Türkiye Avrupa Konseyinde sınava giriyor – Alpay Durduran

195

Türkiye’nin yolu dünyadan uzaklaşma yoluna dönüşüyor. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi bizim meclisinde temsilci gönderdiği tüm Avrupalı sayılan devletlerin üye olduğu Avrupa Konseyi’nin meclisidir. Türkiye AB üyelik yoluna girmeden önce AK’ye üye olmuş ve askeri darbeler zamanında AKPM’ne katılmasına izin verilmemiş duruma düşmüştü. O zaman bu çok önemli sayılmış ve hemen seçime gidileceği ve tekrar demokratik bir meclise kavuşulacağı iddia edilerek o yönde hareket edilmişti. Onun için çok önemli sayıldığı görülmüştü.

Şimdi ise daha anayasasını değiştirmeden demokratik devlet olmaktan çıktı mı diye incelemeye alındı ve toplantıya çağrıldı. Ancak anayasa görüşmeleri var diye katılamayacağını duyurdu. En büyük olay en sessiz şekilde geçiştiriliyor ve yankısı çok az.

Daha önce AKPA inceleme heyeti gelmiş ve hükümetin olanak sağlamasından memnunluk belirtmişti. Basının umursamadığı bu ziyaretten sonra toplantıya çağrılmasının bu kadar sessiz karşılanmış olması bu ziyaretin çok az dikkat çekmesi nedeniyle olmalı. Çünkü askeri darbe dönemlerinde bile AKPA ile ilgili haberler büyük yankı yapardı. Şimdi az yankı bulması artık Türkiye’de üst akıl, taşeron eliyle Türkiye’ye saldırı gibi yabancı düşmanlığının körüklenmesi amaçlı demeçler bekledikleri sonucu getirmiş ve artık uygar dünya dedikleri tarafla ilgiyi söndürmüş oldular.

Yeni dönemin sözü geçenleri artık avam takımı veya okumamış kesim haline gelmişse onlarda zaten bir batı karşıtlığı vardı. Ne çektikse okumuşlardan çektik diye diye halkı artık cehalete teslim ettiler. Avrupa Konseyinden atılma demek artık Avrupa ülkesi sayılmamak demektir. Onun için kimseye de Avrupalı tek Müslüman ülke veya en büyük Müslüman ülke tafrası da atamayacaklar.

AB rüyası artık gömülür. AKPA’da atılana kimse rağbet etmez. AB üyelik süreci diye bir şey yalnızca AB çıkarına ve üyelik içi sürekli isteklerde bulunup sözde iyi ilişkileri koruma durumuyla sınırlı kalır. AKP iktidarı da sözde AB yolunda haksızlığa maruz kalmış numarasıyla algı yaratır.

Bunlar nasıl olabiliyor diye sorarsanız yanıt açıktır. Türkiye’de genelde insanlar kendilerinin hukukunu bilmedikleri gibi eğitim sistemi de parça parça eğitim yapar ve parçaları birleştirmez. Örneğin anayasa mahkemesi dahi anayasanın da üstünde uygar dünyanın kabul ettiği temel hukuk ilkeleri olduğunu ve anayasaya uygunluk ararken onlara bağlı kararlar alınması gerektiğini yani onların anayasanın üstünde olduğunu birkaç kararında belirtmiş ve kendisi kararlarında bunu yapmıştır ama hukukçular bile anayasanın üstünde kural olamaz diyerek düşünmeğe devam etmişlerdir. Ama Türkiye de diğer devletler de kendi kararlarıyla BM şartına imza atmışlar, yani o sözleşmeye göre üyelik kazandıkları anda anayasanın da üstünde bir sürü koşula kendilerini bağlamışlardır.

BM şartı veya anayasası ile kurulduğu günden beri giderek artan sayıda uluslararası sözleşmeler yaptıran BM yüzünden İLO sözleşmeleri, deniz hukuku, havacılık, açık semalar gibi çok sayıda imzacı devletleri bağlayan sözleşmeler ortaya çıkmıştır. Bunlar da bizim anayasamıza göre anayasanın üstünde bağlayıcı hukuk kuralları olmuşlardır.

Kıbrıs’ın kuruluş anlaşmalarının BM nezdinde kaydının yapılması da anlaşmada vardı. Ona göre de anlaşmalar anayasamızın dokunamayacağı bir hukuk olmuştur.

En önemlisi her zaman temel insan hak ve özgürlükleri ile ilgili olanlar ve onlarla ilgili uluslararası yargıdır. Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve laiklik de bunlar arasındadır. Ancak devlet arasında uluslararası hukuk diye bir şey olmadığını iddia edenler bile vardır. İmzalarının beş kuruşluk değeri bile olmayanlar da vardır. Yalancılık ve inkâr da vardır.

Amma çağdaş devletlerden örneğin Almanya’da Alman hukukunun temelleri diye elimde olan bir kitaptan öğrendiğim gibi hukuk BM şartı ile başlar, Avrupa Konseyi, AB ile devam eder de sonra Alman anayasasına sıra gelir. İLO sözleşmeleri de aradadır. BM ajansları veya diğer kurumlarının Almanya tarafından kabul edilip yürürlüğe konulan sözleşmeler dağ gibidir.

Ulusal egemenlik uyarınca bu kararlara onay veren bir ülke bunlara uymağa ve değişiklik isterse bunların kurallarına göre değiştirdikten sonra başka şeylere kalkışmaya razı olmuştur.

Geri ülkelerin genel karakteri olan kurnazlık onlara el altından iş çevirme açıkgözlüğü verir ama ileri ülkeler aptal değildir. Onlarla bu huylarını bilerek iş görürler ve sonunda onlar kazanırlar.

Türkiye Avrupa Konseyi üyesidir ama yükümlülüklerini işine geldiği kadar ve işine geldiği gibi yerine getirir. Örneğin AK demokratik meclis nasıl olur kararına göre Türkiye meclisi demokratik meclis sayılamaz. Örneğin bir maddesine göre mecliste gizli servisleri sorgulamam ve izleme komitesi olmalı ve muhalif milletvekilleri e o komitede yer almalı ve sorgulayabilmelidirler. Hâlbuki FETO darbesinden sonra MİT başkanı davet edildi ama meclise gelip ifade vermedi. Ancak o zaman ana muhalefet başkanı hani o komite neden hala kurulmadı diye sorguladı. Demecinde bu kadar zamandır İçtüzükte de kurulması gerekli diye madde olduğu halde komite kurulmamasına neden şimdiye kadar ses çıkarmadığını anlatmamış sonra da unutup gitmiştir.

Basını izleyin Türkiye’nin Batı ile ilişkilerine en büyük darbeyi vuracak olan AKPA’dan çıkarılmasını önemle haber yapan kaç tane vardır!

Türkiye gibi dev bir ülkede kaç bin hukukçu, siyaset bilimci, sosyolog ve yönetim bilimci var, ne kadar ulusal egemenlik, hukukun üstünlüğü ve uluslararası hukuk ve ilişkilerle uğraşan var değil mi, bunlara değer verip barış, ekonomik işbirliği, stratejik bağlaşmalar ve dünya finansal örgütlerinde dayanışma için değerlendirmeyi önerir? Muhalefet var, hem de en şiddetlisinden ama en ağır sözler sarf edilirken aydınlatıcı malzeme sıfıra yakındır.

O nedenle çağdaş devletler ona göre davranırlar ve “ne kadar vereceği varsa o kadar sorumluluk” taşırlar deyip Türkiye ile ilişkilerini düzenlerler. Yani Türkiye büyük fırsatlardan yararlanamaz. Bir sözlü yazılı anlaşma ancak onun uyacağına güvenebildikleri oranda ve süre için yapılır.

Örnek mi? AB ile gümrük birliği anlaşmasında her üyenin olduğu gibi ona da üyelerin hepsine gümrük birliğinin kurallarını uygulayacaksın maddesi konulmuş ve doğal olarak konulmasına da gerek olmadığı halde konulmuştu. Ancak Türkiye ondan sonra Kıbrıs’a uygulamayacağım diyeceğini bildikleri için koydukları bu maddenin uygulanması için sürekli kapısı çalmayı tercih etmiştir.

Türkiye diplomasisi istediği kadar AB’yi aldattık desin üye adayı yaparsak AB üyeliğine layık hale gelmesi için sürekli etkileme fırsatı elde etmek için AB göz yummuştur.

Hukukun üstünlüğü bir halkın AB veya başkası hatırına değil kendisi için elde etmeye çalışacağı bir niteliktir. Hukuk insanı özgürleştirir kuralı kölelikle savaşımın sonunda kendini kanıtlamış bir kuraldır. Onun için artık hukuk deyip BM şartından yönetmeliğe hukukun egemenliğini sağlamamız gerektiğini anlamalıyız.

Şimdi Türkiye gerilere doğru sürükleniyor. Kıbrıs ise tümden AK ve AB ülkesidir. O geriledikçe biz ortada kalıyoruz. Geleceğimiz daha belirsiz oluyor.