Umutlu olmak mı zor, umutsuz olmak mı? Sahi umutsuz muyuz?

175

Bu yazı yazılırken herkes yaşananlardan gayet mutluydu; Denktaş, görüşmeler başlamasına onay vermiş ve nasıl olsa artık ekipte bir de muhalif var daha ne isterik ki…
Önce pazar günümüzü zehretmeye aday Denktaş’ın açıklamalarını dinledik İstanbul havaalanında:
“Önümüzde iki kontrol supabı var. Bunlardan birincisi, varılacak uzlaşmanın halkoyuna sunulmasıdır. Halkımız eğer ortaya çıkan neticeyi beğenmiyorsa, referandumda kabul etmediğini söylemek hakkına sahiptir.… ‘Bunun tadil edilmesi gerektiğini açıkladık. Devamlı surette, tadil edilmesi çerçeve içerisinde olur şeklinde katı bir yaklaşımla karşılaştık. 1 Mayıs tarihi yaklaştıkça sıkışan taraflar, özellikle Türk tarafının ‘1 Mayıs geliyor’ diyerek her şeyi bir tarafa iteceğini hesaplayanlar, savunmamızda ısrar ettiğimizi gördükten sonra tadilat konusunda daha esnek davranabileceklerini duyurdular … ‘O zaman (Lahey’de) benden istenen, Annan Planı’nı olduğu gibi, çok küçük değişiklikler hariç, iki taraf arasında mutabakata varılmaksızın falan tarihte referanduma sunmaktı. Bunu ben kabul edemezdim. Şimdi değişiklik konusunda bir kapı açılıyor. Bakacağız. Bunları inşallah yapabiliriz. İnşallah, Rumlar da artık dikine gitmekten, Kıbrıs’ın sahibi gibi davranmaktan, bizi azınlık olarak görmekten vazgeçerler. … ”Dünya, Annan Planı diyerek, karşımızda durmuştur, diretmiştir. Biz Annan Planı’nda gereken değişiklikleri yapmak suretiyle ve mümkün olduğu kadar lehimize yumuşatmak, tadilat hakkını elde tutmak kaydıyla deneyeceğiz. Halkımıza sunacağız. Elde ettiğimiz neticeyi halkımıza, (Biz bu planda şunları istedik, aldık. Bu büyük şeyleri istedik alamadık) diye tekamül etmiş anlaşmayı sunacağız. İnşallah tekamül etmiş anlaşma her iki tarafın da kabul edebileceği bir anlaşma olur. İyi sonuç, iki eski ortağın bu kez yeni bir ortaklık kurmasıdır. Eşit şartlarda… … ”Muhakkak Türk diplomasisi büyük girişimlerde bulundu. Ancak, gördüğünüz gibi dayatma karşısında, Milli Güvenlik Kurulu’nda alınmış olan bazı kelimeler veya prensipler, yumuşatılmak mecburiyetinde kalındı. (Annan Planı temel olarak alınamaz, referans olarak alınır) denmişti. Ama yapılan açıklamada, (Temel olarak kabul edildi) denmektedir. Temel olarak kabul edildi, ama bu temelin içine tadilatımız da girecek. Demek ki, temel değişebilecek. … Rumların oldukça buruk ayrıldıklarını gördük. İnşallah onlar da otururlar, bizim bu söylediklerimizi değerlendirirler ve Kıbrıs’ı alıp kaçamayacaklarını anlarlar” dedi.
Bu arada CTP Başkanı Mehmet Ali Talat da: “Biz Türk heyeti olarak bir bütün olduk. Ayrı ayrı davranmadık, ayrı davranışlar sergilemedik. Kendi aramızda değerlendirdik, tartıştık. Değişik görüşlere sahiptik, ancak görüşlerimizi bütünleştirdik ve bir görüş olarak çıktık. Geçmişi bir tarafa bırakıyoruz, geleceğe bakıyoruz. Bu mücadelenin sonucunda güzel bir anlaşma, Kıbrıs Türkünün haklarını koruyan bir anlaşma gerçekleştirmekten temel hedefimizdir” dedi.
(http://www.brt.gov.nc.tr/haberler/SUBAT2004/15022004/1500/CBDEGER.htm)
Denktaş’ın söylediklerinden başlayalım, neler yok ki için de; görüşme masasına iyi niyetli oturduğunu söyleyip hala daha karşı tarafa saldırmakta, ‘inşallah’, ‘maşallah’ deyip Kıbrıslı Rum görüşmeci heyetine, Yunanistan’a yaramaz çocuklar gibi sataşmaktadır. Bunlarla birlikte ‘Annan Planındaki zemin değişebilir’, ‘temel değişebilir’ demekte ve konuşmanın bütününe sızan tek bir olumlu söz de söylemiyor. Hatta açıkça MGK kararlarını savunduklarından bahsediyor. Daha önce New York’ta yaptığı açıklamalarda masaya sunduğu önerinin Türkiye Hükümeti tarafından hazırladığından da bahsetmişti. Bu kadar saldırgan ve yapıcı olmayan açıklamalardan sonra, Lefkoşa’da başlayacak görüşmelerde, tek umudumuz büyük görüşmecimizin başına bir şeylerin düşmesi ve pozitif bir tutumla görüşmeleri yürütmesidir çünkü Lahey sonrası BM dökümanı haline de gelen BM Genel Sekreterinin raporunda (http://www.un.int/cyprus/s398.htm) açıkça ifade edilen bir görüş bu noktada çok önemlidir. Annan bu raporda Denktaş’a ithaf “Despite my best efforts, I was never able to convince Mr. Denktash that the “realities” of the Cyprus problem were not only the realities on the ground but the realities of international law and international politics” diye yazıyor yani Annan diyor ki bütün uğraşlarıma rağmen Denktaş’ı ikna edemedim ki, Kıbrıs sorununun gerçekleri ayni zamanda uluslararası hukuk ve uluslararası politika gerçeğidir de. Yani bir hukukçu olan Denktaş, uluslararası hukuğa aykırı talepleri masaya ısrarla koymakta ve bunların onaylanmasını talep etmektedir. Peki Denktaş New York’da transformasyon geçirip uluslararası hukuğa saygılı bir görüşmecilik izleyeceğinin işaretlerini mi verdi? Ben göremedim, gören ya da duyan varsa beni uyarsın çünkü yukarıdaki açıklamasıyla bile uluslararası hukuğu çiğniyor, Annan’ın, planın zemin olduğu ile ilgili en son açıklamasına rağmen temeli değiştirmekten bahsediyor.
Türkiye Cumhuriyetinde havalar nasıl? Onlar bu sorunu çözmeye mi karar verdi? Bu konuda da herhangi bir belge yok. Sözel olarak Erdoğan’ın, Gül’ün gazete açıklamalarına bakarak siyaset üretenler, sevinç naraları atıyorlar ama Erdoğan’ın Lahey sonrası da açıklamalarını da hatırlarlarsak iyi olacak; “BM Genel Sekreteri’nin sözünü tutmadığını belirten Erdoğan, planın Annan’ın geçen ay Ankara’daki görüşmede verdiği vaadleri içermediğini açıklayarak, “planı bu haliyle kabul etmem imkansız görünüyor” dedi. Muhtemelen bu hafta içinde yeni Başbakan olacak Erdoğan, şimdiye kadar Kıbrıs sorununun BM önerisi temelinde çözümünün önde gelen destekçisi olarak görülüyordu” diye yazmıştı Die Welt gazetesi 11 Mart tarihli sayısında, (http://www.byegm.gov.tr/YAYINLARIMIZ/bultenler/lahey/lahey.htm) ki benzer kandırıldım açıklamalarını laf aralarına sıkıştırıp ‘biz Bush’la böyle mi konuşmuştuk’ demedi miydi Erdoğan?
Hade Kırmızı Kitapla ilgili bilgilerimizi de tazeleyelim: “Türkiye’de askerin ‘kırmızı kitap’ diye bilinen bir gizli anayasası var. Bu, anayasa büyüklüğünde kabı kırmızı olan ‘Milli Siyaset Belgesi’dir. Bu kitabı devlete ancak müsteşar olduktan sonra görürsünüz. Kırmızı kitap bakanlara verilmez, müsteşarlara verilir. Çünkü devletin asıl sahibi bürokrasidir, bakanlar değildir. Bakanlar, idare edilmesi gereken çocuklardır. Ben bakan olup da kırmızı kitaptan haberdar olana pek rastlamadım. Bu kitap MGK’da son haline getirilir. Başbakanlık müsteşarı olduktan sonra bir MİT mensubu geldi bana. Evvela arkadaki odaya kozmik evrakı saklamam için koca bir kasa koydular. Sonra da ilk kozmik evrak olarak kırmızı kitabı getirdiler.
Parlamento kırmızı kitaba aykırı yasa çıkaramıyor mu?
Bu kitap gerektiğinde ‘gizli anayasa’ gibi kullanılıyor ve engelleyici oluyor. ‘Milli Siyaset Belgesi’nin falanca maddesine uymuyor’ denildiğinde, o kanun veya kararname çıkarılamıyor. Yani ikinci bir anayasa olarak Demokles’in kılıcı gibi üzerinizde sallanıyor. Mesela MGK ve MGK Genel Sekreterliği de öyleydi. Her konu milli güvenlik kavramına sokulabiliyordu. Öyle yetkiler verilmişti ki, tarım ve enerji işlerine de, YSE müdürüne de karışabilirdi.” (Hasan Celal Güzel’le röportaj, Neşe Düzel/Radikal/22-09-2003). Bu arada 30 Temmuz 2003 tarihli Frankfurter Rundschau gazetesinde şunlar yazıyordu: “Kurallar kitabının (kırmızı kitapdan bahsediyor yn) Kıbrıs bölümünün de revize edilmesi gerekiyor. Bu doküman şimdiye dek bölünmüş ada için bir “konfederasyon”da ısrar ediyordu” (http://www.byegm.gov.tr/YAYINLARIMIZ/DISBASIN/2003/07/31x07x03.HTM#%201) acaba kırmızı kitabın değiştirildiğini duyan yada bilen var mı?
Denktaş değişmedi, TC yönetme şekli değişmedi, TC iktidarı değişmedi belki hükümetçilik oynayanlar yumuşadı ama bu konuda yeniden Neşe Düzel’in Radikal’deki röportajına geri dönmek gerek; “Ama yasalara bakılırsa hükümet, devlet aygıtının en tepesinde olan, onu yöneten örgüt. Hükümetler, devleti yönetemiyor mu bizde?
Turgut beyin zamanında Ekrem Pakdemirli’yle başlayan bir uçak kullanma modası çıkmıştı. Bana pilot arkadaşım anlattı. Suudi Arabistan’dan geliyorlarmış. Pakdemirli, uçağı ben kullanacağım diye tutturmuş. Peki, demiş arkadaşım. Ama birkaç dakika sonra hostes kulağına fısıldamış:
‘Efendim yolcular perişan.’ Arkadaşım, Pakdemirli’ye çaktırmadan uçağı otomatik pilota almış. Pakdemirli iki saat boyunca pilot koltuğunda oynamış durmuş. Tam Esenboğa’nın üzerinde geldiklerinde, arkadaşım uçağı otomatik pilottan çıkarmış. Pakdemirli ‘Yaktın beni Necdet’ demiş, ‘Sakın kimseye söyleme!’ Necdet Diyarbakırlıoğlu maalesef bana söyledi. Türkiye’nin yönetimi de böyledir işte. Ülkeyi bazen otomatik pilota takarlar, siz ise kendinizi ülkeyi yönetiyor zannedersiniz” yani acaba TC yönetimi otomatik pilotta mı yoksa pilot koltuğunda Erdoğan mı oturuyor?
Peki ya statüko karşıtı olduğunu söyleyen Talat ne yapıyor? “Biz Türk heyeti olarak bir bütün olduk” demiş ne diyelim Allah devamı getirsin inşallah da CTP kurmaylarından Hasan Erçakıca’nın Yenidüzen Gazetesindeki Pazar günkü yazısı yalnızca bütün olmaktan ileri gidildiğini yazmakta; “Başbakan Mehmet Ali Talat ile Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş’ın görüşme sürecine doğrudan katılımı ve bu süreçte oynadıkları rol, Cumhurbaşkanı Denktaş’ın eski alışkanlıklarının kontrol altına alınmasına olanak tanımıştır. Bu noktada, özellikle Serdar Denktaş’ın katkılarını önemle anmak gerekir. Basına yansıdığına göre Cumhurbaşkanı Denktaş, görüşme süreci içinde referandum tarihlerinin 1 Mayıs 2004 sonrasına atılması için Papadopulos ile anlaşmak üzereyken, Talat ve Serdar Denktaş Türkiye yetkililerinin de katkısı ile durumu düzeltmişler ve Türk politikasının değişmesini veya zarar görmesini önlemişlerdir” (http://www.yeniduzengazetesi.com/?action=journalist&aid=656) yani Talat uyum içinde Türk Delegasyonun parçası değil ayni zamanda Türk politikasının zarar görmesini de engelleyen bir faktör. Bunu yazan tek Yenidüzen Gazetesi yazarı olsa, rejime yaranmak için yazılar yazıyorlar diyeceğiz ama geçmişte solculara işkence yapıp öldürmekten bahseden yazılar yazan, Derinya’daki olaylardan sorumlu tutulan faşist Erhan Arıklı, Pazar günkü yazında “Talat o sandalyeyi çekerek dünyaya ve komplo teorisi üretenlere Türk heyetinin orda tek vücut olduğunun mesajını verdi… … Ama ben New York’taki Talat’ı sevdim … bu vazgeçilmezlerimiz konusunda sol cenahla mutabakat arayalım” diye yazmıştı. Nerden nereye geldik; ‘Denktaş bizi temsil etmiyor’, ‘Denktaş görüşmeci olursa çözüm olmaz’ noktasından, faşistlerin bile övgüsünü alabilecek Türk tezlerinin yılmaz savunucusu Denktaş’ın görüşmeci ekibinin uyumlu üyeliğine…
Bu arada ‘Türk heyeti’, ‘Türk tezleri’ gibi tanımlamalar öylesine ortaya konmamıştır. Masada Türk heyeti, bizimkiler ve TC temsilcileri, bürokratlarıydı ve asıl söz bizimkilerin değil ‘anavatan’ temsilcilerinindi, bizimkiler elçiydi, 8 Ocak’ta Kıbrıslısız Kıbrıs Zirvesi ve ardından MGK’de alınan kararların yılmaz savunucusuydular…
Tüm bunları alt alta koyduğumuzda hangisi daha zor bilinmez. Perşembe günü başlayacak görüşmeler için umutlu mu olmak gerek yoksa umutsuz mu?
Aslında cevap basittir. Takvim sıkışmış şu veya bu şekilde herkes sürüklenmektedir. Yolun sonu hızla görünmekte ve kimse bu sürecin dışına çıkabilecek kadar güçlü değil. Yalnızca onlar, biraz daha süreci yavaşlatmaya çalışacaklar ama bir gerçek var ki sürecinin hızını asıl Kıbrıslılar belirleyecek. Bu süreçte evde oturarak birilerinin kendilerine çözümü altın tepsi içinde sunacağını düşünenler varsa yanılmaktadır…
Ve, Kıbrıs falında üç vakte kadar çözüm gözüktü, Mayıs, olmazsa Haziran, olmazsa Sonbahar, o da olmazsa Aralık…
Süreci belirlemek bir kez daha Kıbrıslıların bizzat kendilerinde…
Evet, hangi takvimi seçmek istersen ona göre umudunu ayarla, hemense, gereğini yapmak için neçin hala daha oyalanmaktayız?