Türkiye’de Militarizm: Yedi Başlı Canavar – Fatmagül Berktay

114

Fatmagül BerktayBu yılın Mart ayında Güven Gürkan Öztan’ın Türkiye’de Militarizm – Zihniyet, Pratik ve Propaganda adlı kitabı yayımlandı.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan bu kitaba ben de bir arka kapak yazısı yazdım. Bunun nedeni salt yazarının isteği olması değildi elbette; içeriğini iyi bildiğim bu yapıt, yakın tarihi olduğu kadar içinde yaşadığımız dönemi anlamak ve değerlendirmek açısından da önemli. Çünkü Türkiye, militarist zihniyet ve pratiklerin toplumun her alanına sindiği bir ülke ve bunların öyle basitçe “askeri vesayet”in geriletilmesiyle ortadan kalkacağını düşünenler çok yanılıyor.

Militarizmi çok yönlü ve katmanlı bir analize tabi tutan Öztan’ın dediği gibi “dünyayı ve onun içinde Türkiye’yi militarist perspektiften okuma alışkanlığı askerlerin ötesinde siviller tarafından da paylaşılıyor” ve bu olgu toplumsal /siyasal kültürün baskıcı, hiyerarşik ve cinsiyetçi yapısını pekiştirirken siyaseti de yalnızca dost-düşman karşıtlığı üzerinden yürütülen otoriter, kirli bir sürece dönüştürüyor. Dolayısıyla militarizmin analizinin salt askerlerin ideoloji ve pratikleriyle sınırlı tutulması mümkün değil. Bundan daha önemlisi tüm toplumsal yapı ve zihniyetleri militarizmin nasıl şekillendirdiğini, sosyo-kültürel yeniden üretim mekanizmalarıyla birlikte gündelik yaşamın içinde nasıl merkezi bir rol oynadığını derinlemesine incelemek gerekiyor.

İşte G. Gürkan Öztan’ın kitabında yapmaya çalıştığı, tam da bu.

Kitabı okuduğumuzda küresel ilişkilerin de körüklediği güvenlik ideolojisinin nasıl bir “korku kültürü” yarattığını, bu korku kültürünün devlete ve onun her türlü zorbalığına itaati nasıl yeniden ürettiğini, iktidarın eril yapısını nasıl güçlendirip meşrulaştırdığını daha iyi anlıyoruz. Bu süreç, bütün iktidarlar açısından makbul olan “itaatkâr erkek vatandaş”ı şekillendirdiği gibi, bir bütün olarak erkekler ile siyasal ve toplumsal iktidar arasındaki örtüşmeyi ve çıkar birliğini açığa vuracak biçimde erkeğe itaat etmesi gereken “makbul kadın”ın yaratılmasında da rol oynuyor. Askerlik hizmeti, sıradan erkek vatandaşın itaati, hiyerarşiyi ve cinsiyetçiliği (erlere spor yaptırılırken söyletilen türkülerin içeriğini hatırlamak yeter) zorunlu olarak içselleştirdiği “okul” ve burada öğretilen dil, siyasal kültüre ve gündelik yaşamın her alanına nüfuz ediyor.

Bugünü anlamanın ipucu olarak militarizm

Kitabın “Militarizm Çalışmaları ve Türkiye’de Militarizm” başlıklı birinci bölümünde dile getirildiği gibi, militarizm tekil insan yaşamını hiçe sayan bir ideoloji olarak bireyi anonimleştirir ve ancak “kahraman” veya “şehit” olduğu zaman ona varlık kazandırır. “Kahraman” elbette erkektir; kahramanın erkekliği, şiddete dayanma ve şiddet uygulama kapasitesiyle ölçülür.  Hümanizm, pasifizm, evrensel barış arayışı savaşçı erkeği olduğu kadar (eril) devletleri de zayıflatan, milletleri acizleştiren eğilimlerdir. Nitekim DP iktidarının devlet bakanı Fevzi Lütfü Karaosmanoğlu Kore Savaşı’na Türkiye’nin ABD emperyalizminin yandaşı olarak asker yollamasını savunurken bunu  “veciz” biçimde dile getirmektedir:

“…Bir devlet adamı memleketi harbe sokmamakla övünmemelidir. Memleketin erkekliğini öldürmeye, yiğitliğini söndürmeye çalışmak herhalde övünülecek bir şey değildir.” (akt.Öztan, s.21)[1] İki büyük dünya savaşının getirdiği felaketler yetmiyormuş gibi Türkiye’de yaşanan askeri diktatörlüklerin şiddet ve işkencelerinden sonra bile hala sağcısından solcusuna, Kemalistinden Nurcusuna kadar çok çeşitli  kesimden insanın belli bir davanın mensubu olmayı o davanın “nefer”liğiyle, “er”liğiyle, “asker”liğiyle tanımlamaya ve övünmeye devam etmesi, solcu olduğunu iddia eden bazı grupların gösterilere üniforma ile katılması vb. hiyerarşik militarist zihniyetin ne denli derine işlemiş olduğunun korkutucu bir göstergesi.

Öztan, Türkiye’de militarizmi irdelerken soğuk savaş Türkiyesi’ni ve özellikle Kore Savaşı’nı ele alıyor ve TSK’nın anti-komünizmle kurduğu “simbiyotik ilişki”nin kurum içi ve dışı dengelere ve siyasi propagandaya nasıl yansıdığını irdeliyor. Bu analiz, sağ akımlarla ordunun “devlet” ve “güvenlik” kavrayışının, “düşman” tanımının ortak bir dile ve kesişen referanslara sahip olduğunu somut olarak ortaya koyuyor. Bu kesişmede, yazarın deyişiyle “Türkiye’de militarist ideolojinin tahkimatında azımsanmayacak bir yere sahip olan” Kıbrıs sorunu ve 1974 askeri müdahalesinin önemli bir “aşama” olduğunu not etmek gerekir.

Gerek anti-komünist strateji ve propagandanın ordu tarafından nasıl şekillendirildiğinin, gerekse Kıbrıs “barış harekâtı”[2] esnasında ve sonrasında edebiyatta, sinemada vb. “şehitlik kültü” nün nasıl yeniden yaratıldığının ele alındığı bölümler kitabın en ilginç sayfalarını oluşturuyor ve günümüz açısından önemli dersler içeriyor. Çünkü “düşman” tanımları zaman içinde değişse bile iç ve dış “düşman(lar)” dolayımıyla “milli kimlik” oluşturma ve pekiştirme süreçleri değişmiyor ve bu stratejilerin kullanıma geçirilmesi de elbette orduyla sınırlı kalmıyor.

Nitekim 1990’lardan itibaren “iç düşmanlar” olarak tanımlanan Kürt sorunu ve “irtica tehdidi” dolayımıyla inşa edilen korku atmosferinin “güvenlik devleti” ni pekiştirdiğini, devasa kaynakların silahlanmaya ve istihbarat faaliyetlerine ayrılmasını meşrulaştırmak için kullanıldığını ve aynı ülkenin insanları arasında güvensizliğe ve düşmanlığa yol açılarak bütün toplumüzerinde yozlaştırıcı, zehirleyici bir etki yarattığını biliyoruz.  Bu zehirli anlayış, öztan’ın dönemin (1990’ların ortaları) Dağ Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Osman Pamukoğlu’ndan aktardığı sözlerde tüyler ürpertici ifadesini buluyor. Pamukoğlu, PKK’lıları “insan dışı” tasvir etmede totaliter eşiği atlıyor ve onların gömülmesinin bile caiz olmadığını söylüyor:

“Mehmetçiğim, komutanım hepsini yok etmeden inmeyelim diyor. Bugüne kadar öf bile demediler… Şimdi ben bu aslanlara nasıl kıyar da leş toplatırım? Analar evlatlarını leş toplatmak için göndermediler. Benim işim de leş toplamak değil. Geberdiği yerde kalıyorlar. Kalacaklar da… (Milliyet, 19.08.1993).

Bu sözler militarist zihniyetin doruk noktası ve “iç düşman” a karşı “psikolojik harekât”ın en çarpıcı göstergesi olmakla kalmıyor, Nazi toplama kamplarında uygulanan, insanların kendi ölümlerine bile sahip olamayarak “unutuluş delikleri”ne atılmaları stratejisini hatırlatıyor. [3] Ne yazık ki bu anlayış, cenazenin gömülmesini en önemli dini vecibelerden biri sayan bir toplumda bile yankı bulabilecek kadar ahlaki zehirlenme yaratabilmiştir.

Türkiye’ de militarizmin tarihini iyi bilmek ve unutmamak gerçekten çok önemli. Bunu bildiğimiz zaman, örneğin eski Genel Kurmay Başkanı ve Ergenekon zanlısı İlker Başbuğ’un kısa süre önce Milliyet gazetesine verdiği demeçte ordunun dine ne kadar saygılı olduğunu anlatmak için uğraşmasının, TSK’nın geçmişte de Kemalizm, “laiklik” ve “gerçek İslam” üzerinden yaptığı yerine göre anti-komünist, yerine göre “bölücülük ve irtica” karşıtı propaganda ve psikolojik harekâtların içeriğiyle nasıl örtüştüğünü, yani hiç de yeni bir şey olmadığını anlamak kolaylaşır.[4] Aynı şekilde bugün siyasi iktidarın “dış mihrak (lar)” yaratarak içerideki sorunları gözlerden kaçırma ya da güvenlik devletini zırhlandırmak için kullanma çabalarına karşı uyanık olmamıza da yardım eder. Çünkü ne yazık ki Türkiye’de militarizm, kaynakları çok derinlerde olan ve mitolojinin yedi başlı canavarı gibi sürekli yeniden canlanan bir olgudur.

G. Gürkan Öztan bu bitmeyen kâbusu entelektüel cesaretle net ve analitik, üstelik okuması da zevkli bir biçimde anlatıyor ve onunla mücadeleye değerli bir katkı sunuyor.

bianet.org

* Fatmagül Berktay, Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler 

[1] Aynı  “erkeklik azalması” (emaskülasyon) korkusunun bütün bir 19. Yüz yıl boyunca dönemin en acımasız emperyalist ülkesi olan Britanya’nın sömürgecilik ve ırkçılık yanlısı edebiyatının başlıca kaygısı olduğunu da hatırlamak yerinde olur. Bu konuda bkz. F.Berktay, “Meşum Kadınlar, Solucanlar, Maymunlar, Zehirli Sarmaşıklar Vesaire: 19. Yüzyıl İngiliz Popüler Kültüründe Kadın Kurgusu”, Tarihin Cinsiyeti, Metis, 2010.

[2] Savaş harekâtının “barış harekâtı” olarak adlandırılmasının, George Orwell’in 1984’ündeki “Hakikat Bakanlığı”nın yaptığı türden bir ideolojik söylemsel propaganda örneği olduğu açık.

[3] Bu konuda bkz. F. Berktay  “Totalitarizmin Paradigması Olarak Toplama Kampı”, Dünyayı Bugünde Sevmek, Hannah Arendt’in Politika Anlayışı,Metis, 2012, s.103 vd: “Kendi Ölümüne Bile Sahip Olamamak”.

[4] Öztan, Korgeneral Faruk Güventürk’ün kaleme aldığı Komünizm ve Maskeler metninden etraflı alıntılar yapıyor; s.117 vd.