kasım’daki suç kabul etmeyen veya olmayacağına hükmeden ayni hakim 28 Ekim’deki eylemlerin sırasında yaşananlarla ilgili “kahramanlık cezaevinde olur” diyerek başlamayan bir dava ile ilgili, celsede hem silahların eşitliği ilkesini ihlal ediyor hem de eşitlik ilkesini… Çünkü 28 Ekim’deki eylemlerden dolayı “kahramanlık” sayılan şeyin 29 Kasım’daki eylemlerde da ortaya çıkmıştı… “Kahramanlar” arasında eşitliği ihlal eden hakim bu yönü ile de haksızdır… Ayrıca hakimin, “kahramanlık” ithamını 19 kişiye yapıyor olması, o gün eyleme katılan yüzlerce kişinin bu “kahramanlık” ünvanından mahrum kalmasını ortaya çıkaracağından bu da eşitlik ilkesine aykırıdır!

9 celsedir, savcı-hakim paslaşmaları ile tespit edilen bir sonraki celse tarihlerinin belirlenmesine itiraz hakkı, çoğu zaman hiçbir sanığa tanınmadan hemen ilan edilmekteydi…

YKP, uluslararası çeşitli platformlarda temsil edilen bir partidir. Bunun yanında birçok alanda, birçok siyasal çalışma yürütmektedir. Bu çalışmalarda YKP Yürütme Kurulu üyelerinin partiyi temsil etmelerinden daha doğal bir şey olamazken, 2010 yılı başında tespit edilen Avrupa Sol Partisi (ASP) Yürütme toplantısına katılmak için Ağustos başında gerekli girişimi ve işlemleri yapan YKP temsilcisi, 27 Ağustos 2010 tarihli celseden çıktıktan sonra, alelacele günü tespit edilen diğer celsede olmayacağını beyan etmişti. Bu çerçevesinde 22 Eylül’de adadan ayrılarak ASP Yürütme toplantısına katılmıştır. Bu durum da o günkü günlük yayınlanan birçok gazetede haber olarak yayınlanmıştı… Buna rağmen 23 Eylül tarihli celsede elindeki yetkiyi kötüye kullanan ve tamamen siyasi gerekçelerle olduğu ciddi izlenimi uyandıran bir yaklaşımla savcı, o tarihte yurtdışında olan YKP Yürütme Kurulu Sekreteri Murat Kanatlı için bir sonraki celseye tutuklu getirilmesini talep etmiştir. Bu talep hakim tarafından reddedilmiştir. Ancak herşeye rağmen bu da başka bir hukuk skandalıdır.

Bassavcılık tamamen siyasi güdüleri ile bu yargılama sürecine dahil olmakta, pervasızca elindeki yetkileri kötüye kullanarak insan hak ve özgürlüklerini keyfi uygulamalarla ihlal etmeye çalışmaktadır. Bu durum kabul edilemez.

Böylesi bir noktaya gelen dava ile ilgili YKP, mahkemenin tarafsızlığını yitirdiğine, temel hukuk ilkelerini ihlal ederek taraf olduğunu açıkça ilan ettiğine ve Başsavcılığı siyasi güdülerle davayı sürdürdüğüne inanmaktadır.

Hukuk sistemi yara almıştır. YKP başta baro ve ilgili hukuk organlarını gereğini yapmaları ve hukukun saygınlığının ve tarafsızlığının yeniden tesis edilmesi için harekete geçilmesini acil olarak talep etmektedir.

YKP, Sendikal Paltformunun eylemine aktif desteğini belirtir ve bu çerçevede başta tüm üye, sempatizan ve parti dostları olmak üzere tüm Kıbrıslıları 25 Ekim, Pazartesi günü saat 13’de Kuğulu Parkta buluşmaya ve yargılananlarla aktif dayanışmalarını göstermeye çağırır…

YKP: SDP ve TÖP yöneticilerine özgürlük!

YKP Yürütme Kurulu imzası ile yayınlanan açıklama şöyle:

21 Eylül 2010 günü sabahı polis, Sosyalist Demokrasi Partisi İstanbul İl ve Kadıköy İlçe binalarına baskın düzenledi. Yüzleri kar maskeli, çelik yelekli özel harekat timleri parti binalarını darmadağın ederek, parti bilgisayarları ile görsel ve yazılı parti arşivine el koydular. Aynı saatlerde, Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Genel Başkanı Rıdvan Turan, Genel Başkan Yardımcıları Günay Kubilay ve Ecevit Piroğlu, MYK Üyesi Ulaş Bayraktaroğlu, PM Üyeleri İbrahim Turgut ve Sultan Seçik, SDP Üyesi Özgür Cafer Kalafat ile Toplumsal Özgürlük dergisi yazarları Oğuzhan Kayserilioğlu ve Tuncay Yılmaz, dergi okurlarından Semih Aydın ile RED dergisi yazarlarından Hakan Soytemiz evlerine yapılan polis baskınlarıyla gözaltına alındılar.

Türkiye’deki sosyalistlere, ilericilere iki yıldan fazla bir zamandır ‘Devrimci Karargah’ davasıyla ilişkili düzmece senaryolarla operasyonlar yapılmaktadır. Bunun yanında daha önce DTP şimdi de BDP yöneticilerini de benzer senaryoların parçası içinde gözaltına almakta, seçilmiş belediye başkanları ve farklı yerel yönetimlere seçilmiş BDP’nin yüzlerce üyesi hala daha cezaevindedir. İşçilerin Sosyalist Partisi üyesi genç arkadaşlar da IMF karşıtı eylemlere katıldıkları ile aylardır cezaevindeler… Daha önce de Mahir Çayan’ın kitabı bulunduğu için ÖDP’li genç arkadaşlar tutuklanmıştı. Öğrenciler için Gençlik Federasyonu üyeleri ise “parasız eğitim isteriz” pankartını Erdoğan’ın bir toplantısında açtıkları için 6 aydır cezaevindeler ve 15 yılla yargılanmaktalar…

En son, düşünceleri, görüşleri ve mücadele yöntemleri ile kamuoyunun gözü önünde olan bir yasal partinin yöneticilerinin ve yasal olarak çıkan iki derginin yazarlarının düzmece senaryoların parçası olarak gözaltına alınmaları, AKP hükümetinin nasıl bir “demokrasi”den yana olduğunun açık göstergesidir. AKP Kürt sorununda, hak ve özgürlüklerin dile getirilmesinde kendisi gibi düşünmeyenleri, kendine muhalefet edenleri tasfiye etmek, onlara baskı kurmak için son dönemde daha da fazla pervasızlaşmış durumdadır. Bunun artarak devam edeceği anlaşılmaktadır…

Yeni Kıbrıs Partisi olarak, Sosyalist Demokrasi Partisi, Toplumsal Özgürlük Platformu ve RED dergisi başta olmak üzere tüm devrimci, sosyalistlerle dayanışmamızı ortaya koyuyor, yapılan saldırıları kınıyoruz.

Gözaltı ve tutuklu yargılama süreçlerinin Türkiye’de yargısız infaza dönüştüğü, bunun da ciddi bir insan hakları ihlale olduğunu kaygı ile izlemekteyiz. Siyasi görüşlerinden dolayı gözaltında olanların ve tutuklu yargılananların en kısa sürede adil yargılama için mahkemeye çıkarılmalarını, düşünceleri hariç başka herhangi bir suça dair haklarında herhangi kanıt bulunmayanların hemen serbest bırakılmasını talep ediyoruz, düşüncelerinden dolayı gözaltında olanların hemen serbest bırakılmasnı talep ediyoruz, bunun için mücadele edenlerle dayanışma halinde olmayı sürdüreceğimizi vurgularız…

Bu çerçevede gözaltına alınan SDP başkan ve yöneticileri ve üyeleriyle Toplumsal Özgürlük ve Red dergisi yazarlarının derhal serbest bırakılması talebi ile başlatılan eylemleri de desteklediğimizi, bu yöndeki çalışmalara uluslararası kamuoyuna taşıyarak bu demokrasi mücadelesine omuz vereceğimizi de kamuoyuna da açıklarız…

YKP ayrıca, pervasızlaşan AKP yönetimlerinin bu davranışlarının Kıbrıs’a da yansımasından kaygı duymaktadır…

YKP, son Hataylaşma tartışmalarını değerlendirdi: VİLAYETLEŞTİRMEYE HAYIR!

YKP Yürütme Kurulu Sekreteri Murat Kanatlı, son Hataylaşma tartışmalarını değerlendirdi. Konu ile ilgili açıklama şöyle:

Bir kez daha birileri düğmeye bastı ve belli odaklardan talimatlar alanlar koro halinde çözüm sürecine saldırmaya başladı…

Daha öncede olurdu ve Eroğlu bunu “Denktaş istedi bağırdık, şimdi çözüm istemeyiz diye suçlanırık” diye sitem ederek Denktaş’ın karşısında aday çıktığına söylemişti…

Şimdi aynisini kendisi yaptırıyor. Masada ‘ben görüşürüm ama halk istemez’ deyebilmek için Zorlu ve Tatar’a mesajçı, Küçük’e de ağır abi rölü verildiği belli oluyor.

Tatar ve Zorlu’nun Kıbrıs sorunu ile ilgili yaptığı çıkışlara paramiliter örgütlenme olan TMT da katıldı, onlar da federasyon istenmesine karşı bildiri yayınlayıp ortalıkta kabadayı havasında dolandılar…

Zorlu Törenin yaptığı açıklamalardan sonra ağır abi rölündeki İrsen Küçük, bazı söylemlerin daha temkinli yapılması gerektiğini Eroğlu’nun New York’ta temaslarda bulunduğu sıralarda, bazı söylemleri ertelemek lazım geldiğini, biraz erken yapılmış bir açıklama olduğunu söyledi.

Amaç antlaşmaya yanaşmayan bir tarafa yanaşmazsa böyle olur demek değildir. Öyle ola çözüm önerileri ile diğer tarafa baskı yapılırdı. Öyle değil garantörlü, bol askerli, Türkiye’nin Kıbrıslı Türkleri denetlemesine olanak veren herşeyi ön şart koşan öneriler yapılıyorsa antlaşma istendiğine kimseyi inandıramazlar…

Zorlu Töre’nin hatırlattığı Hatay sorunu aslında maalesef doğru bir örnektir ve bir nevi ağızdaki baklanın çıkarılmasıdır… Hatay’da Türkiye yönetimi, nüfus taşımış, nüfus sayımı yapımını engellemiş, orda yaşanların iradesini elinden alarak kukla bir yönetim oluşturmuş ve uluslararası konjektür uygun olunca da kendine bağlamıştır.

Kıbrıs’ın kuzeyinde aynisi, aynen sahneye kondu… Nüfus konusu artık herkesin dilinde. Uluslararası gözlemciler nezdinde nüfus sayımı talebimizin ne kadar haklı olduğu bir kez daha ortaya çıktı…

Nüfus akışının da durdurulması gerektiğini herkes söylüyor ama uygulama yok çünkü Küçük’ün söylenmesi için zamanı değil dediği konu yani Hataylaşma süreci hızla ilerliyor ve ilerlemesi için nüfus akışı bu hızı ile devam etmelidir.

YKP 21 yıl önce tavrını net olarak ortaya koymuştu, vilayetleştirmeye hayır! Diye o günden bugüne mücadelemizi sürdürüyoruz, sürdürmekte da kararlıyız…

Eroğlu’nun çözüm niyeti olmadığı, Türkiye bastırmazsa esnemeyeceği de anlaşılmıştır. Kaldı ki Türkiye’nin de ne bastırmaya ne de esnemeye niyeti yoktur, bu haliyle de Kıbrıs sorununa bir çözüm bulmak imkansızdır. Bu nedenle Kıbrıslılar kendi gelecekleri için, bir antlaşma için ortak mücadeleyi hemen şimdi yükseltmeleri gerekmektedir. Bundan başka da elde seçenek yoktur…

Bu mücadeleyi hemen şimdi yükseltmezsek, yarın geç olacak yani Küçük’ün şimdi zamansız değil dediği ikinci Hatay olmanın zamanı gelecek…