Vicdani Reddin Tanınması Demokratikleşme İçin Önemli! – COŞKUN ÜSTERCİ – baskahaber.blogspot.com

83

Geçtiğimiz hafta başında Hükümet nihayet vicdani ret konusunda bir yasa tasarısı hazırlayacağını kamuoyuna açıkladı. Nihayet diyorum, çünkü hükümetin bu adımı atmasına neden olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 39437/98 sayılı kararı 24 Ocak 2006 tarihinde alınmıştı ve o tarihten bu yana Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi hemen her toplantısında Türk Hükümeti’ne bu karara ilişkin ne gibi önlemler alındığını ısrarlı bir biçimde sormaktaydı.

Hatırlanacağı gibi AİHM’in vicdani retçi Osman Murat Ülke’nin 1997 yılında yaptığı başvuru üzerine aldığı bu kararda özetle “vicdani reddi nedeniyle başvurucunun maruz kaldığı cezaların ve ceza tehdidinin entelektüel kişiliğini ezmeyi, başvurucuyu aşağılayan ve onu alçaltan korku ve tedirginlik hislerinin doğmasına neden olmayı, direnç ve kararlılığını kırmayı amaçladığını; dolayısıyla başvurucunun yaşamını bir bütün olarak etkilediğini ve adeta “sivil bir ölüme” mahkum ettiğini; başvurucunun içinde bulunduğu bu halin ise Türkiye’de vicdani redde ilişkin herhangi bir yasal düzenleme yapılmamasından kaynakladığı” ifade edilmişti.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, diğer görevlerinin yanı sıra AİHM tarafından verilen kararların üye devletler tarafından yerine getirilip getirilmediğini izlemekle de görevlidir. Nitekim Bakanlar Komitesi, geçtiğimiz Eylül ayında yaptığı en son toplantısında Türkiye Hükümeti’ne AİHM kararı konusunda neler yapıldığını yine sormuş ve Askeri Ceza Kanunu’ndaki düzenlemelerin değiştirilmesini isteyerek Aralık ayına kadar Türkiye’nin vicdani ret konusunda mutlaka bir düzenleme yapmasını ve bu düzenlemelerin yasalaşma takvimini bildirmesini istemiştir. Komitenin yaptığı bu son uyarı önemlidir, çünkü AİHM kararlarının yerine getirilmemesi teorik olarak son tahlilde Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nden çıkarılma gerekçesi dahi olabilir.

Avrupa Konseyi üyeleri arasında vicdani ret hakkını tanımayan tek ülke olan Türkiye’nin Hükümeti elinde Bakanlar Komitesi’ni daha fazla oyalayacak mazeret kalmadığı için, kelimenin tam anlamıyla mecburiyetten bir yasa düzenlemesine gidiyor.

Hal böyle olunca son dakikaya sıkıştırılmış, konunun muhataplarından (vicdani retçiler, insan hakları alanında çalışan STK’lar, bu konuda yıllardır uğraş vermiş, çalışma yapmış hukukçular, akademisyenler vb.) görüş alınmadan aceleyle yapılacak bir yasa düzenlemesinin ciddi eksiklerinin ve yetersizliklerinin olacağı da açık. Nitekim en son Adalet Bakanı Sadullah Ergin tarafından yapılan “AİHM kararının sadece vicdani retçilere verilen cezaların sürekliliği ve orantısızlığı ile ilgili olduğu” şeklindeki açıklama ve yorumlar da bu kaygıların yersiz olmadığını göstermiştir.

Oysa, liberal yandaşları tarafından ülkede ki askeri vesayeti sonlandırdığı iddia edilen AKP Hükümeti’nin hem de 12 Eylül Askeri Darbesi’nin ürünü olan Anayasa’yı değiştirme çalışmalarına soyunduğu bir sırada vicdani ret konusunda yapacağı yasal düzenleme bu süreçte elini güçlendirecek önemli bir araç olabilir. Çünkü tarihin bize gösterdiği gibi modern devlet ile birlikte ortaya çıkan zorunlu askerlik ve askere alma biçimleri militarist vesayetin oluşumunda en fazla rol oynayan mekanizmalardan biridir.

Bu gerçeğe ve Türkiye’nin uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülüklerine rağmen AKP Hükümeti 2006 yılından beri vicdani ret konusunda bir yasal düzenleme yapmaktan ısrarla kaçınmaktadır. Aslında bu hiçte şaşılası bir durum değildir. Bugüne kadar temel hak ve özgürlükler söz konusu olduğunda AKP Hükümeti hep maçı uzatmalara bırakacak oyalama taktiklerine başvurmuştur. Örneğin “işkenceye sıfır tolerans” iddiasına rağmen işkencenin önlenmesinde çok etkili bir ziyaret mekanizması oluşturulmasına imkân tanıyan Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Sözleşme’nin Seçmeli Protokolü (OPCAT) AKP Hükümeti tarafından 2005 yılında imzalanmasına ve o zamandan bu yana TBMM de hep yeterli çoğunluğa sahip olunmasına karşın ancak 2011 yılında genel seçimler öncesi onaylanıp yürürlüğe sokulmuştur.

Böyle davranılmasının nedeni açıktır: Çünkü AKP Hükümeti için demokrasi kendi başına bir değer taşımamaktadır. Bu nedenle de demokratikleşme mücadelesine araçsal yaklaşmaktadır. Dolayısıyla da AKP Hükümeti’nin askeri vesayetin geriletilmesine yönelik sürdürdüğü “mücadele” de aslında kendi iktidarını güçlendirme mücadelesinden başka bir şey değildir.

Umut kırıcı bu tabloya karşın yine de Meclis Başkanı Cemil Çiçek’in yeni anayasa konusunda herkesin görüşlerini iletmesi çağrısını ciddiye almak ve şu öneride bulunmak mümkün: Eğer gerçekten militarizmin/ordunun vesayetinden kurtulmak ve demokratikleşmek isteniyorsa pekala vicdani ret, Federal Alman Cumhuriyeti Anayasası’nda olduğu gibi anayasal bir hak haline getirilebilir. Madem yeni anayasa çalışmaları “tabula rasa” olarak yürütülmek isteniyor alın size boş kâğıdı en iyi şekilde doldurma fırsatı.

Peki vicdani ret hakkını düzenleyen bir yasa nasıl olmalıdır? Böyle bir yasa yapılırken ne tür ölçütlere dikkat edilmelidir? Cevap çok net! Türkiye’nin üyesi olduğu Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi gibi Türkiye’nin de üye olduğu uluslararası örgütler vicdani reddi temel bir insan hakkı olarak görmekteler ve bu konuda pek çok teamül ve içtihat geliştirmişlerdir. Dolayısıyla bunlara uygun davranılacaktır. Zaten böyle davranmak mevcut anayasanın da bir gereğidir.

Söz konusu uluslararası örgütler en genel haliyle vicdani reddi din, düşünce ve vicdan özgürlüğü hakkının meşru bir kullanımı olarak değerlendirmektedirler. Bu yönde en son karar Ermenistan’dan bir vicdani retçinin başvurusu üzerine 7 Temmuz 2011 tarihinde AİHM tarafından alınmıştır. Mahkeme, vicdani ret hakkını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin din ve vicdan özgürlüğüyle ilgili 9. maddesi kapsamında değerlendirmiştir.

Bu bakımdan vicdani ret dini, ahlaki, etik, insani ya da benzer güdülerden kaynaklanan köklü kanaatler de dâhil olmak üzere vicdani ilke ve gerekçelerle yapılan bir eylem niteliğindedir. Bireyin kendi benlik duygusunda “kötü” olarak tanımlanan bir edimi gerçekleştiremeyeceği bilincine dayanır. Ancak kişilerin böylesi bir bilinç ve farkındalık içinde olması hali sadece askerlik öncesi bir zamana indirgenemez. Tam aksine vicdanın sesi belirli durumlara ve deneyimlere bağlı olarak herhangi bir zamanda işitilebilir ve bu elbette profesyonel ve yedek askerler içinde mümkündür. Bu bakımdan vicdani ret hakkı sadece askerlik çağı gelmiş kişilerle sınırlanamaz. Nitekim Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi adına hareket eden Daimi Komisyon tarafından kabul edilen 2001/1518 sayılı tavsiye kararında sadece zorunlu askerlik hizmeti yapmakla yükümlü kişilerin değil silahlı kuvvetlerin daimi üyelerinin de vicdani ret statüsü için başvuru yapmaya hakkı olduğu belirtilmektedir. Epey bir süre önce zorunlu askerliği kaldırmış olan Hollanda’nın gönüllü olarak orduya katılmış profesyonel askerler için bile vicdani reddi bir hak olarak tanımış olması bunun güzel bir örneğidir. Dolayısıyla yapılacak yasadan muvazzaflık hizmetini sürdürmekte olan er, erbaş ve yedek subaylar ile yedekler de mutlaka yararlanabilmelidir.

Değişik ülke deneyimlerine bakıldığında genelde yapılan vicdani ret düzenlemeleriyle zorunlu askerliği yapmak istemeyenlere alternatif hizmet olanakları sunulduğu görülmektedir. Ancak, yine yukarıda sözü edilen uluslararası örgütlerin ürettiği içtihatlara göre zorunlu askerlik hizmetinin yerine alternatif hizmetin konulması mutlaka gerekli değildir. Çünkü yukarıda da belirtildiği gibi vicdani retçiyi harekete geçiren motivasyonlar kuvvetli bir anti-militarizmden tutun da kişinin bireysel kimliğini askeri istismara karşı koruma ihtiyacına kadar çok geniş bir vicdani kanaatler yelpazesi oluşturmaktadır. Dolayısıyla yasa düzenlemesi vicdanları zorlamayacak ve hakkın özüne müdahale etmeyecek biçimde olmalıdır. Başka bir deyişle yasa hiçbir koşulda hiçbir zorunlu hizmeti (zorunlu askerlik veya zorunlu sivil hizmet) yapmak istemeyen vicdani retçilerin (total retçilerin) durumunu da dikkate almalıdır. Ancak düzenleme total retçilere yönelik ek bir ceza içermemelidir.

Eğer yasa düzenlemesi bir alternatif (sivil) hizmeti hedefleyecek ise bu, uluslararası insan hakları belgelerinde yer alan standartlara uygun olmak zorundadır. Bu standartlara göre alternatif hizmet, mutlaka sivil nitelikli ve kamu yararına olmalıdır. Ayrıca, cezalandırma amacı gütmemeli, ayrımcılığa yol açmamalıdır. Dolayısıyla da süresi makul olmalıdır. Oysa basına yansıdığı kadarıyla yapılacak düzenlemede alternatif hizmeti süresinin askerlik süresinin iki ya da üç katı olması düşünülüyormuş. Bu açıkça vicdani retçiyi caydırma ve cezalandırma amacı taşımaktadır ki, standartlara tümüyle aykırıdır. Bunların yanı sıra alternatif hizmet, tercih edenlerin ucuz işgücünden yaralanmanın, özellikle hizmet sektöründe ücretleri düşürmenin, işten çıkarmaları ve sendikasızlaştırmayı kolaylaştırmanın bir aracı da olmamalıdır.

Ayrıca yapılacak olan yasa düzenlemesi ile kişilerin zorunlu askerliği yapmamaları nedeniyle haklarında soruşturma açılıp cezalandırılmalarına ya da sonraki yaşamlarında ekonomik, toplumsal, kültürel, medeni ya da politik hakları açısından herhangi bir ayrımcılığa maruz bırakılmalarına hiç bir şekilde yol açılmamalıdır.

Vicdani ret hakkından herkesin eşit olarak yaralanabilmesi için de yasa, askerlik çağı gelmiş kişilerin ya da muvazzaflık hizmetini sürdürmekte olan askerlerin vicdani ret statüsüne ve bunu edinme yollarına dair yazılı, sözlü ve görsel olarak bilgi edinmelerini sağlayacak biçimde düzenlenmelidir.

Elbette yasa düzenlemesiyle birlikte daha önce vicdani retçilere yönelik gerçekleştirilmiş tüm hukuksal işlemler sonlandırılmalıdır. En önemlisi de tanınan vicdani ret hakkının kullanımı savaş ve benzeri hiçbir olağanüstü hal gerekçesi ile sınırlandırılmaması bu yasayla güvence altına alınmalıdır.

 

* Barış ve İnsan Hakları Aktivisti, TİHV Yönetim Kurulu Üyesi

İletişim Yayınlarından çıkan “Çarklardaki Kum: Vicdani Red – Düşünsel Kaynaklar ve Deneyimler” adlı kitabın editörü