Vesayet rejimi yeniden kurulurken – Murat Kanatlı

63

Daha önce yazdık, Kıbrıs’ın kuzeyinde seçimsel otoriter bir sistem vardır. Bu seçimsel otoriter yapı içinde, “seçim” diye yapılan rejimin seçenekleri arasından birini seçmedir, yani rejimin özüne dokunacak seçenekler zaten ayıklanmıştır. Büyük opsiyonların rejimin karakterine yönelik bir şey yapması mümkün olmayacak şekilde etkisizleştirildiği koşullarda, diğer opsiyonlar da demokrasinin kanıtları olarak bu “seçim” sürecine katılırlar. Yani halkın iradesi değil rejimin iradesi belirler seçimin sonucunu… Kıbrıs’ın kuzeyindeki rejimin Türkiye’nin vesayeti altında olduğunu, buranın bir vasilik olduğunu kabul etmeyen herhalde yoktur.

Bunca yaşanandan sonra Kıbrıs’ın kuzeyinin bağımsız olduğu, yalnızca bir espri konusu olabilir…

Kafaların karıştığı Türkiye’nin vesayetinin içeriğidir.

Türkiye’deki çelişkiler keskinleştikçe bunun Kıbrıs’ın kuzeyine yansıması da kaçınılmazdı, öyle de oldu…

Kimileri çelişkileri asker-sivil olarak verir ama bu doğru değildir. Çünkü ne siviller, ne de askerler tam olarak bir diğerinin arkasında kümelenmemiştir. Ulus Devletçiler ve Cemaatçiler diye ayırmak belki gene tam olmaz ama doğruya en yakın olandır. Belki da tam da doğru olmasa da neo- İtilafçı – neo-İttihatçılar cepheleşmesi de denebilir bu kamplaşmaya… Bu ayrışma iki büyük kamp ortaya çıkarıyor ve arada yüzlerce iki gruba yakın veya uzak, kimi zaman onlarla geçici ittifak yapan kümelenmeler yaratıyor… Kavga kimi zaman laik-dinci gibi ya da Kemalistler-Fettullahçılar gibi yansısa da iki kampın bileşenleri daha geniş bir cepheyi içinde barındırıyor.

Bu kamplaşma ‘kuru’ bir ideolojik kavga da değil… Hatta asıl yönü sermaye… Yeşil sermaye güçlendikçe Cemmatçiler daha kendine güvenerek ortaya çıkıyor. Eski ulus devlet özlemi duyan sermaye ise kendi varlığına yönelik bunu tehdit olarak görüyor. TUSİAD gibi ikinci gruptakilerle ciddi çelişkisi olanlar, ilk gruptakilerle gönülsüz ittifaklara giriyorlar sermayenin çıkarları çerçevesinde…

Cemaatçilerin olduğu grup, eski yapıyı, eski tabuları da zorluyor, ağızlarındaki yeni sloganları neo-Osmanlıcılık… Türk-İslam Sentezinin geliştirilmiş hali… Tabular zorlandıkça askeri yapı tepki gösteriyor, bu defa sol-sosyalist iddiasındaki bazı yapılar askeri vesayete karşı diğerleri ile ittifaka girmekte sakınca görmüyor…

Bu “tabu yıkma” halini Kıbrıs’ta yaşıyoruz… Kıbrıs’ın kuzeyinde hala AKP’nin ilerici olduğunu düşünenler çoğunlukta, hatta Talat son açıklama bile yaptı, “Kıbrıs sorunu açısından baktığımda, oyumu AK Parti’ye verirdim” dedi. Ama görünmeyen Cemaatçilerin bugünkü siyasi temsilcisi AKP yeni bir otoriter yapı kurmakta, bunu her alanda hissetmek artık mümkün ama ‘askeri vesayet gitsin de, ne olursa olsun’ diyenlerin kümelenmesi yeni geleni görmemekte ısrarcı…

İmamın ordusu tabiri böylesi bir ortamda ortaya çıktı… Kemalistlerin ordusu ile imamın ordusunun çarpıştığı koşullarda demokrasi çıkar mı? Bu aslında iki otoriter yapıyı talep eden kurumun mücadelesi ve kim gelirse gelsin bir otoriter yapı yeniden şekillendirilecek ama diğerini istemeyenler, saf tuttuklarının içeriğini çok da tartışmak istemiyorlar…

Böylesi bir ortam içinde Kıbrıs’ın kuzeyinde de gelişmeler yaşanıyor. Türkiye’nin vesayeti de temsil anlamında Türkiye ile paralel olarak bölünmüş durumda…

TC askerinin temsil ettiği yapı ile cemaatçilerin kurumları arasında derin çelişki Kıbrıs’a da yansıyor. Daha önce TC’nin sivil bürokrasisi Kıbrıs’ın kuzeyinde ayrı bir vesayet kurumunu yönetecek yapılanmaya gitmemiş, mevcut yapıları asker ile birlik kullanmaktaydı. Ancak özellikle 2000’lerin ortasından itibaren kendi kurumsal yapıları oluşturmaya başladı…

TC Sivil Bürokrasisi büyük oranda cemaatçilerin eline geçtiğinden beri Türkiye’de de defalarca haber olduğu şekli ile bu medyada imam hatiplilerin ya da filan Cemaatin üyesinin filan kuruma atandığı yazıldı.

Böylesi bir ortamda daha önce esas olarak teknik bir yapı gibi hareket eden Yardım Heyeti gittikçe daha fazla yönetim organına dönmeye başladı. Yönetim organına döndükçe, TC elçiliği altında kurum olma hali yetmemeye başladı ve 2007’de hepsini koordineye Halil İbrahim Akça atandı. Bu isim daha sonra TC elçiliğine atanması ile süreç bir nevi tamamlandı. Cemaatçiler, resmi organları kullanarak kendi vesayet rejimlerini resmen inşa ediyorlar…

Böylesi bir kamplaşmada Kıbrıs’ın kuzeyinde emekli askeri dernekleri, para-militer yapılar, milliyetçi kesimler askeri vesayet rejimi etrafında kümelenmeye başlandı. Onlara göre TC hükümetleri ile TC devletini ayırmak gerek. Bu nedenle tıpkı Türkiye’de olduğu gibi zaman zaman buradaki Cemaatçilerin kurumları ile kıyasıya kavgaya girmektedirler… Askeri vesayet direk olarak bazı radyo ve gazeteleri bünyesinde tutarak kendi propagandasını da sürdürmekte… Tabii doğal olarak statükodan beslenen sermaye de bu gruba yakın durmaya çalışıyor…

Diğer tarafta ise TC Elçiliği-Yardım Heyeti bünyesinde cisimleşen vesayet kurumunun yönetim mekanizması, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi etrafında çeşitli gerekçelerle birçok yapıyı da toplamış durumdadır… Bu vesayet kurumu kendine özellikle hemşeri dernekleri ile bir koruma duvarı da inşaa etti, inşası tamamlanmak üzere… Zaten çeşitli cemaatlerin farklı kurumları ile de toplumsal düzlemde çalışmalarını yürütmektedirler… Cemaatçilerin tarafı ciddi şekilde yeşil sermaye ile de beslendiği için, hatta asıl olarak gücünü bu yeşil sermayeden aldığı için hegemonyasını hızla farklı alanlara yaymakta… Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi AKP yönetimi, birçok kurumu-kuruluşu yandaş sermayeye peşkeş çekmektedir. Bu özellikle devlet kurumlarının daha fazla “özel” sektöre bağlı olmasını getirecektir. Bunun anlamı da sermayeyi kim tutarsa onun iktidarı yürüyecektir.

Kıbrıs’ın kuzeyinde kamusal kurumların “özele satışının”, “özelleştirilmesinin”, “özele devrinin” bir anlamı da Türkiyelileştirmedir. Her ülke ekonomik bağımsızlıkları oranında kendi kendini yönetebilir. Ekonomik bağımsızlığını kaybettikçe bir yere bağımlı olma hali artar. Bu nedenle neo-sömürgeci çağda askeri işgalden çok finansal işgal ile ülkeler yönetilmektedir.

Kıbrıs’ın kuzeyi zaten bağımsız değildi ama kendine ait kurumlarının varlığı ile bir anlamı ile bunları kontrol edebilirse bağımsız olabilme ihtimali varken artık bu şansı da yitirmektedir.

Turizmde çalışan büyük oteller Türkiye sermayesinin eline geçti, havayollarından Kıbrıslı Türklere ait yapı çekilmeye zorlandı, havaalanları özelleştirilmek üzere, limanlarla ilgili özel limanlara olanak tanındı, bir kısmı yakında açılıyor… Böylesi bir ortamda turizm sektörünün tümü ile başkası kontrolünde olduğunda, sana verilen kumarhane vergileri ile ülke yönetmeye çalışırsın, ki böyle olunca da hükümette sol parti veya sağ parti olması fark etmez…

Benzer şekilde son dönedeki gelişmeler eğitim, sağlık, tarım ve hayvancılık sektöründe de böylesi tam bağımlılık yaşandığını göstermekte, hızla kurumlar elden çıkarılmaktadır.

Solculuk devletçilik değildir ama ülkedeki tüm ekonomik sektörlerin başka bir ülkenin sermayesi tarafından yönetilmesi yönünde kararlar üretilirken buna karşı çıkmamak da olmaz…

İşte bu karşı çıkma sürecinde kim kiminle yer alacak sorunudur. Eğer yukardaki ilişkileri iyi göremezsek cemaatçilere karşı askeri yapılar ve uzantılarıyla, askeri yapılara karşı da cemaatçilerle kendimizi kol kola bulabiliriz…

Ama eğer tarafımızı rejime karşı mücadele diye belirlersek, o zaman kırmızı ve yeşil sermaye kavgasında emekten yana bir hat çizme olasılığımız artar…

Bu nedenle Kıbrıs’ın kuzeyinde vesayet yapısı yeninden kurulurken sürece daha yakından ve daha dikkatli bakıp yol haritaları çıkarmamız gerek…