Yeşil Kapitalizm Hakkında

92

Daniel Tanuro’nun yeni kitabı, L’impossible Capitalisme Vert, veya “The Futility of Green Capitalism” (Yeşil Kapitalizmin Geçersizliği), ekososyalizme analitik bakışımıza büyük bir katkı sunuyor. Aşağıdaki röportajda, Daniel Tanuro, kitaptaki başlıca bazı konuları bir özet halinde vermekte. Röportaj önce http://www.ecologitheque.com/itwtanuro.html ingilizcesi ise http://climateandcapitalism.com/?p=3744#more-3744 adresinde yayınlandı… Türkçesi www.sendika.org tarafından yapıldı…

Daniel Tanuro, siz, Les empêcheurs de penser en rond/La Découverte tarafından yayımlanan L’impossible Capitalisme Vert kitabının yazarısınız. Aynı zamanda bir STK olan “Climat et justice sociale”nin de kurucususunuz. Sizce “Yeşil Kapitalizm” nedir?

Daniel Tanuro: “Yeşil Kapitalizm” ifadesi iki farklı şekilde anlaşılabilir. Rüzgâr türbinleri üreten bir kişi, Yeşil Kapitalizm uyguladığı için övünebilir. Bu bakımdan, bir kısım paranın, ekonominin “temiz” sektörüne yatırılmış olmasından dolayı, bir Yeşil Kapitalizm şekli çok açık ki olasıdır ve gayet de kârlıdır. Fakat burada sorulması gereken soru, kapitalizmin bir bütün olarak yeşil olup olamayacağı, yâni, büyük sermayeyi oluşturan, muazzam sayıdaki ve birbiriyle rekabet halindeki küçük sermayelerin küresel faaliyetlerinin, ekolojik döngülere; ve doğal kaynakların kendilerini yenileyebilmelerinin olanaklı olmasını sağlayacak olan ve bu kaynakların içinde bulundukları bu ekolojik döngülerin ritmine ve bu yenilenebilme hızına saygılı olup olamayacaklarıdır.

Benim kitabım soruyu bu yönüyle gündeme getiriyor ve yanıtım “olamayacağı” yönünde. Ortaya koyduğum temel tartışma konusu, rekabetin, kapitale sahip olan herkesi; ortalama kârdan daha büyük süper kârlar getirecek olan daha verimli makinaları işçilerin yerine koyacak bir güdüye sevk etmesidir.

Üretkenliğin, kapitalizmin merkezine oturmuş bir şey olduğu kesin. Schumpeter’in söylediği gibi, “büyüme içermeyen bir kapitalizm, ifade olarak çelişkilidir.” Sermaye birikimi potansiyel olarak sınırsız olduğundan ve bu birikim doğaya dayandığından ve de doğanın kaynakları sınırlı olduğundan, sermaye birikimi ile doğa arasında bir karşıtlık vardır. Buna yapılacak bir itiraz, üretim yarışında, sermayenin, doğal kaynakları gittikçe artan bir şekilde daha verimli kullandığı iddiası olabilir. Örnek olarak da, GSYİH üretiminde yüzde olarak harcanan enerji miktarında gözlemlenen düşüş gösterilebilir. Ancak üretimdeki verimlilik artışı eğilimi, şüphesiz, doğrusal, düzgün bir şekilde sürdürülemez ve sağlanamaz. Ve deneylerle de görüldü ki, üretilen malların gittikçe artan kitlesi bu verimlilik artışını geride bırakmaktadır. Bu yüzden Yeşil Kapitalizm ifadesi, tıpkı sosyal kapitalizm ifadesi gibi, birbirine zıt anlamı olan kelimelerden ibaret yanlış bir ifadedir.

Bu gözlem, birbirine karşıt iki stratejik kavram arasında bir tartışmaya yol açıyor. Bazılarına göre, kendiliğinden ekolojik ölümcül bir işleyişe sahip olan kapitalizmin yanlışları, (vergiler, mâlî teşvikler, ticarileştirilmiş zehirli atık hakları gibi) sisteme içerik pazar mekanizmalarına başvurarak ele alınacak politik uygulamalarla düzeltilebilir. Benim de içinde bulunduğum diğerlerinin taraf olduğu politika ise, kapitalist üretimi tamamen kesmek şeklindedir. Çünkü eğer çevre korunacaksa, bu, ancak zorunlu olarak kapitalizmin temel kanunlarına meydan okumakla olası olacaktır. Bu da, sistemin kuruluşuna, üretim araçlarının özel mülkiyetine meydan okumaya cüret etmeyi gerektirir.

Bana göre, bu iki çizgi arasındaki tartışmaya, pratikte, iklim değişikliğine karşı mücadele örneği içinde karar verildi. Biz, gelişmiş kapitalist ülkelerde, fosil-yakıt kullanımını, iki nesil sonraya kadar tamamen terk etmek zorunluluğuyla karşı karşıyayız. Nükleer enerjiyi hariç tutarsak -ki hariç tutulmalıdır- , bu da Avrupa’da, örneğin nihaî enerji tüketiminin yaklaşık yarısını kesmek zorunda olduğumuz, bunun da ancak, fosil yakıt işleme ve nakliyatını önemli derecede azaltmakla olası olacağını göz önünde bulundurmamız gerektiği anlamına geleceği açıktır.

Yenilenebilir enerji kullanımına geçiş ve enerji tüketimini azaltmak birbiriyle bağlantılı konulardır ve büyük yatırımlar gerektirirler. Eğer bu yatırım kararları verimlilik maliyeti dogmasına tabi iseler, gerçekleştirilmeleri tasavvur bile edilemeyecek kadar olanaksızdırlar. Verimlilik maliyetine alternatif, ancak, toplumsal ve ekolojik gereksinmelere odaklanmış demokratik bir üretim plânlaması olabilir. Bu çeşit bir plânlamanın gerçekleşmesi de, yalnızca; mümkün olduğu kadar uzun bir süre fosil-yakıtların kullanımına devam etmek isteyen, bunda ısrar eden, petrol, kömür, gaz, otomobil, petrokimyasallar, deniz ve hava araçlarının yapımını elinde bulunduran tekellerin direnişinin kırılmasıyla olasıdır.

Kitabınızın odak noktası iklim değişikliği. Bu değişikliği, siz, “iklimin devrilmesi” [basculement climatique] şeklinde yorumluyorsunuz. “Devrilme” ile neyi kastediyorsunuz? Ve bunu niçin basit bir değişimden daha kaygılandırıcı buluyorsunuz?

D.T: “İklim değişiklikleri” (gerçekten de değişiklikleri demek istiyorum. Yâni çoğul hali) ifadesi, geçmiştekilere benzer iklim çeşitlemelerinin tekrarlamasını anımsatır. Şimdi ile yüzyılın sonuna kadar geçecek birkaç on yıl arasında meydana gelecek iklim değişiklikleri, son Buzul Çağı’ndan bu yana geçen 20,000 yıllık dönemdeki kadar bir değişiklik riski içeriyor. 65 milyon yıl önce oluşmuş buzulların erimesini engellemenin artık olası olamayacağı bir “devrilme noktası”ndan çok uzak olmadığımız bir gerçek. Bu gerçeği; “devrilme” sözcüğü “değişiklik” sözcüğünden, itiraz kabul etmez bir şekilde daha doğru tarif ediyor! Olayın oluş hızı önceden tahmin edilemiyor ve pek çok ekosistem için büyük bir tehdit oluşturuyor çünkü bu ekosistemler olaya uyum sağlamada yetersiz kalacak. Korkarım, bu yalnızca doğal ekosistemler için değil, insan tarafından inşa edilen diğer bazı ekosistemler için de geçerli.

Pakistan’da ne olduğuna bir bakın: İngiliz sömürgecinin, kendi emperyalist çıkarlarına hizmet etmek üzere, barajlar ve kanallar inşa ederek İndus nehrinin sularını yönetmek için kurdurduğu mekanizmalar geniş bir sulama sistemini beslemektedir ve hiç beklenmeyen sellere neden olarak bölgeye zarar vermiştir ve bölge için uygunsuz olduğunu kanıtlamıştır. Daha ısınan iklim, muson rejiminin işleyişini bozmakta ve sağanak yağışların şiddetini arttırdığından, oluşacak olan sel riskini de arttırmaktadır.

Bu yarışın; kamu çalışmalarında uzmanlaşmakta olan Dünya Bankası ve büyük kapitalist grupların önerdiği gibi, mevcut altyapıyı güçlendirmek yoluyla kazanılabileceğini ummak fikri, bana hayal ürünü gibi geliyor. Kanallar açmak yerine, sömürge öncesi dönemdeki uygulamalara dönerek, su seviyelerinin esnek yönetimini geri getirmek daha akıllıca olur. International Rivers Network’ün (Uluslararası Nehirler Ağı) önerdiği de bu yönde: Oluşan çökeltiyi sellerin temizlemesine izin verip nehir havzasının kum veya çamurla dolmasını önleyerek deltanın (nehir ağzının) beslenmesini sağlamak, bölgedeki ormanların yok edilme faaliyetlerini durdurmak ve sel baskınına yatkın bölgeleri ıslah etmek, vb.

Fakat bu, 3,000 km’den daha fazla bir bölgenin; bölgesel yönetimini, tarım politikalarını, şehir politikalarını, enerji üretimini de içeren tüm mekanizmalarının tamamıyla değiştirilerek onarımının ve yeniden bakımının yapılmasını gerektirir. Bu çeşit bir yeniden bakım ise, toplumsal olarak, yirmi veya otuz yılı alır (o da bu büyüklükte bir alanda, çalışmalara hemen başlanırsa) ve de bölgeye yerleşik oligarşinin gücüne karşı, IMF ve Dünya Bankası’nın borç aracılığıyla dayattığı geliştirme programlarına meydan okumayı gerektirir. Bu borcun acil olarak iptal edilmesi gerekir. İptal edilmezse yeniden yapılandırma çalışmaları ağır ipotek altına girer. Ülke büyük, boğucu bir baskı altında kalır ve bir taraftan da, küresel ısınmanın az gelişmişliğin tüm mekanizmalarını birbirine bağladığı ve bunun tüm olumsuz etkilerini katlayarak çoğalttığı, tarihte ilk defa görülecek olan, geriye doğru bir spiralin içine girme tehlikesi belirir.

Toplumsal ve çevresel sorunların nasıl iç içe geçtiğini burada gayet açık görüyoruz. Gerçekte, iklimin devrilmesine karşı geliştirilecek mücadele, halkın gereksinimlerinin karşılanmasına yönelik başka bir gelişme modeline geçişi olası kılan bir politika değişimini gerektirir. Bu yapılmazsa daha tahrip edici başka felâketler kaçınılmazdır ve kurbanlar da tabiî ki yoksullar olacaktır. Pakistan’daki bu trajedinin insanlık için ortaya çıkardığı uyarı bu şekildedir.

Güney ülkelerinin gelişmeleri sürecinde fosil-yakıt kullanma aşamasını “hemen terk ederek” doğrudan yenilenebilir enerji kullanım kademesine mi geçmeleri gerekir? Yenilenebilir enerjilerin (teknik ve miktar olarak) bunun için yeterli olmadığını ileri sürerek buna itiraz edenlere yanıtınız ne olacaktır?

D.T: Onlara hatalı olduklarını söylüyorum. Dünyanın yüzeyine ulaşan güneş enerjisi akımının miktarı, gezegenin enerji tüketim miktarının 8-10 bin katına eşit. Yenilenebilir enerjilerin teknik potansiyelinin (maliyeti hiç olmayan ve bilinen teknolojilerle uygulanabilir olan bu teorik potansiyelin miktarının) dünya gereksiniminin 6 ilâ 18 katından fazla olduğu tahmin edilmektedir. Şurası kesin ki, yenilenebilir enerjilerin gelişimi, enerji araştırmaları politikalarında kesinlikle ilk sırayı aldığı takdirde ki şimdi henüz bu konumda değildir, bu teknik potansiyel hızla artacaktır. Yenilenebilir enerjilere geçiş, kuşkusuz bir dizi karmaşık teknik sorunları beraberinde getirecektir ancak bunları başa çıkılamayacak sorunlar olarak görmek için hiçbir neden yoktur.

Yenilenebilir enerjilere geçişte en büyük engeller politik olanlardır. İlk olarak: Yenilenebilir enerjiler, hâlâ, fosil yakıtlara göre daha pahalı olma özelliğini sürdürmektedir. İkinci olarak: Yenilenebilir enerjilere geçiş basitçe pompalanan enerjinin değiştirilmesi demek değildir: Enerji sisteminin tümden değiştirilmesini gerektirir. Bu ise muazzam yatırımları gerektirir ve dönüşümün başlangıcında, dönüşümün kendisi de zorunlu olarak fazladan fosil-yakıt tüketimi ve fazladan sera-gazı üretimine neden olur. Bu ilâve sera gazı salınımlarının dengelenmesi gerekir ve bu yüzden, bir kere uygulamaya konulduğunda yeni ufuklar açacak olan yenilenebilir enerjiye geçişin olmazsa olmaz koşulu, başta toplam enerji tüketiminin azaltılması olmalıdır.

Tekrarlıyorum: Kapitalist kâr ve büyüme unsurlarının iç içe geçmiş ikili engeline karşı mücadele etmekten başka olası tatmin edici bir çözüm yolu yoktur. Bu da özellikle şu anlama gelir: Kuzey ülkelerinin elinde ve denetiminde olan temiz enerji teknolojileri, yalnızca kamu sektörü tarafından uygulanabilirlik ve yerli halk tarafından kontrol edilmek şartıyla güney ülkelerine ücretsiz transfer edilmelidir.

Ekososyalizm dediğiniz bir toplumsal ekoloji savunuyorsunuz. Ekososyalist kimdir? Ve bir ekososyalisti “basit ve sade” bir ekolojist veya sosyalistten ayıran özellikler nelerdir?

D.T: Bir ekososyalisti, ekolojistten ayıran özellik, onun, “ekolojik krizi”, genel olarak insanlık ve doğa arasındaki ilişkinin krizi olarak değil de, tarihî olarak belirlenmiş üretim şekli ile çevresi arasındaki ilişkinin krizi olarak, yâni son tahlilde, üretim şeklinin kendi krizinin bir görünümü olarak tanımlamasıdır. Diğer bir deyişle, bir ekososyalist için, ekolojik kriz, gerçekte kapitalizmin krizine içerik bir görünümdür (aynı zamanda kapitalist üreticiliği taklit eden sözde “sosyalist” toplumların krizini de burada sayabiliriz). Buradan şu sonuca varabiliriz, bir ekososyalist, çevre için girdiği mücadelede, daima toplumsal sorunla yâni sömürülen ve bastırılmış insanla, servetin yeniden dağılımı, iş bulma v.d ile bağlantıları olan taleplerde bulunur.

Ancak bir ‘ekososyalist’in görüşü, “saf ve basit sosyalist”in görüşünden farklıdır: Bir ekososyaliste göre, bugün geçerli olan tek anti-kapitalizm, ekosistemlerin doğal sınırlarını ve insanların işlemlerini kısıtlayıcı özelliklerini dikkate alan bir anti-kapitalizmdir. Bu görüşün birçok tezahürü vardır: İnsanların temel gereksinimlerinin karşılandığı ve gerçek zenginliği serbest zaman ve toplumsal ilişkilerin oluşturduğu ve üreticiliğin ve tüketicilikten uzaklaşmış bir toplum düzeninin görüşü. Bu görüş aynı zamanda, teknolojilerin ve zararlı üretimin reddine ve işçilerin dönüştürülmesine olan gereksinime de vurgu yapar. Demokratik olarak plânlanmış bir ekonomi çerçevesi içinde üretim ve dağıtımın maksimum bir şekilde âdemi merkezîleştirilmesi, yerelleştirilmesi de bu görüşün benimsediği özelliklerdendir.

Bana göre, vurgulanması gereken önemli bir nokta, tarımsal emeğin verimliliğindeki herhangi bir yükselişi, sosyalizme doğru atılmış bir adım olarak gören geleneksel sosyalist görüşün sorgulanması gerekirliğidir. Benim görüşüme göre, bu kavramsallaştırma, çevreye gittikçe artan oranda duymamız gereken saygıya aykırıdır. Gerçekte ekolojik olarak daha sürdürülebilir olan bir tarım ve ormancılık, daha fazla işçilik gerektirir, daha az değil. Örneğin, çalılıkları, korulukları, ağaçlıkları, bataklıkları yeniden-yaratmak, tarımsal ürünleri çeşitlendirmek ve organik üretim yapmak için mücadele etmek, ekolojiyi sürdürme görevini üstlenmiş toplumsal emek miktarında artışı gerektirir. Bu, çapalamaya geri dönmeden, yüksek düzeyde bilimsel ve yüksek düzeyde teknik bir emek olabilir, ancak makineleştirilmesi çok kolay değildir.

Bu yüzden, özellikle de ekosistemleri yakından etkileyen ekonomik faaliyetlerin içine, bir “koruma” kültürünün (bu kavramı Isabelle Stengers’den ödünç aldım) nüfuz etmesi ve burada yayılması gerektiğini düşünüyorum. Doğadan biz sorumluyuz. Bu bir bakıma solun insan gereksinimleri, eğitim gibi alanlarda uygulamada bulunma mantığını geliştirmek demektir. Hiçbir sosyalist, hemşirelerin yerini robotların alması fikrini benimsemez. Hepimiz, hastaların daha iyi bakılabilmesi için daha iyi ücret ödenen hemşirelere gereksinim duyduğumuz gerçeğinin bilincindeyizdir. Aynı şey, gerekli değişiklikler yapılmış olarak, çevre için de geçerlidir. Eğer çevreye de daha özen gösterilmesi gerekecekse, daha fazla emeğe, akla, zekâya ve insan duyarlılığına gereksinim vardır. “Saf ve basit sosyalist”in aksine, bir ekososyalist, onun için zor olsa da, acil önlemler almak gereksiniminden dolayı, bütün bu sorunları devrim sonrasına ertelemek yerine, hepsini sömürülmüş ve bastırılmış insanların mücadeleleri içine şimdiden dahil etmeye çalışır.

Ben de dahil birçok kişi, iklim değişikliğine karşı etkili bir mücadelenin, zorunlu olarak, üretici kapitalizmden kopmayı gerektirdiği yolunda bir fikre kapılmışız. Bu etkili mücadeleyi sağlamak için, sizin başvurduğunuz kişiler, ”sosyalist insan, ortak üreticiler” dediğiniz kesimdir. Bunlar kimlerdir? Ve bunların yapabilecekleri şeyler özellikle nelerdir?

D.T: Marks’ın, kitabımın özeti yerine geçecek bir sözünden bahsediyorsunuz: “Özgürlük… yalnızca toplumsallaşmış insanda, yâni ortak üreticilerde vardır ve onların doğa ile olan alışverişini (mübadelesini) akılcı bir şekilde düzenler…” Marks’ın düşüncesine göre, alışverişin akılcı bir şekilde düzenlenmesi yalnızca kapitalizmin yok olması koşulu ile olasıdır. Gerçekten de, kapitalizmin varlığıyla, bir taraftan; herkesin herkesle mücadele ettiği bir ortam, sürekli olarak, üreticilerin ortak hareket etme girişimlerinin gerçekleşmesini temelden yok ederken; diğer taraftan üreticilerin önemli bir bölümünün (ücretli emekçilerin) üretim araçları üzerindeki hâkimiyetlerini ellerinden alır. Doğal kaynakların da dahil olduğu bu üretim araçlarına patronlar tarafından el konulmuştur. Her türlü karar alma mekanizması ve gücünden mahrum edilmiş emekçilerin de, bırakın çevreyle alışverişi akılcı bir şekilde düzenleme olanaklarını, üretimle ilgili hiçbir şeyi akılcı bir şekilde düzenleme olanakları olamaz ve yoktur da!

Toplumsal varlıklar olabilmeleri için, üreticiler, kendilerini sömürenlere karşı mücadelede bir araya gelmeye, birleşmeye başlamak zorundadırlar. Bu mücadelede, ilk olarak, üretim araçlarına kolektif bir şekilde el konulması ve doğal kaynaklardan ortak olarak yararlanma hakkının kazanılması gereksinimi birincil önemdedir. Bunlar, doğa ile uyumlu bir ilişki için gerekli koşullardır fakat yeterli değildirler.

Burada, somut faaliyette bulunma yolundaki sorunuza verilecek yanıt, değişik üretici gruplarının, insanlık ile doğa arasındaki alışverişin nasıl akılcı bir şekilde düzenlenmesi gerektiğini anladıkları veya anlamadıklarını incelemek yoluyla olası olur. Şimdiki duruma göre, en ileri pozisyondaki ekososyalist insan tipinin, yerli halklardan ve büyük tarım işletmelerine karşı harekete geçirilen küçük çiftçiler arasından çıkması çarpıcı bir olgudur. Bu tesadüfî değildir: Her iki topluluktaki üreticiler de, kendilerinin ortak malı olan üretim araçları üzerindeki kontrollerini ya henüz tamamen yitirmemiş ya da kısmen yitirmiş durumdadırlar. Bundan dolayı çevreyle olan alış verişlerinin akılcı düzenlenmesi için somut stratejiler getirme konumlarını henüz yitirmemişlerdir. Yerli halklar ise, ormanla uyum içinde olan kapitalizm öncesindeki yaşam tarzlarını korumak bakımından, ilâve olarak iklimlerin bu haliyle korunması tartışmasına taraf olmuşlardır.

Via Campesina köylü hareketi de, “köylüler iklimi nasıl soğutacaklarını bilirler” teması üzerine somut taleplerini içeren bir program geliştirmişlerdir. İşçi hareketi ise, tam aksine, bu konuda geride kalmaktadır. Bu da, şüphesiz, her bireysel işçinin, kendisini sömüren fabrikaya düzenlenecek herhangi bir müdahalenin yumuşak yapılmasından taraf olması gerçeğinden ileri gelir. Çünkü işçi geçim kaynağını sürdürmek ister, onu kaybetmek istemez.

Sonuç: Neoliberal saldırı karşısında, işçi dayanışmasından ne kadar ödün verilip geriye çekilinirse, işçiler arasında çevresel farkındalık geliştirmek o kadar zor olacaktır. Bu büyük bir problemdir. Çünkü işçi sınıfından; çevreyi kurtarmak için gereksinim duyulan kapitalizm-karşıtı alternatif mücadelede, üretimdeki merkezî konumu nedeniyle, öncü rolü oynaması istenmektedir. Yerli halkların, köylü örgütlerinin ve gençliğin, daha ve daha çok sendikayı, düzenledikleri iklim kampanyaları için yanlarına çekme çabaları vardır; bunu, sendikalarla artan işbirliği ve sendika üyeleriyle birebir ilişki kurma yoluyla vb. ile gerçekleştirirler. İşçi hareketinin içinde ise görev, iş bulma, alınan ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesinin yanı sıra sera gazı salınımlarını azaltma konularında duyulan kaygıları içeren taleplerin yükseltilmesini teşvik etmektir.

Bu bakımdan üzerinde durulan önemli bir konu, iş görme hızının kesinlikle düşürülmesi istemiyle beraber, ücretlerde herhangi bir kesinti olmadan iş saatlerinde genel radikal bir azaltmaya gitmek gerekliliği ve aynı zamanda, bu azalmayı telafi etmek için, ek olarak, başka işçilerin işe alınması önerisidir. Ele alınması gereken diğer bir konu da, işçilerin ve kullanıcıların (tüketicilerin) kontrolü altında bulunan bir kamu sektörünün yaratılması ve yaygınlaştırılmasıdır: Ücretsiz, kaliteli kamu taşımacılığı, kamunun sahibi olduğu enerji hizmetleri, kamuya ait bina izolasyonu ve onarım şirketleri olması vb. Ekososyalistler, bu gibi taleplerin ortaya atılmasını teşvik etme sürecinde rol alırlar.

İnsan merkezci bir döneme girdiğimizi ve özellikle endüstri döneminin başlangıcından bu yana çığırından çıkan küresel ısınmadan öncelikle insanın sorumlu olduğunu anlamayanlar tarafından; L’impossible Capitalisme Vert adlı çalışmanızda yer alan konulardan dolayı yersiz bir alarm vermiş olmakla suçlanmaktan, korkmuyor gibi görünüyorsunuz. Tıpkı “sürdürülebilir kalkınma” ve “çevre dostu” kavramları gibi, Yeşil Kapitalizm kavramı da, kapitalistlerin, çevre sorumluluğunu inkâr edip, “çevreyi kirletme yolundaki tüm eylemlerini, aksatmadan, önceden olduğu gibi devam ettirme” arzusunu yansıtmıyor mu? Eğer üretici kapitalizmi terk etmek zorundaysak, tüketiciler ve üreticiler olarak, ilk önce kendi davranışlarımızı değiştirmemiz gerekmez mi?

D.T: Kitabımdaki niyetim alarm vermek değil. Bu kitapta, tamamen, küresel ısınma ve olası etkileri üzerine yapılmış bir çalışmanın sonucunda varılan teşhise ait IPCC raporlarına dayandım. Bu raporlar, emsal teşkil edebilecek “kapsamlı bir bilim çalışmasının” mükemmel bir özetiydi. Güncel keşifler söz konusu olduğunda, IPCC’nin biraz geride kaldığı doğru olabilir fakat bu, onun vardığı sonuçları değiştirmiyor.

Gerçekte, konuları işlerken, paniğe yol açacak ve abartılı ifadeler kullanmaktan çekindim. Bu panik ve abartı, genellikle, gerçek tehditlerin ve gerçek sorumlulukların üstünü örtme görevini görüyor. İklimin devrilmesi, bizi, kolaylıkla eskatolojiye (dünya ve hayatın sonuna dair öğreti—ç.n.) götürüyor. “Gezegenin tehlikede olduğunu”, “yaşamın tehlikede olduğunu”, “insanlığın tehlikede olduğunu” ve “fotosentezden sorumlu gökyüzünün başımızın üstüne düşeceğini” ve bunun gibi fantezileri ileri süren gurular her yerde bolca bulunuyor. Bütün bunlar abartılı. Gezegen’in korkacağı bir şey yok. Ve dünya üzerindeki yaşam o kadar dayanıklı ki, atom bombaları kullanılsa bile muhtemelen insanlığın sonu gelmez.

Bizim türümüze gelince, iklim değişikliği tek başına insan türünü tehlikeye atmaz. İklim değişikliğinin dayattığı tehlike, diğer tehlikelerin yanında daha sınırlı kalır: Üç milyara yakın insan yaşam koşullarındaki ciddî bozulmalardan dolayı risk altındadır ve yüz milyonlarca insanın (en yoksullar) yaşamı tehlike altındadır. Politika yapıcılar bunu biliyorlar ve hiçbir şey yapmıyorlar çünkü bu onlara pahalıya patlar ve işlerinin düzgün işleyişini sekteye uğratır. İşte çıplak gerçek budur!

Genellikle felâketle ilgili konuların sözlü ve yazılı olarak işlenme süreci, buradaki mevcut potansiyel barbarizmi saklamaya, üstünü örtmeye hizmet eder ve özellikle suçluluk duygusu ile ilgili konuları belirsizliğe sürükleyerek hafifletir: “Sorumluluk gibi şeyler üzerinde durup da vakit kaybetmeyin”, “hepimiz suçluyuz”, “çaba sarf etmek için hepimizin birden aynı fikirde olması gerekiyor” vb.… Bu arada kulis faaliyetleriyle işlerini yürüten enerji üreticileri, hiç duraksamadan, sessizce, üretimlerinde kömür ve petrol yakıtları kullanmayı sürdürürler.

Sorunuzun ikinci kısmını, yâni üreticiler ve tüketiciler olarak bizim, davranışlarımızı değiştirmemiz gerektiği ile ilgili bölümünü yanıtlamaya gelince. Daha önce de söylediğim gibi, şunu belirtmekte yarar var ki, işçilerin, üretim davranışlarını değiştirme güçleri yoktur. Kim, nasıl, neden, kimin için, ne miktarlarda ve hangi çevresel etkiler pahasına üretmektedir? Günlük yaşamda bu soruları yalnızca patronların yanıtlama gücü vardır ve nihaî olarak bu yanıtlar, kendi kârları, çıkarları doğrultusundadır. Çalışanlar, işlerin yönetiminde, yöneticilere karşı çıkarak, kâr yapma dışındaki kriterler kapsamında nasıl daha iyi performans gösterdiklerinin farkına varılması açısından söz sahibi olabilirler. İşçilerin kontrolünün dinamiği işte budur ve ekososyalistler, çevre sorunlarını da kapsayacak şekilde bu eski talebi tekrar nasıl gündeme getireceklerini düşünmek zorundadırlar.

Tüketime gelince, bana göre, bireyler bazında yapılacak değişikliklerle, ortak, toplu halde yapılacak değişiklikleri birbirinden ayırmak gerekir. Her şey hesaba katılarak denebilir ki, kuşkusuz en iyi olanı, uçakla seyahat eden bir kişiden CO2 salınımını bir şekilde telafi etmesidir. Ancak bu telafi masrafı, ona ucuz yoldan bir rahatlama kazandırır ve onu zorunlu yapısal değişiklikleri gerçekleştirmek üzere politik mücadeleye girmekten alıkoyar. Bu çeşit bir davranışı teşvik etmek, gerçekte, konunun üstünü “yeşile boyayarak,” sahte bir “çevre dostu” kavramına uygun bir şekilde, her şeyi “eskisi gibi sürdürmek” anlamına gelmektedir.

Ortaklaşa, toplu halde yapılacak değişiklikler ise tamamen farklı bir konuyu oluşturur. Başka bir mantığı geçerli kılar. Pratik alternatiflerin keşfini gerektirir ve yapısal değişikliklerin gerekli olduğunu ve bu değişikliklere erişmemizin, toplumsal faaliyetler yoluyla olası olduğunun farkına varmamızı sağlar. Grupların, organik ürünleri çiftçilerden toplu halde satın almaları ve şehirlerde ortak, topluca yapılacak organik bahçecilik gibi olası değişiklikler teşvik edilmelidir.

İklim devrilmesine karşı mücadeleyi, bunun bize ödeteceği finansal ve toplumsal bedellere rağmen sürdürebilir miyiz? Başka bir üretim modeli geliştirerek tüm toplumu tehlikeye atma riskini göze almak için herhangi bir aciliyet söz konusu mu? Doğa ve medeniyet arasında başka bir seçenek var mı?

D.T: Medeniyete karşı doğaya öncelik vermek üzere geliştirilen, başka bir iklim politikasının, tüm toplumu tehlikeye atacağını söylemek, gerçeği baş aşağı çevirmek anlamına gelir! Gerçekte, medeniyeti tehlikeye atan ve bizim ortak mirasımız olan doğaya muazzam ve geri dönüşümü olmayan zararlar veren, şimdiki mevcut politikadır. Bu politika, tümüyle, verim maliyeti doktrinine, dogmasına tâbidir ve ürettiği şey de ortada: neredeyse hiç bir şey. Çarpacağımız duvara karşı dümdüz gitmekteyiz.

Kuşkusuz farklı bir politikada alınacak yeni önlemler için ödenecek bedeller önemsiz sayılamaz: Sera gazı salınımını azaltmak için uygulanacak olan eşit değerdeki iki stratejiden, tüm diğer koşullar aynı kalmak şartıyla, topluma en az bedel ödetecek olanı seçmek tabiî ki daha mantıklı olur. Ancak hepsinin temelinde de, bedel ödemekten daha farklı kriterleri, özellikle de kalite kriterlerine önem veren politikaları seçmek yatıyor. Teknik terimlerle ifade edilecek olursa, gerekli kriter, sistemik düzeyde enerji verimliliğidir.

Büyük Amerikalı ekolojist Barry Commoner, yirmi yıldan fazla bir süre önce, bu yeni çevre politikasında gelişmeler sağladı. Bir güneş-enerjisi kullanan su ısıtıcısıyla basitçe yapılacak olan bir şeyi, yâni evlerdeki suyu ısıtmayı, binlerce kilometre öteden kömürü taşıyıp getirerek elektrik üretmek, sonra da bu elektriği yüzlerce kilometre taşıdıktan sonra suyu ısıtmak termodinamik açısından saçmalıktır, diyordu. Toplumsal bakımdan tercih edilecek kriter, halkın ve insanların sahip olacağı iyi yaşam koşullarının, özellikle de en yoksul olanların korunması olmalıdır. Bugün bu kriter göz ardı edilmektedir; dolayısıyla diğer ülkeler yanında Pakistan’daki trajediler de.

Son olarak, ekososyalist projenizin yakın gelecekte uygulanabilir olduğunu düşünüyor musunuz?

D.T: Bu projenin uygulanabilirliği, tamamen, bir tarafında kapitalizm, diğer tarafında sömürülenler ve baskı altındakilerin bulunduğu güç dengesine bağlıdır. Kendimizi kandırmayalım. Bu dengenin ağır basan tarafı şu anda kapitalizmdir. Olası bir üçüncü yol yoktur: iklimi pazar mekanizmalarıyla korumaya çalışma çabaları, sürekli, bu pazar mekanizmaları yapılarına içkin ekolojik yetersizlikleri ve toplumsal adaletsizliği açığa vurur. Direnişten başka yol yoktur. Yalnızca direniş güç dengesini değiştirebilir ve doğru yolu gösteren kısmî reformları dayatabilir. Kopenhag ilk adımdı, ikincisi Cochabamba zirvesi oldu. Durmadan ilerleyelim, birleşelim, faaliyete geçelim ve iklimi, toplumsal adaleti gözeterek korumak için, bir küresel hareket inşa edelim. Bu, Yeşil Kapitalizm hayali besleyenlerin sürekli içinde bulunduğu lobicilik çabalarından daha etkili olacaktır.