Tunus’tan Devrim Dersleri- Foti Benlisoy – YeniYol

122

Tunus’ta yaşananların devrim olmadığını tartışmak, Tunus sokaklarında devam eden kabarışın gürültüsü arasında anlamsızlaşıyor. Ülkede yaşananlar, beğensek de beğenmesek de, Lenin’in devrimci bir durum hakkındaki o eski tanımını hatırlatıyor giderek: Yönetenler eskisi gibi yönetemez haldeler, yönetilenler ise eskisi gibi yönetilmek istemiyorlar. Tunus’ta cereyan eden ve bölgesel etkileri hızla açığa çıkan devrimci süreç, bir devrimin nasıl geliştiğine ilişkin tartışılıp değerlendirilmesi gereken bir dizi anlamlı örnek sunuyor. Bu yazı, bu “dersler” hakkında alelacele bir değerlendirme çabası.

Devrim biçim olarak ulusal olabilir ama “doğası”, açığa çıkarttığı imkânlar itibariyle uluslararası bir süreç. Devrimci bir süreç gelişmeye başladığı andan itibaren hızla uluslararasılaşıyor ve geniş bir coğrafyada kitleleri etkileyip ilham veren bir hadise haline geliyor. Tunus bunun açık bir örneği. 23 yıllık bir diktatörü deviren kitle eylemleri, Tunus’un parçası olduğu geniş coğrafyada otoriter rejimlere ve neoliberalizme karşı direnmek, mücadele etmek isteyen geniş kitlelere özgüven veren bir niteliğe sahip. Cezayir’den Ürdün ve Yemen’e ve son olarak Mısır’a sokaklardaki kabarış bunun apaçık bir ifadesi.

Tunus’ta ayaklanma patlak verdiği andan itibaren bizde solcular ayaklanmaya-devrime önderlik edecek münasip bir parti ya da örgüt arayışına girdiler. Kendi beğenilerine uygun bir “önderlik” keşfedemeyen birçok yorumcu, lafı fazla uzatmadan Tunus’taki hadiselerden “devrim” çıkamayacağı hükmünü verdi. Oysa bir devrimi karakterize eden ilk şey, kitlelerin “tarih yapması”, daha önce egemenlerin tekelinde olan siyasal alanı doğrudan eylemleri aracılığıyla işgal etmeleridir. Tunus’ta da böyle oldu ve başkaldıran kitleler attıkları her adımda kendi güç ve eylemlerine daha da güven kazanıp ilerlediler. Tunus’ta bir Bolşevik Partisi arayanlar, SBKP’nin resmi “devrim tarihi” anlatısını bir kenara bırakıp devrimin Rusya’da nasıl başlayıp geliştiğine daha dikkatli baksalar iyi olacak.

Ayaklanmanın “kendiliğinden” karakteri, yani onu yöneten ve yönlendiren bir siyasi aparatın olmayışı, sanılanın aksine, devrimin ilk döneminde kitle hareketinin alanını genişleten, onun inisiyatif almasına olanak sağlayan bir faktördü. Eğer Tunus’ta Aralık sonunda başlayan zincirleme ayaklanmaları idare etmeye dönük güçlü politik aygıtlar bulunsaydı, muhtemelen şimdiye kadar Ben Ali liderliğiyle uzlaşmaya gitmiş olurlardı. Oysa böyle aygıtların olmaması, kitlelerin öfke ve enerjisini dizginsiz bırakmış, başkaldıran halk sonuna kadar gitme cüretini göstermiştir.

Kendiliğindenliğin bu avantajı, içerisinde bulunduğumuz süreçte bir dezavantaja dönüşüyor. Tunus’ta  halkın açığa çıkardığı muazzam enerjiye rağmen açık ki Eski Rejim tasfiye olmuş değil. Ben Ali kaçmak durumunda kalmış, partisi RCD fiilen likitide olmuştur. Ancak bilindiği gibi, kilit siyasal mevkiiler hâlâ eski rejim taraftarlarınca kontrol ediliyor. “Düzen partisi” hızla güçlerini toparlamaya, kitle eylemlerini kontrolü altına almaya, devrimci süreci sınırlı ve ılımlı bir “demokrasiye geçiş” sürecine, yani hemen hiçbir şeyin değişmediği şekli bir değişim sürecine indirgemeye çalışıyor. Bu durum karşısında ayaklanan kitlelerin güçlerini koordine edecek, ortaya politik bir alternatif koyacak bir siyasal odağa ihtiyacı var. Bu olmadığı takdirde düzen güçleri ellerine geçen fırsatları bir bir değerlendirerek ayaklanmayı sindirecek, halkın zaferini ellerinden alacaklar.

500.000 üyeli Tunus Genel İşçi Konfederasyonu (UGTT) devrim sürecinin gelişiminde merkezi bir rol oynuyor. UGTT kendiliğinden gelişen devrim sürecinde örgütleyici-yönlendirici konumda olan en etkili güç. Konfederasyon’un sol kanadı, özellikle süreç içerisinde radikalleşen öğretmen sendikası gibi bazı sendikalar geçici hükümetin meşru kabul edilmeyip çekilmesinin talep edilmesinde belirleyici olmuştu. Ancak  Konfederasyon içerisinde eski rejimle de bağlantılı olan bürokratları da içeren güçlü bir sağ kanat mevcut. Konfederasyon içerisindeki güç mücadelesinin nasıl evrileceği devrimin gelişiminde belirleyici bir faktör.

Her devrimde olduğu gibi, Tunus’taki devrimci süreç açısından da ordunun konumu tayin edici önemde. Ordu yönetimi şimdilik “sokak” ile karşı karşıya gelmemeye, kendini yıpratmamaya çalışıyor. Bu kitle hareketine duyulan samimi bir sempatiden ziyade geleceğe dair olası bir tasarımın ifadesi. Ordu geçici hükümetin zayıflığının farkında ve gösteriler bitmez ve hükümet çalışamaz hale gelirse pekâlâ “tarafsız” bir kurum olarak ve “devrimi savunmak adına” iktidara el koyabilir. Daha şimdiden pek çok düzen adamı mevcut hükümetin alternatifinin ordu olduğunu söyleyerek aba altından sopa gösteriyor. Ancak geçtiğimiz hafta sonu başkentteki gösterilere polislerin de katılması, polislerin sendikalaşmaya başlaması ve devam etmekte olan gösterilerde kimi zaman askerle halk arasında “kardeşleşme” örnekleri dikkat çekici gelişmeler. Halk hareketi ordu ve polisin alt kademelerini, sıradan askerlerin bir bölümünü de olsa yanına çekebilirse bu devrimci sürecin ilerlemesi açısından muazzam bir gelişme olacaktır.

Gannuşi yönetimindeki geçici hükümet oldukça zayıf. Daha geçenlerde başbakan, daha önce eski dostu Ben Ali’nin yaptığı gibi, seçimlerde aday olmayacağını, siyaseti bırakmayı düşündüğünü ifade etti. Gannuşi de eski rejimin diğer simaları da meşruiyetin bugün kurumlarda değil de sokakta olduğunun farkında. Kitle hareketi Ben Ali’nin partisi RCD’nin ortadan kaldırılmasını, eski rejimin bütünüyle tasfiyesini ve halk düşmanlarının cezalandırılmasını istiyor. Örneğin devlet işletmelerinin ve kamu kurumlarının çoğunda işçi ve memurlar işgaller gerçekleştirerek çoğu RCD üyesi olan idarecilerin görevden uzaklaştırılmasını talep ediyor. Sokağın baskısı altında muhalefet üyelerinin geçici hükümetten çekilmesi, Gannuşi ve diğerlerinin RCD’den istifa etmek zorunda kalmaları, kitle hareketinin basıncın ne kadar etkili olduğunun göstergeleri. Geçici hükümet ise bu kabarışı kontrol altına almak adına kitlelere bazı tavizler verip aslında süreci zamana yayarak hareketin geri çekilmesini bekliyor. Geri çekilme başladığı andan itibaren düzen güçlerinin saldırganlaşacağını söylemek hiç de abartılı bir tahmin olmaz. Sokakla geçici hükümet arasındaki bu kararsız dengenin önümüzdeki süreçte ne yönde şekilleneceği devrimin karakter ve kaderini de tayin edecek.

Sokakla geçici hükümet arasında bu fiili, kurumlaşmamış ve kararsız  “pat” durumunun ete kemiğe bürünebilmesi, yani fiili, şekilsiz ve konjonktürel bir durum olmaktan çıkıp politik-örgütsel bir mahiyet kazanması, bir “ikili iktidar” durumuna dönüşmesi devrimci sürecin kaderini tayin edecektir. Ülke düzeyinde kurulmuş mahalle ya da bölge meclislerinin, Ben Ali taraftarı “güvenlik” güçlerine karşı oluşan ama son günlerde pek hayatiyet belirtisi vermeyen özsavunma komitelerinin, işyerlerindeki işgal komitelerinin, grevlerin eşgüdüm haline geçebilmeleri bu açıdan önemli. Tunus’ta devrimci süreç tamamlanmış değil, kararsız bir denge halinde bir ileri bir geri savruluyor. Şimdilik sinmiş, geriye çekilmiş Tunus hâkim sınıfının kitle hareketinin atalete düşmesi halinde emperyalist merkezlerin ve bölge güçlerinin desteğiyle taaruza geçeceği, devrimin bütün kazanımlarını bir bir ortadan kaldıracağı aşikâr. Tunus halkı bu tehlike karşısında ne kadar donanımlı bunu zaman gösterecek ama ayaklanmanın başladığı Sidi Bouzid kentinde göstericiler daha dün “devrimin halktan çalınmasına hayır” diye yürüyordu. Ancak devrim yenilgiye uğrasa, “düzen partisi” inisiyatifi yeniden ele alıp kitleleri evlerine geri göndermeyi başarsa da Tunus örneği daha şimdiden “tarihin sonu” lakırdısının sonunun işaretini veriyor galiba.