KIBRIS'TA ULUSLARARASI PAZARLIK
Röportaj: Kürşat Akyol
Yazar Arif Hasan Tahsin Desem, KKTC Cumhurbaşkanlığı seçiminin adaylarından. Sayın Desem, NetHaber'in iç ve dış politikaya dair sorularını yanıtladı.
Helsinki Zirvesi sonrasında, yeni bir durum ortaya çıkmaması halinde, Kıbrıs'ın AB'ye alınacağı kesinlik kazandı. Bu durum Kıbrıs sorununun çözümü yönünde bir aşama mı?
Aslında bu, Kıbrıs'ın yaşamında bir aşamadır. Sorunun çözümünde değil. Çünkü, Kıbrıs'ın sorunu, toprakları üzerinde yaşayanlardan değil, bulunduğu yerden kaynaklanan bir sorundur. Kıbrıs'ın onbin yıla yakın geçmişi bunu gösterir. Yani, Kıbrıs sorunu, Kıbrıs'ın coğrafyasından kaynaklanan bir sorundur. İnsanlarından kaynaklanan bir sorun değildir. Bu gerçeği vurguladıktan sonra Kıbrıs'ın bugünkü sorununa bakalım. Bugün, 'Kıbrıs Sorunu' denen sorunun direkt tarafları kimlerdir?
1-Amerika Birleşik Devletleri
2-İngiltere
3-Rusya
4-Avrupa Birliği
5-Türkiye
6-Yunanistan
7-Bölgede açıktan ses vermeyen tüm devletler
Sorunun, önde gelen taraflarını belirledikten
sonra, nedenine bakalım. Nedir bu sorunun nedeni?
Ekonomi: Enerji meselesi önde görünse de, bölgedeki enerji kaynakları sorun
olmadan önce de Kıbrıs'ın sorun olduğu ortadadır. Demek mesele, sadece
enerji kaynağı meselesi değildir. Mesele:
1-Enerji
2-Ticaret yolu
3-Pazar meselesidir.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra büyük devletler, bölgedeki çıkarlarını bölge halklarını birbirleriyle kavgalı halde tutmak suretiyle koruma yöntemini seçtiler. İsrail-Arap kavgası, Türk-Yunan kavgası, Kıbrıs'ta iki toplum arasında çıkartılan kavga... Kıbrıs'ta Kıbrıs ulusçuluğu yerine Türk-Yunan ulusçuluğunun ortaya çıkmasının temel nedeninin, İngiltere tarafından bilinçli olarak uygulanan politikalar olduğu zaman zaman yayımlanan gizli İngiliz belgelerinden anlaşılmakta.
12 Ada'yı Türkiye'ye sormadan Yunanistan'a veren İngiltere, Kıbrıs'ı, Türkiye'nin 'Benim Kıbrıs diye bir sorunum yok' demesine rağmen Yunanistan'a vermedi. Ve Türkiye'yi meselenin içine çekerek, Kıbrıs'ı bir Yunan Türk kavgası haline getirerek, Atatürk'ün antlaşmalarla bölgede oluşturduğu dostluk ilişkilerinin tümünü bertaraf etti.
Bugün gelinen aşamada, Avrupa ile Amerika, bölgedeki çıkarlarını korumak için, Türkiye ile Yunanistan arasındaki ve Kıbrıs'taki kavgaları bitirme kararına vardıkları görünmektedir. Gelinen aşamada Kıbrıs sorunu, Türkiye ile Kıbrıs'ın Avrupa Birliği'ne alınmak suretiyle aile içi bir sorun haline getirilecektir. Ve aile çıkarlarına uygun düşecek çözüm bulunacaktır. Bu bir çözüm mü bilmem. Ama, yeni bir ayarlama olduğu kesindir.
Helsinki Zirvesi sonrasında Kıbrıs ve Ege konularında ödün verildi mi?
Türkiye açısından soruyorsunuz herhalde. Türkiye'nin
Kıbrıs'ta hukuka dayalı hakları Zürih ve Londra andlaşmaları ile
belirlenmiş olan haklardır. Nedir bu haklar? Zürih ve Londra Andlaşmalarının
ortaya koyduğu çerçevede kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin 'Anayasal nizamı
ile bağımsızlığı'nı, gerektiğinde silah kullanmak suretiyle, diğer
garantörlerle (Yunanistan, İngiltere) birlikte, birlikte olamazsa tek başına,
müdahale edi korumaktır. Garanti Antlaşması'nın dördüncü maddesinin son
paragrafı şöyledir:
"Müşterek veya anlaşarak hareket mümkün olmadığı takdirde, garanti
veren üç devletten her biri, bu antlaşma ile ihdas edilen nizamı tekrar
kurmak münhasır maksadı ile harekete geçmek hakkını muhafaza eder."
Türkiye'nin bir garantör olarak diğer iki garantör
olan İngiltere ve Yunanistan ile birlikte, ya da tek başına, neyi garanti
ettiğini de Garanti Antlaşması'ndan görelim. İkinci madde şöyle:
"...Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü
ve güvenliğini ve aynı zamanda Anayasasının temel maddeleri ile kurulan
nizamı tanırlar ve garanti ederler."
Şimdi "Kıbrıs sorunu" denen soruna bakalım özetle. Nereden kaynaklandı? 21 Aralık 1963 yılında başlayan silahlı çatışmalar sonucunda Kıbrıslı Türklerin Anayasal haklarını kaybetmelerinden kaynaklanmaktadır. Ne oldu böylece? Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Anayasal nizamı bozuldu. Öyle olunca da, üç garantör devlete (Türkiye, Yunanistan ve İngiltere), müdahale edip bozulan anayasal nizamı, yeniden kurma hakkı doğdu. Ancak, 1974'e kadar, böyle bir durum olmadı. Dolaylı müdahaleler sonuç vermedi ve silah zoruyla gasp edilen Kıbrıslı Türklerin hukuki temele dayalı haklarının iadesi sağlanamadı.
20 Temmuz 1974'te gerçekleştirilen Türk Silahlı Kuvvetlerinin müdahalesi de Kıbrıs'ta, 1963 Aralığı'nda bozulan Anayasal nizamın yeniden kurulmasını ve Kıbrıslı Türklerin gaspedilen hukuki zemine dayalı haklarının iadesini sağlamadı. Yani Türkiye, müdahale etti ama hukuken yapması gerekeni yapma yönüne gideceğine fiili yeni bir durum yarattı.
İşte bugün, Kıbrıs'ın Kuzeyi'nde geçerli olan, bu fiili durumdur. Hukuki zemini olmayan, zora dayalı bir durum. 1960 öncesine gideceksek Kıbrıs'ın durumu Lozan Antlaşması'nda belirlenmişti. Lozan Antlaşması'nda da Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs'ın İngiltere'nin egemenliği altına girmesine itiraz etmemiş, koşul öne sürmemiştir.
Bu gerçekler karşısında özetleyip söyleyecek olursak, Türkiye'nin Kıbrıs'ta, zor kullanarak elde ettiği pozisyonda bir değişiklik yapması, ya da tümden, pozisyonunu terketmesi, hukuki zemini olmaması nedeniyle, ödün değildir. Yani Türkiye, Helsinki'de, Kıbrıs konusunda ödün vermedi. Türkiye'nin Ege'de, taleplerini hangi hukuki zemine dayandırdığını bilmediğim için, ödün verdi mi sorusunu hukuki çerçevede yanıtlamam mümkün değildir. Ancak, Türkiye'ye AB'nin kapısının açılmış olması, en azından Türkiye'nin tam üye olduğu anda, Yunanistan'la arasındaki bu sorunun da bitmiş olacağı gerçeği dikkate alınınca, Türkiye'nin Ege'de de taviz verdiğini söylemek yanlıştır.
Serbest dolaşım, serbest yerleşim, mülk edinme gibi hakların AB ile birlikte hayata geçeceğini dikkate alarak konuşursak, ve tek pasaport, tek para birimini de unutmazsak, iki ülke arasında, sadece Ege'de değil hiçbir sorunun olmayacağını düşünmek gerekir. İki ülke yok gibi bir durumdur yolun sonunda çıkacak olan.
Sizce, New York'ta Birleşmiş Milletler nezdindeki barış görüşmelerinin ikinci turuna katılmayacağını açıklayan Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Başbakan Bülent Ecevit tarafından Türkiye'de nasıl ikna edildi?
Sayın Denktaş, Kıbrıs'ta 1957 yılının Ekim ayından başlayarak, günümüze kadar, bulunduğu hiçbir göreve Türkiye'siz gelmemiştir. Bir başka deyişle Denktaş Bey Kıbrıs'ta, 1957 yılının Ekim ayından günümüze dek bulunduğu politik görevlere, Kıbrıslı Türkler tarafından getirilmiş değildir. 1974'e kadar diğer adayları, Dr. Küçük dahil, adaylıktan çektirmek suretiyle tek aday olarak bırakılmış, 1974 sonrasında ise Türkiye'den nüfus aktararak ve Türkiye'den aktarılan nüfusa oy kullandırtmak suretiyle istenen yere getirilmiş ya da istenen yerde tutulmuştur. Sayın Denktaş, her yeri geldiğinde yaptığı gibi, daha birkaç gün önce Kanal T televizyonunun 'Doğruya Doğru' programında, Nisan ayında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi hakkında sorulan bir soru üzerine, Türkiye'nin istemediği bir kimsenin Kıbrıs'ın kuzeyinde cumhurbaşkanı olmaması gerektiğini, Türkiye'nin bunu istemekte de hak sahibi olduğunu söylemiştir.
Bu gerçek karşısında Sn Denktaş'ın Türkiye'nin Başbakanı Sayın Ecevit'in karşısında ikna olmama hakkına sahip olduğunu düşünmek mümkün mü? Ya da ikna edilmesine gerek var mıdır? Türkiye'nin Sayın Denktaş'ı, Kıbrıs sorununda dünyaya yetkili kişi gibi gösterme çabası, kendi çıkarlarını daha kolay savunacağı düşüncesinden gelmektedir.
Türkiye'nin Avrupa Birliği adaylığı sürecinde, Kıbrıs sorunu nereye taşınır?
Helsinki Zirvesi'nde alınan kararlar, şimdiden bize sonucu vermiştir. Kıbrıs AB üyesi bir ülke olacaktır. Ve AB'nin bölgedeki çıkarlarını savunur hale getirilecektir. Tabii ki, Amerika da bölgeden çekilmediği sürece.
Türkiye'nin Kıbrıs politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye'nin Kıbrıs politikası, tarihi ve hukuku dikkate almayan bir politikadır. Kıbrıs'ın tarihine baktığımız zaman, Kıbrıs'ın bir bataklık olduğunu, tekin bir yer olmadığını görürüz. Kıbrıs'ın bütününü ya da bir parçasını eline geçirip de kayıba uğramayan devlet yoktur. Türkiye uluslararası hukuka dayalı olan 1959-1960 Kıbrıs Andtaşmaları'nın hukukuna uymuş olsaydı, hem Türk-Yunan dostluğu, hem de Kıbrıs Türk-Rum dostluğu çok sağlam temel üzerine bina edilecekti. Üstelik, büyük bir olasılıkla, Ermeni ve Türk sorunu da bu boyutta yaşanmayacaktı. Türkiye ayrıca çoktan Avrupa Birliği üyesi olabilecekti. Zararın büyüklüğünü düşünebiliyor musunuz? Görünen o ki, Kıbrıs yüzünden kaçırılan AB trenini, Kıbrıs'ın bir bölümünü rehin alma suretiyle yakalama politikası güdülmektedir. Hukuki zeminin dışına çıkılması, Kıbrıslı Türkleri kurtarma iddiasının da zamanla doğruluğunu yitirmesine ve Kıbrıslı Türkleri esir duruma düşürmeye neden oldu. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel'in, Kuzey Kıbrıs'ın 'esir kampı'na dönüştürüldüğüne ilişkin saptaması, hangi nedenlere dayandırdığı önemli değil, çok yerinde bir saptamadır.
Kıbrıs'ın, emperyalizmin bölgedeki çıkarlarını koruyan 'batmayan uçak gemisi' olduğu gerçeği ya gözardı ediliyor ya da bu gerçekten bir pay alma düşüncesi ile davranılıyor. Her halukarda, Kıbrıs'ta daha uzun kalma isteğinin Türkiye'ye yarar değil çok büyük zarar verme olasılığı çok yüksektir. Yukarıda da dediğim gibi, Kıbrıs'ın tarihi iyisine izin vermez.
AB süreci Kıbrıs'ı nasıl etkileyecek?
-Daha önce dediğim gibi İngiltere bilinçli bir
çaba ile, Kıbrıs ulusçuluğunu doğmadan boğdu. Ve onun yerine, Türkiye
ile Yunan ulusçuluğunun gelişmesini sağladı. 1936 yılında Kıbrıs'taki
İngiliz Valisi'nin İngiltere'ye yazdığı ve süresi tamamlanınca yayınlanan
gizli bir belgede konu görülebilir. O nedenle Kıbrıslılar 'ulus devlet' sürecini
birbirleri ile kavga ederek atladılar. Avrupa Birliği sürecinin Kıbrıs'ı
nasıl etkileyeceğini kesin olarak kestirmek zor. Ama nüfus azlığını düşünürsek,
serbest dolaşım, serbest yerleşim ve mülk edinme hakkı nedeniyle 50-60 yıl
sonra Kıbrıs'ta nüfus yapısının ne olacağını da kestirmek kolay değildir.
Bildiğimiz koşullarda, çözüm, Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların
birlikte Kıbrıs'a sahip çıkmalarıyla mümkündür. Oysa buna, ne Türkiye,
ne Yunanistan, ne Amerika, ne de İngiltere izin verir. Bunlara rağmen, yakın
bir gelecekte, Kıbrıslıların bunu gerçekleştirmeleri mümkün değildir.
Öyleyse bulunacak yol çözüm değil, yeni bir ayardır. Kıbrıs'ta daha az
sorunla, emperyalist çıkarlara hizmete devam edeceği bir ayar.
Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar yeniden birarada yaşayabilir mi?
-Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumlar, sadece Kıbrıs içerisinde bir arada yaşayamaz görünürler. Avrupa içerisinde yıllardır bir arada kavga etmeden yaşıyorlar. Bilirsiniz. Halklar, kavga ettirilmezlerse, kavga etmezler birbirleriyle.
Sayın Başbakan Bülent Ecevit, 13 aralık 1999 tarihinde TRT 1'de yayımlanan bir ropörtajda, "Kıbrıs'ta dışarıdan gelebilecek her türlü tepkiye karşı koyabilecek güçteyiz. Ancak beni korkutan KKTC'deki iç mücadelelerdir. Başkanlık ya da diğer iç siyasi mücadeleler nedeniyle KKTC'de hakim düşünce değişebilir" diye konuştu. Sayın Ecevit'i korkutan iç mücadeleler sizce neler olabilir?
-Sayın Ecevit'i korkutan iç mücadeleler, Denktaş
Bey'e seçimi kaybettirecek mücadeledir. Çünkü, Türkiye'den taşınan nüfus
da Denktaş Bey'in Türkiye'den göründüğü gibi olmadığını görmüştür.
Türkiye'den bakışla, sayısız ödüllerle Denktaş Bey'i ödüllendirmek
kolaydır. Ama bu ülkenin kahrını çekenler biliyor doğruyu.
Sn Ecevit korkmakta haksızdır. Denktaş Bey, Kıbrıslı Türklerin en kötü
günlerinde Kıbrıs'ta yoktu. Kıbrıslı Türklerin en kötü günleri, 1963 yılı
sonu ile 1967 yılı sonudur. Türk-Rum silahlı çatışmaları bu dönemdedir.
Denktaş Bey 23-25 Aralık çatışması dışında çatışmalarda Kıbrıs'ta
değildi. Bir de Erenköy çatışmasında vardı ki bu çatışmada Kıbrıslı
Türkler olarak bir anda 6 köyümüzü kaybettik. Başka hiçbir çatışmada böyle
bir kaybımız olmadı. Evet, bu toplum silahlı çatışma dönemini büyük
bir başarıyla atlattı. Ama Denktaş Bey olmadan...
Denktaş Bey'in en büyük özelliği Kıbrıslı Türklerin çıkarlarını görmemesidir. Sayın Ecevit'in korkusu bu nedenden ise haklıdır. Çünkü, Kıbrıslı Türkler arasında, onları böylesine dikkate almayacak birisinin daha çıkma olasılığı bir hayli zayıftır.
Kıbrıs'a Cenevre Konvansiyonuna aykırı şekilde göçmen yerleştirildi mi?
- Güney Kıbrıs'ı bilmem ama Kuzey'de, Kıbrıslı Türklerin iradesini oylarıyla değiştirebilecek kadar nüfus aktarılmıştır. Yani Kıbrıslı Türkler 1976 seçimleri dahil, Türkiye'den taşınan seçmenler nedeniyle ülkelerini oylarıyla yönetme hakkını kaybettiler. Türkiye'ye 50-60 milyon Çinli getirip oy kullandırmak nasıl bir şey olur bilmem. Ya da Türki Cumhuriyetlerden 30-40 milyon seçmeni Türkiye'ye getirmeye ne dersiniz?