Tunus ve Mısır: Devrimin Güncelliği – Foti Benlisoy – Yeniyol

85

Mübarek’in devrilmesinin ardından Mısır’daki devrimci sürecin (Tunus’u da unutmayalım) kaderi, birbiriyle bağlantılı iki mücadele alanında şekillenecek. Biri somut toplumsal-siyasal güçler sahasında cereyan eden ve devrimci sürecin daha da radikalleşerek devam mı edeceğini, yoksa egemenlerin kitle hareketini soğurarak süreci akamete mi uğratacağını belli edecek mücadele. Diğer ise bu iki ülkede gerçekleşen devrimci süreçlerin nasıl tanımlanması, nasıl anlamlandırılması gerektiğine dair mücadele. Söz konusu devrimci süreçlerin nasıl tarif edilip nasıl sınıflandırılması gerektiğine dair mücadele, onların nasıl sonuçlanacağını belirleyecek somut siyasal-toplumsal çatışmalar üzerinde de belirleyici olacak elbette.

Bir örneğe başvurmak belki bu ikinci mücadele alanını daha anlaşılır kılacaktır. Mısır’daki ayaklanma sıklıkla 1979 İran İslam Devrimi ile (aslında daha doğru bir deyimle İran Devrimi’nin İslamlaştırılması süreciyle) mukayese ediliyor. Mısır’daki devrimi İran örneğinin bir tekrarı olarak tanımlayan çevreler, ABD’deki yeni muhafazakârlardan İsrail hükümetine, bölgede mevcut emperyalist müesses nizamı savunan bir dizi gücü kapsıyor. Bu sınıflandırmayla yapılmaya çalışılan aşikâr: İslamcılık öcüsünü devreye sokarak kendi kaderine el koyan halkın elinden devrimi çalmak. İslamcılık korkusuyla devrimin radikal boyutlarını törpülemek, onu kısıtlayıp denetim altına almak.

“Gecikmiş” devrimler

Fakat Mısır’ı yeni bir İran vakası olarak tarif eden anlatıdan daha “masum” ve en azından solda çok daha etkili olan başka anlamlandırma biçimlerini de tartışmak gerekiyor. Bunlar, Tunus ve Mısır süreçlerini bir tür “gecikmiş” burjuva devrimi, bölgesel bir 1789 ya da 1848 olarak tarifleyen yorumlar. Aslında zaman zaman bilgilendirici olabilen bu tip mukayeseler ciddi bir soruna işaret ediyor. Bu tür tanımlamalar, çoğu zaman bilinçsizce, Tunus ve Mısır’daki süreçlerin “şarklılaştırılmasına”, yani oryantalist bir çerçeveden algılanmasına hizmet edebiliyor.

Sömürgeciliği meşrulaştırmış oryantalizm (şarkiyatçılık), Batı ile Doğu, sömürgeleştiren ile sömürgeleştirilen arasında zamansal bir hiyerarşi kurar. Buna göre içsel dinamiklerinin değişim ve gelişmeye müsait olmaması nedeniyle Doğu, Batı’ya göre geride kalmıştır. Yani Doğu, Batı’nın temsil ettiği ve kural addedilen tarihsel gelişim modeline şu ya da bu nedenle riayet edememiş, durağan kalmış, bu nedenle de tarihsel gelişim sürecinde geri bir noktada sıkışıp kalmıştır. Bu zamansal hiyerarşi çerçevesinde Batı, “geride kalmış” Doğu’ya geçmesi gereken tarihsel aşamaları, katetmesi gereken değişim sürecini işaret eder.

Tunus ve sonra da Mısır’da gelişen devrimci süreçlerin bir “Arap 1848”i olarak tarif edilmesi ya da 1789 ile kıyaslanarak “gecikmiş” bir burjuva devrimi olarak nitelendirilmesi bu anlamda, yani ister istemez yukarıda özetlenen oryantalist zamansal hiyerarşiyi yeniden ürettiği için sorunlu. Tunus ve Mısır’da yaşananların bir 1789 ya da 1848 olduğunu söylemek, bu halkların iki yüz yıllık bir gecikmeyle de olsa “nihayet” Batı’nın tarihsel rotasına girdikleri anlamına geliyor.

Burada tehlikeli olan şudur: Düzen güçleri devrimci süreçleri, ayaklanmaları daima zamansal ve mekânsal açıdan istisnaileştirmeye, yani belli zaman ve mekâna özgülemeye çalışırlar. Zira kendi düzenleri “normal” sayıldığından bu düzeni zorlayan her toplumsal girişim ancak bir istisna, spesifik bazı koşulların neden olduğu bir geçici durum, bir sapma olabilir ancak.  Yunanistan’da halk IMF politikalarına karşı ayaklanınca bu Yunanlıların “tembelliğine”, hatta yeterince “Avrupai” olmamalarına yorulur. Ayaklanma Yunanistan’ın yeterince Avrupalı olmayıp “Balkanlı” olmasıyla, yani Yunanistan’ın özgünlüğüyle açıklanır. Fransa’da geniş kitleler neoliberalizme karşı sokağa çıktıklarında bu durum “Fransız istisnası” diye tarif edilir. Böylece büyük kitle seferberlikleri ya da ayaklanmalar istisnaileştirilmiş olur. Hedeflenen, Yunan ya da Fransız örneklerinden “genel” sonuçlar çıkarılmasına mani olmak, bu tikel olayların “evrensel”sonuçları da olabileceği fikrinin önüne geçmektir.

Tunus ve Mısır’da yaşananları istisnaileştirmenin yollarından biri de onları oryantalist zamansal hiyerarşiye tabi kılmak. Yerli ve yabancı liberal basın,Tunus’ta ve Mısır’da olanı, “geri kalmış”, dünyadaki değişimi yakalayamamış diktatörlüklerin çözülmesi olarak tanımlıyor. Böyle tarif edilince Tunus ve Mısır’daki büyük kitle kalkışmaları “bölgeye özgü” bir arazın, bir sapmanın tasfiyesi olarak görülmüş olur. Oysa Mısır ya da Tunus, Batı’yla olan zamansal farklarını kapatmak, “dünyaya açılmak” isteyen kitlelerin patlaması değil, neoliberal kapitalist dünyaya ziyadesiyle “açık” olmanın yarattığı koşullara karşı ezilenlerin ayaklanmasıdır. Söz konusu olan geç kalmış bir “patlama” değil, hepimizin kendi mücadelelerimize dair dersler çıkarabileceğimiz bütünüyle aktüel bir devrimci süreçtir. Yani Tunus ve Mısır’daki devrimci süreçlerin sadece bölgeye has olmadığı, hele hele düne ait olması gereken “gecikmiş” devrimler olmayıp bugüne dair olduklarını akılda tutmak elzem. Dolayısıyla elbette zaman ve mekân itibariyle koşullanmış olsalar da bu devrim süreçleri dünya çapında sonuçlar doğuran “güncel” devrimci hadiselerdir.

Yeni bir sosyal-siyasal aktör

Ancak bu zaviyeden bakarsak iki ülkede yaşanan süreçlerle dünyada yaşanan mücadeleler arasında güncel bağlar kurabilir, “dersler” çıkarabiliriz. Bir örnekle açıklamaya çalışalım: Tunus ve Mısır deneyimleri, neoliberal otoriterizme karşı mücadelede yeni bir sosyal-siyasal aktörün öncü bir pozisyon elde ettiğini ortaya koyuyor. İki ülkede de ayaklanmaların seferber edici gücü işsizliğe, geleceksizliğe mahkûm edilmiş belli bir eğitim seviyesinde olan gençlik kesimleriydi. Tunus’ta diktatörlüğü deviren bu gençlere “hittistes” deniyor. Duvara sırtını vermiş şekilde boş duran anlamında, Fransızca-Arapça karışımı bir argo sözcük bu. Kendini ateşe veren Muhammed Buazzizi bu gençlerin sembolü haline geldi. Mısır’da ise bu gençlerin muadillerine “shabab atileen”, yani işsiz-atıl gençler deniyor.

Ayaklanmalar sırasında en önde yer alan bu sosyal aktörün “geri kalmış” Mısır ve Tunus’a özgü olduğunu sanmak ciddi bir yanılgı olur. Aslında Fransa’daki banliyö ayaklanmalarından Yunanistan’da Aralık 2008’deki gençlik isyanına bu sosyal aktörün, yani farklı derecelerde de olsa hayal kırıklığının, geleceksizliğin pençesindeki gençliğin eylemlerine çok farklı tarihsel ve coğrafi bağlamlarda rastlamak mümkün. Daha çok küçük yaşlardan itibaren işsiz kalma korkusu yaşayan, emek piyasasının basıncına maruz kalan, okul bitirse, yüksek lisans ya da doktora yapsa bile işsiz kalabileceğini, ya da daha “iyi” ihtimalle ancak sigortasız, güvencesiz, “esnek” bir işte veya işlerde çalışabileceğini bilen, gören, yaşayan gençler bunlar. “Ağzıyla kuş tutsa”, babasının emekli olduğu yaşta emekli olamayacağını, annesinin istifade ettiği sosyal güvenlik hizmetlerinden yararlanamayacağını fark eden gençler ve onların çok farklı bağlamlardaki eylem ve direnişleri söz konusu.

Yani ne “hittistes” ne de Mısırlı “atıl gençler” yalnızlar. Britanya’da bu gençlere eğitim ya da çalışma hayatı arasında kalmış olmak anlamında NEETs deniyor (not in education, employment, or training).” Japonya’da adları “freeters”: İngilizce “freelance” sözcüğüyle  Almanca işçi anlamına gelen “arbeiter” kelimelerinin bir karışımı. Yunanistan’da “600 euro kuşağı”; İspanya’da ise ayda 1.000 euro’nun altında kazananlar anlamında “mileuristas” tabiri kullanılıyor. ABD’de iş bulamadıkları için yükseköğrenim sonrası aile evlerine geri dönmek durumunda kalan gençlere “boomerang” sıfatı yakıştırılıyor. Çin’de ise yeni mezun olmuş ve güvenceli ve iyi bir işe sahip olamadıklarından büyük şehirlerde çok sayıda arkadaşlarıyla beraber yaşamak durumunda kalan gençler “karınca kabilesi” olarak anılıyor.

Neoliberal esnek-güvencesiz istihdam formlarının, eğitimin ticarileştirilmesi süreçlerininve yapısallaşan işsizliğin kurbanları olan bu gençler, bir dizi farklı coğrafyada faile dönüşüyor ve radikal toplumsal hareketler içerisinde ciddi bir konum elde ediyor. Son yıllarda, Paris banliyö ayaklanmalarından İtalya’daki militan öğrenci hareketine bu öfkenin bir dizi örneğine şahit olduk. Daha dört yıl önce Yunan öğrenci hareketi özel üniversitelere yol veren karşı-reformu püskürttü, Fransız gençliği iki yıl önce genç emekçilerin istihdam koşullarını esnekleştirip güvencesizleştiren İlk İş Sözleşmesi Yasası’na karşı direndi. Geçen sonbahar Fransa’da emeklilik reformuna karşı mücadelenin en aktif unsuru üniversite ve özellikle de lise öğrencileriydi. İngiltere’de son aylarda kitlesellik ve militanlığıyla öne çıkan öğrenci hareketi, bu ülkede seksenli yılların sonunda itibaren görülen belki de en ciddi toplumsal muhalefet hareketi. Örnekleri çoğaltmak mümkün: Avusturya’da üniversite işgalleri, ABD’de öğrencileri özel kredi kurumlarına borçlandıran piyasalaşma uygulamalarına karşı gelişen öğrenci muhalefeti. Neoliberal kapitalizme direnişler içerisinde şekillenen bu yeni sosyal aktör, işte Tunus ve Mısır’da bir kez daha karşımıza çıktı. Ölümleriyle kendi ülkelerinde bir gençlik ayaklanmasını ateşleyen Muhammed Buazzizi ile Aleksis Grigoropulos aslında aynı kuşağa aitler.

İstisnaileştirmeye karşı

Tunus ve Mısır deneyimlerini dünya ölçeğindeki mücadele süreçlerine bağlayan çok başka “güncel” örnekler verilebilir elbette. Mesela, çoğu zaman iki ülkedeki devrim süreçlerinin en büyük zaafı olarak öne sürülen bir siyasal alternatifin yokluğu, yani siyasal planda ayaklanmaların daha da radikalleşmesine hizmet edecek siyasal aygıtların eksikliği meselesi dahi aslında dünya çapında yaşanan bir sorun değil mi? 2001 sonrası Arjantin’den son yıllarda çok ciddi mücadelelerin yaşandığı Fransa ve Yunanistan gibi ülkelere, sorun daima toplumsal mücadelelerin yükselen düzeyiyle siyasal planda bu mücadelelerle etkileşim içerisinde olacak siyasal örgütlerin eksikliği ya da zayıflığı değil mi? Yani yükselen toplumsal mücadelelerin yarattığı yeni ihtiyaçlara karşılık verecek siyasal örgütlerin eksikliği Tunus ya da Mısır’a özgü olmaktan ziyade dünya çapında toplumsal muhalefeti karakterize eden ve elbet tartışılmaya muhtaç bir durum.

Örnekler çoğaltılabilir; ancak bu aşamada önemli olan, Tunus ve Mısır’da anlatılanın aslında bizim de hikâyemiz olduğunu sürekli olarak akılda tutmak. Yaşanan devrimci süreçleri istisnaileştirip önemsizleştiren her girişimin karşısında bu deneyimlerle kendi mücadelelerimiz arasında bağlar kuran bir düşünsel çaba içerisinde bulunmalıyız. Saflarımızda maalesef yaygınlaşmış sinizmle cebelleşmenin yolu da galiba böyle bir çabadan geçiyor.