Yurtsever
Birlik Hareketi, önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçiminde bana, aday olma görevi
verdi.
Elimden
geldiği, gücümün yettiği oranda bu süre içerisinde, partililer, aynı düşünce
beraberliği içerisinde olduğumuz kuruluş, ekip veya kimselerle, bu görevi
başarıyla tamamlamaya çalışacağız.
Müdahelesiz,
özgür seçimler yapamadığımız bilinmeyen bir husus değildir.
43
yıldan beridir devameden bir durumdur bu.
Bu
durumu bozmaya çalışacağız.
Ama
bilirsiniz ki, Denktaş Bey, televizyon ekranlarından birkaç kez, Türkiye’nin
kendisini istediğini, Türkiye’nin istemediği bir kimsenin Cumhurbaşkanı
olmaması gerektiğini söyledi.
Toplum
olarak, İngiliz ve Amerikalıların teşvikleriyle 1963 Aralığında başlatılan
silahlı çatışmalar nedeniyle, 36 yılı aşkın bir süredir, doğal yaşamdan
koparılmış, Sn. Süleyman Demirel’in tesbit ettiği gibi, “esir kampı yaşamına”
zorlanmış bulunmaktayız.
Kendi
irademizin dışında, içerisine itildiğimiz, ve neredeyse nüfusumuzun yarısından
fazlasını kaybettiğimiz bu durum, kabul edilebilir bir durum değildir.
10
Aralık Helsinki Kararları çerçevesinde, daha kolay aşılabilir bir hale
gelen bu durumun bir an önce yıkılması ve halkımızın özgürleşmesi için
çabamızı yoğunlaştıracağız.
Acı
bir gerçektir ki, Kıbrıslı Türkler olarak, kendimizi ilgilendiren kararları,
kendimizin almasına Türkiye izin vermemekte ve 10 Aralık Helsinki kararlarına
rağmen, vermek niyetinde de görünmemektedir.
1974
sonrasında Kıbrıs’ın Kuzeyi’nde yaratılan ve sadece Türkiye’deki ile
Kıbrıs’taki küçük birer azınlığı memnun eden, “Hakyiyici” düzenin
devamı için, bu düzenin sahipleri, Türkiye’de de bizde de Helsinki kararıyla
Kıbrıslı Türklere çok yakın bir gelecekte girmek için açılan Avrupa
Birliği kapısını kaptmak, ya da uzak geleceğe itmek için ayağa kalkmış
bulunmaktadırlar.
O
nedenle, Kıbrıs’ı, başka sorunları çözmek için, bugüne kadar olduğu
gibi, bundan sonra da, rehine olarak tutma isteği açıkça ortaya konmaktadır.
Oysa
Avrupa Birliği düşüncesi, sorunların bu şekilde çözülebileceği bir yer
değildir.
Üye
ülkeler arasında sınırların ortadan kalktığı, aynı para biriminin
kullanıldığı, tümünde de İnsan Haklarının, ekonomik hakların geçerli
olduğu, hukukun üstünlüğü ilkesinin işleyeceği, Demokrasi kurallarının
eksiksiz işleyeceği, dolaşım, yerleşim ve mülk edinme hakkının herkesce
kullanılabileceği bir ortamda, devletler arasında sorun olabilmesi, ya da
ortaya çıkabilecek sorunların çözülebilmesi için hileye, kurnazlığa, içten
pazarlıkçılığa gerek var mıdır?
Avrupalı
olmak demek, her üye ülkede, tüm Avrupa yurttaşlarının eşit haklara sahip
olmaları demektir.
Örneğin;
Limasollu bir Rum, Girneli bir Türk kadar Girne’de, Ankaralı bir Türk kadar
Ankara’da, Parisli bir Fransız kadar Fransa’da hak sahibi olurken, Türkiyeli,
ya da Kıbrıslı bir Türk de, bir Yunanlı kadar Ege’de hak sahibi olacaktır,
Limasol’da, Baf’ta hak sahibi olacaktır, Berlin’de hak sahibi olacaktır.
Böyle
bir durumda ülkeler arasında halledilmesi olanaksız sorun mu olur?
Bu
gerçek karşısında Kıbrıs sorununu uzatmanın ne anlamı var?
Kıbrıs
Türkü’nü perişan eden bu düzenin bir dakika bile uzatmanın gereği
yoktur.
Kıbrıslı
Rumlar da anlamalıdırlar bu durumu.
Ama,
bizim, herkesten daha çok ihtiyacımız vardır barışa…
Ekonomisi
perişan edilmiş toplumumuzda, yaşam sıkıntısına ek olarak bir de parçalanmış
ailelerin ızdırabı giderek yoğunlaşıyor.
Bu
işkenceye bir an önce son vermek, bir insanlık görevidir.
“Mandra
yaşamı”’nın, “Esir Kampı yaşamı”’nın yıkılıp, halkımızın
özgürlüğüne kavuşması kavgasının bir parçası olacaktır bu seçimler..
Ve,
belki seçimden önce, belki seçimden sonra, ama mutlaka, bu duruma son
verilecektir.
Kıbrıs
Türkü böyle bir yaşamı haketmemiştir.
Hiçbir
insan topluluğuna yakışmayan bir durumdur.
Kıbrıslı
Türkler olarak bize reva görülen yaşam biçimi.
Dile
kolay 36 yıl…
Bırakın
da Kıbrıslı Türkler artık, kendi iradelerinin sahibi olsunlar.
Herşeyin önünde, önceliğimiz yani, Kıbrıslı Türklerin özgürlüklerine kavuşmaları ve insanca bir yaşama kavuşmalarıdır.